“Şüphesiz ki Türkçe Bir Hikmet Dilidir”

Macit Bey, toplumların kelimelere yüklediği anlamlar tesadüfen mi ortaya çıkıyor ya da kontrolsüz süreçlerde mi gerçekleşiyor? Nedir kelimelerin anlamlarındaki sır ve bu sırrın arka planı?

Bugün insanoğlu dilin ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı konusunda fikir yürütmemizi sağlayacak bilgiden yoksundur. Ancak dil felsefecileri, felsefi kurgularla çeşitli fikirler geliştirmeye çalışırlar. Bu da soruya kesin bir yanıt niteliği taşımaz. Şu kadarını söyleyebilirim ki, bana göre dil insanoğlunun hayati ihtiyaçlarından biri olan barışın sağlanması amacına yönelik bir icattır. Burada “barış” sözünü özellikle seçtiğimi söylemek isterim. Çünkü barış kelimesi var sözü ile aynı kökten gelen bir işaretçiye bağlıdırBa– işaretleyicisi Türkçemizde bakmak sözünden de anlaşılacağı gibi, biricik Var’dan yaratılmış birçok unsurdan biri olan insanın, çoklu varlık âleminde kendi benliğinin farkına varma “talihsizliğini” anlatan ilk ses gibidir âdeta. Başka bir söz bulamadığım için talihsizlik demek zorunda kalıyorum. Çünkü ezelî ve ebedî Birlik’te, herhangi bir söz veya işarete ihtiyaç duymayan insan, kesrete dûçar kaldığı vehmiyle büyük bir hayal kırıklığı yaşamaktadır. Artık çoklu ihtiyaçlara mahkûmdur ve bunların en önemlisi de anlama, anlatma ve anlaşılma ihtiyacıdır. Kim bilir belki de ilk bakıştaki şaşkınlıktan sonra adlandırma gereği duymuştur. Fakat ayrılık sözünün kökeninde ad kelimesinin bulunması, Türkçenin kesret alnındaki göreceliğin ayırdında olduğuna işaret etmektedir.

Dikkat edilirse Türk dili içinde yürüyen hikmetli bir yaklaşımdan söz etmekteyiz. Bu yönüyle Türkçe şüphesiz bir hikmet dilidir. Kanıtı da bütün bir dil külliyatının bizzat kendisidir. Okuyucu Türkçenin Kalbine Doğru kitabında bu konu hakkında sayısız örnekleri açıkça görebilir. Sözünü ettiğimiz, “dilimizdeki varoluşsal yöneliş” Türkçe düşünenlere bağışlanmış bir hikmet kapısı olarak görülmeli ve değerlendirilmelidir. Bu ontolojik bir konu, ama Türkçe kelimelerin nasıl bir muhakemeyle yaratıldıklarını ancak bu bakış açısıyla anlayabiliriz kanısındayım. Özetle söyleyecek olursak “Türkçe kelimelerin kökenleri, hikmet ve anlam arayışındaki geleneğimizin yansımalarıdır.” diyebiliriz.

Hocam “Dil yaşayan bir kültürel varlıktır ve gelişerek değişmeye açıktır. Ama bu değişimin kültürel kodlardan habersiz ve bağımsız gerçekleşmesi hâlinde, yeni önerilen kavramlar yetersiz içerikleriyle düşüncenin üretildiği anlam dünyasının kısırlaşması sonucunu doğurur.” diyorsunuz.  Burada dile getirdiğiniz “kültürel kodlar”dan kasıt nedir? Bir de bu tespitinizi günümüz Türkiye’si üzerinden daha somut bir hâle getirebilir misiniz?

Kültürel kodlardan kastımız Töre’li Türk medeni birikiminin ontolojik şifreleridir. Bu şifreler musikide, mimaride ve kültürümüzün her şubesinde bambaşka yönleriyle karşımıza çıkar. Örneğin musikimizin tek sesli oluşunu, mimarimizin ve şehircilik anlayışımızın tabiatla uyumlu merkezî karakterini, Töre’mizde sınıflı toplumlara özgü kalın hatlarla belirlenmiş bir millet ve ordu ayrışımının bulunmamasını, hatta bunca kapitalist yaşam tarzı dayatmasına rağmen sınıflı bir toplum yaratılamamasını gösterebilirim. İşte bu birlikçi ve bütünlükçü yaklaşım en çok ve en mukavemetli bir biçimde Türkçeye ruhunu verir.

Türkçenin yapısı için dil bilimciler, eklemeli dil tanımını kullanırlar. Bu modern dil bilim anlayışının eseridir. Tıpkı Batı ve Doğu medeniyeti tanımlaması içinde Türk medeniyetinin, Doğu medeniyetinin bir alt kültürü olarak görülmesi gibi, Türk dili de eklemeli diller sınıfında değerlendiriliyor. Bunun temel nedeni, Batılı bilim anlayışının bilim-bilgi alanlarını katı kurallarla birbirinden ayırmasında yatmaktadır. Oysa hiçbir bilgi diğer bilgilerden bağımsız olarak üretilemez. Bu gerçek bilim alanlarının birbiriyle içi içe olması zorunluluğunu da beraberinde getirir.

Buna göre dünya dilleri için bir değerlendirme yapmaya çalışırsak, dilin sadece biçimsel kurgusu bizim için yeterli olmayacaktır. O hâlde kurgu ve içeriğe bir bütün olarak bakmamız gerekecektir. Diller için mutlaka bir tasnif yapmak durumundaysak, dil kurgusunun içerik üretirken nasıl bir yönelişle karakterize olduğuna özellikle dikkat etmemiz gerekmektedir. “Eklemeli diller” diyerek sadece dilin niceliksel düzenine işaret etmiş oluruz, oysa her eklemeli dil muhteviyatı aynı dünya görüşüne bağlı bir anlayış geliştirmemiştir. Buna göre biz nasıl ki sınıflı Doğu ve Batı medeniyetleri dışında özgün bir Türk medeniyetinden söz ediyorsak, dilimiz konusunda da eklemeli dil tanımlaması yerine kökten türemeli dil demeyi daha uygun buluyorum. Çünkü Türkçe, Töreli toplumların dilidir. Dikkat ederseniz Töre, Türk ve türeme sözleri aynı anlam kökünden türemiştir. Dolayısıyla bizim bırakın dil bilimini toptan bir bilimsellik anlayışı konusunda da türeyiş düşüncesine bağlı, bütünlüklü yöntem ve tanımları yeniden geliştirmemiz gerekmektedir.

Türkçenin Kalbine Doğru kitabınızda Kutadgu Bilig’e çok fazla vurgu ve gönderme var. Kutadgu Bilig Türk dili açısından ne ifade ediyor? Niçin bu denli önem atfediyorsunuz?

Evet, kitapta Kutadgu Bilig, Orhun Yazıtları’yla birlikte temel kaynaklardan biri olarak öne çıkmaktadır. Bildiğiniz gibi Kutadgu Bilig, kültür dünyamızda daha çok bir siyasetnâme olarak anılır. Kutadgu Bilig’de geçen “kitâb adı urdum Kutadgu Bilig / kutadsu okığlıka tutsu elig” satırları çok dikkate şayandır. Bu satırlarda Yusuf Has Hâcib’in bir kutlu bilgiden söz ettiğini ve okuyana kutlu olsun temennisini görmekteyiz. Bu kitabın adı günümüz Türkçesine “mutluluk bilgisi” şeklinde maalesef yetersiz aktarılmaktadır. “Kut” kavramının günümüz Türkçesine “talih” ve “baht” sözleriyle ve eksik olarak aktarılması sonucu, bu yanlış tanım yaygın olarak kullanılmaktadır. Oysa bu sözler “kut” kavramının doğurduğu yan unsurlardır. Kitapta mutluluk ya da bu sözü çağrıştıracak bir kelimeye rastlayamazsınız.

Dilimizde bugün yaygın olarak kullanılan mutluluk kelimesi, çok yenidir ve kökeni de bilinmemektedir. Dr. Sait Başer, Hâcib’in kitabının adını günümüz Türkçesine “Kut Bilgisi” veya “Kut’un Bilgisi” olarak aktarmayı tercih eder. Bu aktarım, kitabın içeriğine ve Türk dil bilgisine daha uygundur. Yine kendisinin Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre kitabının Türkçeye yaklaşımından hareket ederek fark ettim ki Yusuf Has Hacib kullandığı Türkçe malumat ve hikmeti, kalın hatlarla birbirinden ayırmıyor. Hatta kullandığı dilin hem kurgusu hem de içeriği buna izin vermiyor. Dolayısıyla sözünü ettiğimiz Kutadgu Bilig’de “bilgi” kelimesi,  “malumat” ve “hikmet” anlamlarını aynı anda karşılıyor. Böylelikle “bilgi” sözünün taşıdığı geniş anlam çerçevesi “Kut Bilgi’si” aktarımının daha isabetli olduğunu göstermektedir.

“Kut” sözüne girmeyeceğim ama şunu belirtmeliyiz: “kut” sözü Töre üst başlığının en önemli kavramlarındandır. Dolayısıyla Töre’yi anlatan en eski metinlerin başında gelen Kutadgu Bilig, Töre’nin dili Türkçe için başlıca kaynaklardandır.

Daha önceleri çok geniş anlam ve çağrışımlara sahip kelimeler bugün anlam daralmasına uğramış. Mesela ok- kökünden türeyen ve birbirlerini tamamlayan kelimeler: ok (dosdoğru), okşağı (benzeri), okıçı (davetçi), okır (çağrı, çağrıcı), okı (okuma), okığlıka (okuyan), okıtgu (çağırtmak), okşar (benzer) okısun (okusun), okçı (okçu), okşağ (benzetme), okığay (çağrıcı), okumak (davet), oka (davete icabet). Buradan anladığımız kadarıyla Türkçe okuma kelimesi ve kendinden türemiş yakınları zengin çağrışımlara sahipken bugün bu dil hazinesi kaybolmuş. Bu kayboluş ve dilin yozlaşması hususunda neler söylersiniz?

Bu soru etraflı ve can yakıcı birçok meseleyi beraberinde ele almayı gerektiriyor. Ama biz bir söyleşi sınırlarında kısa da olsa bir değerlendirme yapmaya çalışalım.

Dilin tarihselliği ve kültürün zaman ve mekân gibi birçok etkenle zorunlu değişkenliği, her şeyden önce dilin yenilenmesini beraberinde getirmektedir. Yaşanan coğrafyadan tutun, siyaset kurumunun yönelişindeki köklü değişimler, savaşlar, dinî değişiklikler ve kendi çağına göre işlevleri olan eğitim kurumlarının müfredatını belirleyen ontolojik eğilimler gibi birçok unsur, toplumların kullandığı dili her düzeyde etkilemekte ve değişime bağlı kılmaktadır. Biz bugünden baktığımızda bu değişimlerin bir kısmını olumlu bir kısmını ise olumsuz yargılamalara tâbi tutuyoruz. Siyasi birtakım bağlılıklarla konunun ideolojik propaganda malzemesi hâline geldiğini de üzülerek görüyoruz. Tarihsel dizin tutarsızlığına (anakronik) düşmemek için bize kadar ulaşan her bilgiyi kendini doğuran şartlar içinde değerlendirmemiz gerekmektedir.

Bildiğiniz gibi Türklerin yaşadığı coğrafya Pasifik Okyanusu’nun batı kıyılarından başlayıp, bir ucu Macaristan, bir ucu Akdeniz’de Malta adasından Kuzey Afrika’ya uzanan muazzam büyüklükte bir alana yayılır. İnsanlık tarihinde bu kadar çok komşusu olan bir millet daha bulamazsınız. Bu ne demektir; bu yüzlerce lisan, onlarca din, her türden iktisadi ve siyasi hayat ve bunlarla içi içe sayısız kültürel unsurla komşu olmanız demektir. Dahası biz buralara konup göçmedik, hâlâ devletli veya devletsiz yaşamaya devam ediyoruz. Özellikle Anadolu coğrafyası gibi onlarca medeniyete mezar olmuş bir yerde, bin yıldır bağımsız Türk Devleti olarak bulunmaktayız. Bir karşılaştırma yapmak için İngiltere’yi örnek olarak verebilirim. Avrupa’nın kuzey doğusunda, kuş uçmaz kervan geçmez, neredeyse bir dilin ve bir dinin hüküm sürdüğü bir ada devleti ve kültüründen bahsetmiyoruz. Bilinen insanlık tarihinde, siyasetten sanata, edebiyattan musikiye, hayatın her alanında bambaşka kültürlerle birlikte yaşamanın ne demek olduğunu bizim kadar tecrübe etmiş bir halk daha bulunmuyor.

Böylesi köklü bir tecrübenin Türk medeniyetinin gelişiminde görece olumlu veya olumsuz olarak değerlendirebileceğimiz sonuçlarının olması kaçınılmazdır. Bu süreçte medeniyetin en çok etkilenen unsuru hiç şüphesiz dil kültürüdür. Devasa coğrafyalarda kendine özgü devlet örgütlenmelerini hayata geçiren Türk siyasetinin, bugünden bakıldığında dil kültürümüzü etkileyen çok ilginç terkipleri hayata geçirdiğini görüyoruz. Devletin yazışma dilinde Farsçayı tercih ettiği bir dönemde, gerek Çağatay bölgesinde gerek Anadolu’da Türk edebiyatının muhteşem örneklerinin kaleme alındığını biliyoruz. Bir başka dönemde devletin resmî dil olarak Türkçeyi tercih ettiği yüzyıllarda, edebiyatımıza Farsçanın yanı sıra Arapçanın da girdiğini görüyoruz. Sonraki yıllarda Fransızca ve nihayet İngilizce Türk dilinde sarsıcı etkilere yol açabilmiştir. Bu macerayı hem hamasete kapılmadan hem de tarihî tecrübeye haksızlık yapmadan değerlendirmek gerekiyor.

Her şeye istisnai bazı bölgeler dışında, milletimiz Türkçeyi bir hazine gibi korumayı becerebilmiştir. Fakat özellikle resmî yazışma dili ve edebiyatımızda, 15. yüzyıldan sonra dilimizdeki Farsça ve Arapça etkileşiminde ölçünün kaçtığını söyleyebiliriz. Yine de, tabii ki bana göre elimizdeki zengin edebî mirasın örneklerini dikkatli gözlerle incelediğimizde, ilk bakışta klişe tabirle “yozlaşma” gibi görülen değişimin, birçok yönüyle Türk dilini zenginleştirdiği görülecektir. Lisanımızı zayıflatan ve itiraf etmeliyiz ki Türkçe söz varlığının bazı dönemlerde kısırlaşmasına neden olan bir etkiden bahsetmek gerekiyorsa, dinî terminolojide Arapça hâkimiyetini kabullenmenin çok olumsuz etkileri olduğu kanaatindeyim. Bugün itibarıyla unutulmuş, terk edilmiş ve gelişmesinin önüne geçilmiş sayısız kelime öbeğinin temel nedeni, bana göre dinî edebiyatta Arapçanın “kutsal” bir dil olarak görülmesinde yatmaktadır. Biraz daha ileri gidersek Türk Müslümanlığının kendine özgü kavrayışı, bu konudaki Türkçe literatürün zayıflamasıyla büyük yaralar almıştır. Dilimizde Müslümanlığın şiarı olmuş ve hakikaten Türkçeleştirdiğimiz sınırlı söz dışında, bu sahanın yeniden Türkçeleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki bir dil devriminden veya tepeden inme ıslahattan bahsetmiyorum. Ama özellikle dil eğitimi alanında köklü bir değişimin zamanı geldiğini düşünüyorum.

“Türkçenin göz ardı edilmiş anlam kökleri, esasen Türk düşüncesinin anlama kodlarını da taşır.” diye bir tespitiniz var. Dille düşünce arasındaki bağ hakkında neler söylersiniz? Hocam kaybolan anlam köklerimiz nelerdir?

“Anlam kökleri” sözü dil bilimciler tarafından kullanılan bir tanım değil. Bizim Türkçeye zamanımız için yeni sayılabilecek bakışımızın sonucu ortaya atılmış bir sözdür, incelemelerimizin bizi getirdiği noktada bunu da yenileyip “anlama kökleri” demeyi daha uygun bulduk.

“Anlama kökleri” sözünü ortaya atmamıza yol açan ilk unsur, köken bilgisi (etimoloji) sözlüklerinde geçen “doğal yansıma, yansıma ses, doğal sese öykünme” tanımlamasıdır. Biliyorsunuz Türkçe sözlerin fiziki kökleri, kelimelerin ilk sesleridir. Örneğin yoklama sözünde yo- sesi, ayrılık sözünde ad/y bu seslerden türeyen bütün kelimelerin köküdür. İstisnalar bu kuralı bozmaz. Etimologlar bu seslerin anlamsız olduklarını söylemekteler, oysa köken bilimi bir bilim dalıysa ki öyledir, ama bu bir açıklama değildir. Bu açıklamayı bilimsel kabul edebilmemiz için elimizde bir kanıt olması gerekmektedir.  Oysa ilk sesteki anlamını çözemediklerini söylemeleri, bilime uygun bir açıklama olabilirdi. Biz incelemelerimiz sonucunda gördük ki aynı sesten türeyen kelimeler, ortak bir anlam odağı çevresinde kümeleniyorlar. Dilimizdeki bu kurgu, bizi kökteki sesin temel bir anlam taşıdığı fikrine götürür. Kitabımızdaki neredeyse bütün başlıklar, bu yaklaşımımızı doğrulayan kanıtlarla doludur.

Türkçemizdeki dil kurgusunun temel karakteri, hem ses yordamı hem de içerik açısından “türeyiş” ana fikrine bağlıdır. Nihayet Türkçede Tanrı’nın bir sıfatı da Törütgen’dir. Varlığı türeyiş kavrayışı ile anlayan Türk aklı, dil yapısında da tutarlılık gösterir ve bütünden yola çıkarak yeni parçalar oluşturur. Dolayısıyla her parçanın özünde, kaynağında ve kökünde bütün vardır. Türk aklı bu muhteşem kurgu sayesinde hem parçadan bütüne hem de bütünden parçaya ulaşan bir yöntemi, dil aracılığıyla kendiliğinden kullanır. Türkçe “bütün” sözü esasen “dürüst” kelimesine karşılık gelir. Buradan da anlaşılacağı üzere “bütün”e bağlılık “aslına sadakat” anlamına gelmektedir. Burada türeyiş mantığına bağlı Töre’nin aynı zamanda özgün bir düşünme yöntemi olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre “Türk”çe düşünenler için yöntem meselesinden değil ancak “keşfedilmeyi bekleyen” bir anlam dünyasının şifrelerinden söz edebiliriz. Bana göre Türkçe bu düşünce kodlarını titizlikle barındırmaya devam etmektedir. Bu açıdan baktığımızda Türkçede ses bakımından kaybolan birtakım unsurlar bulunsa da dilimiz yaşadığı sürece kendini yenileyerek geliştirme maharetine sahiptir.

“Gönül kavramını dolaylı ya da dolaysız odağına almayan her söz ve yazı, Türk düşüncesi açısından eksik bir çalışma olacaktır.” denilmekte. Gönül kelimesi neden bu denli önemli?

“Gönül” düşünce dünyamızın temel kavramlarından biridir. Kavramın edebiyatımızdaki yerine dikkatlice baktığımızda, birçok şeyle beraber bireyin ontolojimizde nasıl anlaşıldığının ipuçlarını da taşır. Gönül sözünün kö- sesindeki yücelik anlamına yaslanması, hayranlık vericidir. Varlık anlayışımızda “gönül” bir taraftan yüksek bir “makama” bağlanırken, diğer taraftan insan iradesinin en özgür olduğu alanı da işaret eder. Dolayısıyla beraberinde birçok zafiyeti de taşır. “Gönül”e bahşedilmiş sınırsız hürriyet alanı, onun en zayıf noktasıdır. Otoriteyle başı hiçbir zaman hoş olmayan “kişi” gönlünde günahları ve sevaplarıyla baş başa yaşar. Türk düşüncesinde gönül dünyası bir hürriyet ülkesidir ve kişi hür iradesiyle gönlün yüksek şahsiyetine uygun tercihler yapabilmelidir, yapmalıdır. Bu yönelişler için ise temel bir ölçüyle hareket etmesi gerekmektedir. İşte bu ölçünün adı Türkçede “könilik”tir. Dikkat ederseniz yine kö- sesine yaslandık. Değerli mütefekkir Sait Başer’in dediği gibi “gönül de adalet tahtında gönül olmalıdır”. Gönül ve könilik (adalet) sözlerinin aynı anlam köküne dayanması, bizi gönülden beklenin adaletli olması düşüncesine yönlendirir. Edebiyatımıza yerleşmiş “gönüllülük” sözü insan hür iradesinin bütün zayıflığına rağmen aslına dönmesinin bir yolu olduğunu, bunun da adalet olduğunu bir tek kelimenin içinde ifade eder. Ayrıca gönüllü olmak, gönlüne danışmak, gönlü kaymak gibi onlarca deyiş, konuyu değişik açılardan incelikle değerlendirdiğimizi gösterir. “Gel ha gönül havalanma, gel ey gönül mülk edinme bu dehri” diye seslenen onlarca türkü, gönül konusunun ne kadar önemli ve hassas olduğunu anlatmaktadır. Görüldüğü gibi Türkçenin şifreleri dil külliyatımızın içine yedirilmiş varlık anlayışımızda yatmaktadır.

Teşekkür ederim.

Bu güzel söyleşi için biz teşekkür ederiz Macit Bey.

Muaz ERGÜ

Not: Katkılarından dolayı Post Yayınevi sahibi Hayri Ataş‘a teşekkür ederiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir