Sinan Terzi’yle ‘Derdimize Çare Bir Çiçek’ Tadında Söyleşi…

Mümin Emminin küçük oğlu Hıdır, Muhtar çift tabancalı İsmail Abi, Silsüpürenlerin İsmail Bey, Veçhiye Teyze, Letafet… Gençler, yaşlılar, erkekler, kadınlar… Bir dolu karakter, bir dolu öyküye bürünüp bir kitaba sığıştılar derdimize çare olmak için… Derdimize Çare Bir Çiçek, adıyla da dikkat çeken bir ilk kitap. Kitapların olduğu gibi adlarının da bir hikâyesi olur. Kitabın hikâyesini Sinan Terzi’den dinleyelim.

Evvela hepimiz namına teşekkür ederim. Yani bütün karakterler ve yazar. Biz hep beraber yaşıyoruz aslında. Gençler, yaşlılar, erkekler, kadınlar… Dertlerimiz, tasalarımız, hüzünlerimiz, sevinçlerimiz, ümitlerimizle birlikte. İsmi de hep beraber koyduk. Reyhanî Baba’ya rahmet dileyerek. O ‘belki’ demişti, biz tereddüt etmedik. Yekten Derdimize Çare Bir Çiçek diye düşünüyoruz çünkü.

Kitapta kırk beş öykü var. Bu, en az kırk beş karakter eder ki daha çoktur ve hemen her öyküde karakterler birbirleriyle diyalog halinde. Bir, çok seslilik görüyorum öykülerinde. Nasıl yazıyorsun, biraz anlatır mısın?

Çok disiplinli bir süreç olduğunu söylersem yalan olur. Ama tetikleyici sebeplerin çok tesirinde kalırım. Akl-ı selimle hareket eden bir yazma eylemim olduğu söylenemez. Atma türkü yakanlara nasılını sorduğunuzda alacağınız cevap neyse benden de o olur. Birden yazmaya başlar kısa sürede bitiririm genelde. Bu otobüste mi olur, yolda yürürken mi, parkta güneşlenirken mi, yoksa masa başında mı hiç bilemem. Yazılacağı an oturur yazarım. Bu kadar. Ama o an için kırk sene yaşadım esprisini de burada yapmadan geçemeyeceğim.

Anda başlar öykü, anda gelişir ve anda biter. Anın içine kırk seneyi sığdırabiliyorsan ne mutlu sana.  Kesecek Bıçak adlı öykünde Karadeniz ağzında oldukça başarılıydın. Böyle başka öyküler de var. Bilinçli bir tercih mi ağızları kullanman yoksa kendiliğinden gelişen bir şey mi?

Bu çok tenkit alan bir yanı öykülerimin. Ağız kullanmanın türlü sıkıntılarını çok defalar okudum, dinledim. Ancak ben İstanbul’da, Gaziosmanpaşa’da doğdum, büyüdüm. Bu ağızların içinde yaşadım. Hayatın akışı içinde var olanı yazıya dökerken yok farz etmek bana makul gelmedi sadece. Ben kurduğundan çok gördüğünü, duyduğunu, yaşadığını yazan bir adamım. Ceremesi neyse çekerim. 

Bu söylediğin şiire daha yakın. Öykülerinin şiirsel olduğunu düşündün mü ya da şöyle sorayım; öykülerinin ve dilinin şiirsel olduğu söylendi mi?

Bazı öyküler için oldu. Yüzüklerin kardeşliği oluyor da edebi türlerin kardeşliği olmaz mı? Hatta günümüzde hatların daha da iç içe geçtiğini, türlerin kaynaştığını, keskin uçların törpülenip sınırların kısmi dahi olsa kaldırıldığını, en azından kimlik ibraz etmek suretiyle bir serbest geçişin yaşandığını söylemek mümkün. Ben de bir sınır ihlali yapmışsam eğer kimseden özür dilemem. Fetih haktır bu alemde, öykülerim kılıç hakkım! Süleyman Çobanoğlu şiirinde soruyor ya ‘bana şiir gelirken söyle sana ne gelir’ diye. Bana gelen hikâye…

Yazma sürecinde öykünün uzunluğunun bilinmezliğinden söz edilir çoğun. Kısa öykü hatta kısa kısa öyküler yazman bir tercih miydi?

Uzun uzun yapabildiğim tek şey hasret çekmek olduğu için belki de hayatta, yazarken de konuşurken de kısa olanı tercih ediyorum galiba. Özel bir sebebi yok. Bu çağın insanıyım. Tez doğup, tez yaşayıp, tez ölüyoruz. Elimizdeki zaman kadar söz söyleyebiliriz ancak. Olsa dükkan sizin..

Ölme adlı öykün ülkemizin acılı günlerine döndürüyor bizi. Her iki taraftan pek çok yazarın öykü ve romanlarında izini sürüyoruz o günlerin. Okurken bazen devrimciliğin bağlamından kopartılarak kutsandığı düşünüyorum.  Edebiyat sanki biraz da bunun için var, kutsamak için. Bu öyküyü sana yazdıran nedir?

İnsanların kutsalına hürmet eder, inandığı gibi yaşayanlara saygı duyarım. Benimle aynı dünya görüşünü taşıyıp taşımamaları hiç mühim değil. Edebiyat ne için var sorusu çok çetrefilli iş. Bana göre edebiyat fotoğraf çekmek, bir başkasına göre ise resim yapmak gibi bir sanat olabilir. Eseri kutsamak müessirin tek başına yapacağı bir iş olmasa gerek. Bunun için şahit/şahitler gerektiği gibi onların dâhi anlayıp, maksadı bilmesi gerek. Dünya tarihinde yazılan metinlerin sayısı belli değilken, bir öykü ile yazar neyi kutsayabilir? Ancak aynı anlam dünyasına ait, aynı değerlere hürmet eden, aynı kaygıları paylaşanlar bir metni kutsayacak kadar aziz bulabilir. Bizim meramımız sadece bu mudur, şüpheli! ‘Ölme’ öyküsü de bir şahitlik aslında. Yazarın, yakınlarının, yakını sayılabilecek insanların memleketin tarihinin bir yerlerinden bugüne seslenmesi. Ölenlerin hatırasına yaşayanlara ölme dedirtebilmek belki de öldürme… Şimdi ölmeyi mi kutsamış olduk ölmemeyi mi bilmem ki! Edebiyat gelsin kurtarsın bizi…

Sözünü ettiğim eserin değil eserde eylemin kutsanması. Ölümü göze alıp duvarlara yazı yazmak. Belki öznel bir şey ama ne zaman böyle bir öykü okusam bu eylemin kutsandığını düşünürüm.  Kitap üç bölümden oluşuyor. Biri nuvella. Topalın nuvellasında kimi okusam hak verdim.  Kızına, babasına, karısına, kendisine… Bu nuvellayı yazarken ne kadar tarafsız olabildin?

Tarafsız yazar ne demektir? Ben hayatım boyunca taraf oldum, tarafım, yine olacağım. Hangi karakter hangi konuda haklı ise ondan tarafım. Topal isyan etmek yerine susmayı tercih ettiyse ondan yanayım. Seher isyan etmek yerine sineye çekmeyi yeğlediyse ondan yanayım. Babası isyan etmek yerine içine kapanıyorsa ondan yanayım. Ancak Hatice Nur avazı çıktığı kadar haykırıyor, isyan ediyorsa kimse kusura bakmasın. İsyan ederim. Fertlerden, gruplardan yana değil haktan hakikatten yana tavrı yoksa bir insan niye yazar, ne yazar? Belki çoğumuz isyan etmeyip susuyoruz ama bu memlekette kimse Hatice Nur’un isyanına haksız diyemez. Dedirtmeyiz. İcap ediyorsa duvarlara da yazarız, taraf da oluruz. Yalnız bizde ruhbanlık yoktur. Kimseyi kutsadığımız da yoktur. Sevdiğimiz candan özge, canımızdan azizdir. Öldüresiye değil ölesiye severiz. Ben de öyle sevmişsem kıyamet mi kopar?

Kıyameti başımıza kim kopartacak bilemem ama ilk kitaptan sonra sende öyküye yazmaya dair değişen bir şey oldu mu, bilmek isterim. Kitap çıktıktan sonra nasıl hissettin? Kitaba koymasaydım dediğin öyküler oldu mu?

Kitap çıkmadan önce nasıl bir hayatım varsa yine aynı. Değişiklik yok yani. Koymasaydım dediğim hiçbir öykü kitaba girmedi. Bilmem ömrüm olur on sene, yirmi sene sonrasını görürsem ne derim. Ama evlat evlattır. Ne atılır ne satılır.

Bizde yeni evlenenler için kullanılan bir tabir vardır; ‘eşsin külünü’ derler. O öyküleri ben yazdım ama bundan sonrası onların hikâyesi. Ben sadece yazarı olarak arkalarındayım. Büyütüp bir yaşa getirip everdiği evladı gibi insanın. Başarılı olursa akıbetleri, ancak gurur duyarım. Yok, başlarının çaresine bakamazlarsa sineye çeker oturur derdime yanarım. Bahtları açık olsun. Eşsin külünü ‘Derdimize Çare Bir Çiçek’.

Eşsin madem. Teşekkür ederim Sinan Terzi.

 Ben teşekkür ederim.

Münevver SARAL sordu Sinan Terzi yanıtladı…

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir