Türk Töresi, Türk Müslümanlığı…

Ülkemizde ciddi gündemlerin, derin düşüncelerin, uzun vadeli stratejik planların konuşulmadığı, tartışılmadığı zamanlarda yaşıyoruz. Aynı zamanda düşünenler, konuşanlar coğrafyanın gerçek gündeminden, sorunlarından bahis açmıyorlar. Coğrafyamız, İslam coğrafyası sıkıntıdan, yoksulluktan, gözyaşından, kandan başka bir şey üretmiyor. Dehşet bir gerginlik içindeyiz. Bizi ve coğrafyayı rahatlatacak, sun-i gündemleri aşacak düşüncelere ihtiyacımız var. Tarihimizin bir döneminde kültür, sanat, mimari ve yaşam alanında kendini hissettiren ve coğrafyayı imar eden, aynı zamanda İslam’ın yayılmasına hizmet eden; bayraktarlığını Türklerin gerçekleştirdiği paradigmayı hatırlamaya ve anlamaya ihtiyacımız var. Uzun yıllardır Türk düşüncesi üzerine çalışan, Tespitlerini “Türk Müslümanlığı” kavramıyla dile getiren Sait Başer’le Töre’yi, “Türk Müslümanlığı”nı konuştuk. Coğrafyanın rahatlaması için hoşgörüye, konuşmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyacımız var. Söyleşi dolayısıyla Sait Başer’e teşekkür ederiz.

Sait Bey “Töre” ve Türklüğü birbirinden ayırmıyorsunuz. “Türk’ü anlamanın tek çaresi ona töre üzerinden bakmaktır.” diyorsunuz. Bu kadar vazgeçilmez bir önem atfettiğiniz töre nedir? Töre deyince ne anlamalıyız?

Evet, “Töre” Türklük için vazgeçilmez bir değerler bütünüdür. Kurucu, tamamlayıcı iradenin adıdır aynı zamanda. Türklüğü, alameti töre olan bir medeniyete mensubiyetin adı olarak değerlendiriyoruz. Türklük, zaten bir ırk üzerinden gelmiyor, töre üzerinden biçimlenip geliyor. “Töre”yi tanımadan “Türk” üzerinde konuşamazsınız. Bundan dolayı töre ve Türklük birbirinden ayrı ele alınamaz. Türk toplumu “Töre” dediğimiz hikmet geleneği içinde, ölçemediğimiz uzun çağlar boyunca yaşamıştır. “Töre”; zaman içinde bir yanıyla örf, bir yanıyla âdet, bir yanıyla ahlak, bir yanıyla hukuk, bir yanıyla Türk toplumundaki kurumlar sistemi, bir yanıyla adabımuaşeret, bir yanıyla metafizik, bir yanıyla ontoloji, bir yanıyla devlet felsefesi… gibi zengin bir muhtevaya sahip.

“Töre”yi kelime kökü ve anlamı olarak nasıl tanımlarsınız?

“Töre”, “türemek” fiilinden elde edilen bir isim. “Türe-”ten töreTöre’den de “Töre’ye uyan” manasında “Türk”. “Töre, ‘durmadan doğuş bilgisi’ne dayalı hikmet” anlamında ise, “Türk” kim o hâlde? O, Tanrısal hayata kavuşmaya çalışan insan; Kutadgu Bilig’de kut’un görünür hâle gelmesini “Töre”ye borçlu olduğunu görüyoruz. Tanrı ancak “Töre”ye riayet edenlere kut‘u veriyor. Kut kazanmanın şartlarının tamamı “Tö­re”ye riayet, yani töre hükümleri… Tanrı’yla töre arasında bir ilişki var. Töre, Tanrı’nın ortaya koyduğu sistemdir yani geniş anlamda bir dindir. “Töre”nin sadece beşe­rî bir sistem olmadığının kabulüne dair çok belirti var.

Ne yazık bugün “Töre” denilince özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizdeki birtakım insan onur ve haysiyetine yakışmayan, kin ve nefreti körükleyen, insan hayatını çekilmez kılan, bölgeye has yerel kurallar anlaşılıyor. “Töre”, lanetli bir kavram hâline getirilmiş. “Töre” cinayetleri, töre evlilikleri… Bu kadar negatif anlam yüklenen töre, töre düzeni ve töreli devlet; çok unsurlu etnik ve dinî yapıların hüküm sürdüğü Avrasya coğrafyasında huzur, güven, istikrar ve adaletin devam garantisi demekti. Bütün bunların yanında töre; sadece hukuk, nizam, devlet düzeninde uyulacak kurallar manzumesi anlamına da gelmez. Bu anlamlar, asıl anlamından doğan ikinci derecedeki anlamlardır. “Töre”nin ikinci derecedeki bu anlamları günümüze kadar halk arasında muhafaza edilebilmiş yönlerini belirtiyor. Hâlbuki “Töre”’nin asıl anlamı, “Tanrı’nın türetiş nizamı” demektir. “Töre”; Tanrı düzeni olduğu için Tanrı, kendi düzenine uyan kişiye kut vermekte, yani onu kendisine yaklaştırmakta, Töre’nin istediği yöndeki davranışlarının ödülü olarak insanı ihsanlarıyla taltif etmektedir. Böylece Tanrı’nın kut verişi, beşerî planda sağlam bir gerekçeye kavuşuyor.

Türklüğü belirleyen, yükselten, besleyen hikmet ocağı “Töre” olduğu için, biz bugün elimizdeki kültürel unsurların tamamını mutlaka bir de töre perspektifinden görmeye mecburuz. Benim ulaştığım kanaat, özetin özeti olarak şöyle: Atalarımızın tek Tanrılı bir inanç sistemi içinden gelmekte olduklarını biliyoruz. Ona “Kök Tanrı” diyorlar. 

“Kök”; asıldır, menşedir. Tanrı da “Tan: Doğmak”, “rı-ri” eki süreç belirtiyor. Yani Kök Tengri (Tanrı): “Aslından, kendinden, kendi öz anlamından durmadan doğmakta olan” anlamındadır. Yani bu, Kant’ın tabiriyle söyleyecek olursak, “kendinde kendi olarak” durmadan doğan… “Tanrı” kelimesinin anlamı budur. Tanrı, kendinden kendine ve durmadan doğmakta olandır. Bu Tanrı, aslında âlemde yaşayan yegâne varlıktır. Bütün varlık aslında, o yegâne Tanrı’nın doğum sahnesidir; yaşayan da O’dur.

Bilge Kağan’ın cümlesiyle; “Zamanı Tanrı yaşar”. 

Bilge Kağan, Orhun Kitabeleri’nde apaçık söylüyor. Dolayısıyla “Türk”, işte o durmadan doğuşun, yani türeyişin şuurundaki insanın adı…

Türk kimliğinde “Töre” ve etkileri hususunda ne söylersiniz?

Türk kimliğinde “Töre”nin büyük bir tesiri var. Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar Kök Türk Hakanlığı haricinde Türk ismini taşıyan devlet yok. Türk kelimesi bir ırk iddiası taşımıyor. Bir sıfat olarak kullanılıyor. Fakat Türk ve “Töre keli­meleri arasında kurulan bir ilişki var. Ziya Gökalp, Fuat Köp­rülü ve N. Sami Banarlı’da bunu görebiliriz. Türk ke­limesinin “Töre” kelimesinden geldiğini, “Töre”ye uyan anlamına geldiğini söylediler. Tamamen yanlış değil ama eksik. Neden eksik? “Töre”yi sa­dece bir devlet hukuku olarak görmelerinden do­layı eksik. Sadece devlet hukuku değil, yaratılış hukuku, türeyiş hukuku… Türk kelimesi çok kuvvetle muh­temel ki, bir ırk adı olmayıp, “Töre”ye intisap edenlerin sıfatıdır yani “bir dünya görüşüne mensubiyet” anlamına gelmektedir. Türk kimliği sadece soy sop değil, belli bir kültürel muhteva­ya dâhil olmak, onu anlamak şeklinde algılanmalıdır. Tabiatıyla bu tavsif tartışılmaz bir gerçek gibi sunulamaz ama buna inanıldığı ispatlanır, lakin iman bir ispat konusu değildir. Buna inanıldığı, bu inanışla bir ta­rih vücuda getirildiği doğrudur. Türk kavramını bir ırka dayandırmıyorum. Ama soylarını Türk olarak kabul eden insanların “Peki bizim soyu­muz ne?” diye bir soru soracaklarını da biliyo­rum. Biz, tarih bakımından soyu en belli toplumuz. Türklüğün dünya görüşü anlamına gelmesi, soyumuzun bilinmediği anlamına gelmez. Bizim bir soy problemimiz yok ki. Binlerce yıl o sıfatı kimliği bilen insanların o süre boyunca soyları da ortadadır.

“Türk kimliği”ni soy ve ırka değil de “Töre”ye bağlılıkla açıklıyorsunuz…

Bilge Kağan söylüyor: “Töre’ni kaybettin mi kendini kaybedersin, köle olursun.” diyor. Bu bile yetiyor tanımlamaya. “Üstten gök çökmese, alttan yer delinmese, senin ilini “Töre”ni kimse bozamaz.” diyor. Yeter ki “Töre”yi kaybet­me; kaybetmediğin sürece güçlüsün. “Töre”de çok yüksek bir inanış var. Bu, İslam’da dinin koruyu­cusunun Allah olduğuna inanmaya benzetilebilir.

Bugün bizim Türk dediğimiz kitleler, iki ana koldur, biliyorsunuz: bir Kıpçak kolu var, bir Oğuz kolu… Gerek Kıpçak gerek Oğuz kolunda adı Türk olan bir alt birim yok, ama bunların hepsine Türk diyoruz. Töre devlet kurumuyla var olabilen bir gelenektir ve o devlet daima “cihan devleti” olma ülküsü taşımıştır. Cihan devleti ülküsü, bir insanlık devleti ülküsüdür ve Türk, o “Töre devleti”nin mensubudur. Türk böyle bir dünya ve devlet anlayışının mensubu… Etnik, ulus kavramı üzerinden o evrensel ideale ulaşılamayacağı aşikâr.

Bu sebeple, Kıpçak ve Oğuz grupları dışında Kafkas halkları, Balkan halkları, Arnavutlar, Boşnaklar, Çerkezler, Abazalar gibi birçok topluluk da “Töre”lenerek Türk oldular.

“Töre“o kadar önemliydi ki devletin varlık sebebi onu yaşatmaktı. Eski Türk anlayışına göre Tanrı, Türk kağanlarını ancak “Töre”yi yürütmeleri için tahta çıkarmaktaydı. Meşruiyet “Töre”den alınmaktaydı.

Hocam “Töre”,  Kut” kavramıyla hep bir arada zikrediliyor. Nedir “Kut”?

Kut kavramı Türkçenin bilinen en eski kelimelerinden biri… Kut kavramını Tanrı’yla ilişkilendirirler. Kut; insanın “Töre’ye uymak suretiyle, kendi içinde yaptığı nefis tasfiyesi sonucunda, Kök Tanrı’nın her an, her yerde mevcut olan tecellisine, kendi varlığında mazhar olması demektir. İnsanın kendi öz cevherinde Tanrı ile temasa geçmesi anlamını taşır. Burada mühim olan nokta, insanın töre’ye uymaksızın “Kut” kazanamayacağı noktasıdır. Şimdiye kadar sadece hakanlara mahsus “siyasi iktidar gücü” anlamına geldiği zannedilen Kut’un, bu anlamları yine mahfuz tutulmakla birlikte, bütün beşeriyet için geçerli bir ideal olarak anlaşıldığını tespit etmiş bulunmaktayız.

Kutadgu Bilig’e göre en üst seviyede töre emri olan “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”nde maksat; bütün dünyanın “Kut Kuşağı” bağlamasını temin etmek, kurt ile kuzuyu bir arada yaşar hâle getirmekti. Yani zıt unsurları ahenkleştirmek bahis konusuydu. En alt seviyede ise atasözü dinlemek, misafir ağırlamak, hikmet ehline yani bilgelere yakın olmak gibi hususlar; yalansız, dürüst ve doğru bir hayat yaşamak kutlanma sebebidir ve herkese şamildir. Öyle anlaşılmaktadır ki, İslamiyet’te Allah’ın rahîm isminin tecellisinde olduğu gibi, Tanrı güzel ve istediği istikametteki davranışları sebebiyle kullarına hususi teveccüh gösterdiği takdirde, bu hâl “kutlanma” diye tavsif olunmaktadır. Orhun Kitabeleri dâhil kaynaklarımızda son derece açık bir husus vardır: Kut’un kaynağı Tanrı’dır.

 

İlk dile getirdiğiniz zaman toplumun dikkatini çeken, eleştirilen hatta şiddetli itirazlarla karşılanan “Türk Müslümanlığı” kavramsallaştırmanızı açıklar mısınız? Nedir “Türk Müslümanlığı” ?

“Türk Müslümanlığı” dediğimiz anlayış, İslam dünyasında onuncu asırda ortaya çıkan büyük itikat buhranının aşılmasını sağlayan anlayıştır. O gün bugündür Türklerin İslamiyet’i kavrayışlarındaki, yaşamalarındaki temel prensipler halk nezdinde değişikliğe uğramamıştır ve esas itibarıyla İmam Mâturidî’nin itikadi sistemine göre şekil­lenmiştir. “Türk Müslümanlığı”nın fıkhi tarafını İmam Azam Ebû Hanife, tasavvufi cephesini ise Yesevî’de sembolleşen tasavvuf anlayışı teşkil etmiştir. 

Her toplumda olduğu gibi Türkler de İslam’ı değil ama bir tarz-ı hayat olarak Müslümanlığı yorumlamışlar ve bunu toplumsal bir dil-üslup hâline getirmişlerdi. Bu zaten İslam’ın özüne de aykırı bir durum değil. 

Altını çizerek tekrar söylemek gerekirse Türk Müslümanlığı esas iti­barıyla Hanefi+Mâturidî+Yesevî sacayağına dayanan bir iman üslubudur ve tarihî bir olgudur. Türk Müslümanlığı deyimini Yahya Kemal Siyasi ve Edebi Portreler adlı eserinde, değerli din bilginlerimizden Babanzade Ahmet Naim Efendi’den bah­sederken kullanmıştır.

Türk Müslümanlığı ilimci, medeniyetçi, bütün eş­yaya Hak nazarıyla bakan bir hoşgörü; muhatabını Hak bilmekten ileri gelen akla ve insan iradesine saygılı, hür düşünceye açık; sah­te amele, riyaya, ikiyüzlü­lüğe, sahte ibadete kapalı; Peygamber ahlakını be­nimseyen bir anlayıştır. 

Türk Müslümanlığı, tarihî bir vakıadır. Benim yaptığım sadece bu gerçeğe isim koymak… İslamiyet evrensel bir din olmasına rağmen, her millet bu dini kendi meşrebine, kendi anlayışına, kendi tecrübesine göre almıştır. Dikkat ederseniz, Arap dünyasında Hanbelî-Eş’arî anlayışı hâkim. Kuzey Afrika’da Malikî-Eş’arî anlayışı, İran’da ise Caferî anlayışı hâkimdir. Türk dünyasında da Mâturidî-Hanefî anlayış hâkimdir. Bunun böyle olması tesadüf değildir. Türkler kendi kültürel tecrübeleri, İslam öncesi metafizik değerleri ışığında İslam’ı kendilerine özgü anladılar ve yaşadılar. Dini anlamaya çalışırken, bütün diğer toplumlar gibi, geçmişteki kültürel perspektiften yola çıkarak anlamaktan başka bir çareye de sahip değillerdi zaten.

Yeri gelmişken soralım, Türklerin İslam öncesi din anlayışları hakkında neler söylersiniz?

Yukarıda da vurguladığımız gibi İslam tektir. Müslümanların İslam’ı anlamaları farklı olur. Türklerin İslam öncesi din anlayışlarını değerlendirmek için Kök Türkler devrine baktığımızda o dönemden kalma “Irk Bitig” adlı kaynakta şöyle bir cümleye rastlıyoruz: (Tanrı diyor ki) Ben kara yol Tanrısıyım. Kırılanları birleştiririm, yırtılanları onarırım.” Bu cümlede Tanrı konuşmakta, yani  “Kelam” sıfatını kullanmaktadır. Ama söyledikleri daha da önemlidir. O, kendisinin “Kara yol Tanrısı” olduğunu ve “kırılanları birleştirdiğini, yırtılanları onardığını” belirtiyor. Konumuzun sırrı bu cümlede gizlidir. Sondan başa doğru ele alıp tahlil edelim: “Kırılanların birleştirilip yırtılanların onarılması” ifadesi, İslami anlayış içinde Cenâb-ı Hakk’ın “Cebbar” isminin tarifinde aynen karşımıza çıkar. Fakat Tanrı inanışı ile Allah inanışı arasındaki benzerlik bundan ibaret değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Ali Osman Tatlısu imzasıyla yayımlanan “Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi” isimli eseri esas alıp Eski Türk kaynaklarına akseden Kök Tanrı inanışını araştırdığımız bir çalışmada sıfatlar ve Esmâ’yı birlikte değerlendirdiğimiz için Tanrı ile Allah inanışları arasında yüzden fazla benzerlik tespit etmiş bulunuyoruz.

Bu benzerliklerle ilgili örnekler verir misiniz?

Allah-Kadîm, Tanrı-Bayat; Allah-Bakî, Tanrı-Mengü; Allah-irade sahibi, Tanrı-Erkli; Allah-Kâdir-i Mutlak, Tanrı-Oğan; Allah-Semi, Basar; Tanrı- duyan, gören; Allah-Muhâlefetü’n-lil havadis ve müstağni, Tanrı-Mungsuz; Allah-Halîm, Tanrı-Tüzün; Allah-Hâlık, Tanrı-Törütgen’dir… Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Bahsettiğimiz araştırma sonucunda gördük ki aslında İslami telakkiler içindeki Allah inancıyla Eski Türk’ün “Kök Tengri” dediği kudret, aynı büyük kudret ve yaratıcı ilahtır.

Hocam  “Kara Yol Tanrısı”  ifadesi ne anlatmaktadır bizlere? 

Doğrudan bir tarif veya bir hüküm vermektense, bu hükmün, okuyucunun zihninde oluşmasını tercih ediyorum. Bunun için önce İslamiyet’te siyah renge verilen değeri, birkaç ana unsur arz ederek nakletmeye çalışayım: 1280’lerde Mâverâünnehir’de Nesef (veya Nahşeh) kasabasında yetişen bir Türk -İslam filozofu var. Adı Azizeddin Nesefî. Nesefî, devrin geleneği icabı her dalda kendisini yetiştirmiş olmakla birlikte asıl mesleği hekimlik olan bir âlimdir. Prof. Nihat Keklik’in tespitlerine göre Nesefî, tefekkür yoluyla hücreyi keşfetmiş ve hücrenin unsurlarına kendisine göre adlar vermiş. Burada bizi ilgilendiren husus Nesefî’nin hücre çekirdeğine verdiği isimdir. O, çekirdeğe “sevda” demiş. Sevda, yani kara nokta veya aşk. Kısa bir araştırma neticesinde gördük ki “svd” sülasisinden türemiş ve mefhum değeri kazanmış birçok tabir var. Mesela: Sevda: kara nokta, Sevadü’l-ayn: göz bebeği, (Bu tabir önemli.) Sevad-ı azam: Ulu şehir yani Mekke demekmiş. Sevadü’l-kalb: Kalpteki kara nokta, can noktası, insanın zamiri demekmiş. Sevad-ı müslimin: İslam cemaati anlamına geliyormuş. Kâbe örtüsünün siyah olduğunu, Miraç’ta Hz. Peygamber ile Cenâb-ı Hakk’ın bir siyah nur âleminde buluştuklarını, burada bir yayın iki ucu gibi birbirlerine değecek kadar yaklaştıklarını biliyoruz. “Sevadü’l vech fi’d dâreyn” tabirinin, Fenafillah makamının diğer bir adı olduğunu; tasavvufta mutmainne makamının, seyr-i sülûkta bu makama gelen dervişin nurunun siyah olduğunu, Kur’an-ı Kerim’de Nûr Suresi’nin 35. Âyeti’nde “Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. O lamba bir billur içindedir. O billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan yani zeytin ağacından çıkan yağdan tutuşturulur. (Bu öyle bir ağaç ki) yağı neredeyse kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu ışık) nur üstüne nurdur. Allah insanlara (işte böyle) temsil verir. Allah her şeyi bilir.” dendiğini, Mesnevî’de Hz. Mevlânâ’nın “Allah siyah bir nurdur.” dediğini, yani siyah renk ile sevda kelimesi ile bir hakikat anlayışının ifade edildiğini öğrendik.  Siyah renk bu sebeplerle kutsiyet kesbetmiş ve aynı zamanda aşk, muhabbet demek olan “sevda” kelimesi bu çekirdek anlamı dolayısıyla da Azizeddin Nesefi tarafından kullanılmıştır.

Bu konuda Türklerde de paralel bir durum görülüyor.Kara” kelimesi bir renk anlattığı kadar, eski Türkçede haslık, halislik, hakikat, gerçek, öz anlamlarını da taşıyan bir kelime. Arapçadaki Sevâdü’l-ayn gibi Türkler de göz bebeğine “karak” demişler. Bilinen en eski Türk bayrağı, yani Alp Er Tunga’nın bayrağı siyah renkli imiş. Hakan siyah bir posta oturarak vazifeye başlamaktaymış. Töre ve devletin asıl sahibi olan kavim Sevâdü’l-müslimin gibi “kara bodun” adını taşıyor. Türkler en eski atalarına Kara Han” diyorlardı… Hele kışın maksimum noktası, her tarafın bembeyaz karlarla kaplandığı dönemi “katıksız kış” manasına “kara kış” diye isimlendirilmiş ve bizzat Tanrı “Ben Kara yol Tanrısıyım.” demekle bu meseleye açıklık getirmiştir.

Hocam “yol” kelimesinden kasıt nedir?

Hakikatlere insanlar hangi yoldan ulaşmaktaydılar? Tanrı’nın koyduğu “yol”un mahiyetini araştırdığımızda karşımıza töre çıkmaktadır ve töre kelimesinin diğer bir anlamı da “yol” demek. Bildiğiniz gibi Yusuf Has Hâcib’in Balasagun’da ve 1069’da yazdığı, kut kazanma bilgisi veren ve orijinal Türk düşüncesini, devlet anlayışını, bilhassa “Töre”yi en derli toplu şekilde ortaya koyan Kutadgu Bilig adlı bir temel eserimiz var. Bu eserde, her biri kültürümüzün bir temel değerini temsil eden dört  sembol kahraman, karşılıklı soru-cevaplarla geçmişten o güne kadar ulaşan içtimai yapı ve millî felsefemizi işlerler. Orada “yol”un anlamı “Töre”dir.

Şunu da vurgulamadan geçmek istemiyorum: Türk Müslümanlığının bugün unutulmuş olmasının ya da yeni bir kavram olarak görülmesinin sebebi, kültür ve iman tarihimizi bilmeyişimizdir. Yoksa her milletin, hatta milleti bir yana bırakalım her insanın kültür ve inanç sentezi farklıdır.

Bunda da yadırganacak bir durum yok.

Bir müşterek payda, temel değerlerde bir mutabakat elbette vardır, din konusunun evrenselliği bu ortak paydada yatar. Ama farklılaşma da mukadderdir. Dinler için iklimler, coğrafyalar ve kültürler arasındaki farklılıklara rağmen; onları hazmederek, mesajını insanlığa ulaştırmak esastır. Yoksa dar bir alanda hapsolur kalırlar, dinin evrenselliğinden de söz edemezsiniz. Bu anlamda İslamiyet millî kültürlere yani örflere saygı duyması sebebi ile hiçbir misyoner teşkilatının desteğine ihtiyaç duymadan en hızlı yayılan din olmak­tadır.

Bizim örfümüz töre’ydi.

Hocam Türk Müslümanlığında Hanefi+Mâturidî+Yesevî sacayağından bahsediyorsunuz. İslam düşüncesinde Mâturidî ve onun öncesindeki Mut’tezile hakkında neler söylersiniz? 

Bu, tarihî bir seyrin sonucunda ortaya çıkan, tarihî bir fotoğraftır. İnsanlar bizim açıklamamıza “Yeni bir din çıktı.” diye atladılar. Biraz İslam ta­rihini bilmek gerekiyor. Bizim sunduğumuz şey  bu fotoğrafı anlaşılır bir şekilde insanların önüne koymaktan ibaretti.

Bilinmesi gereken birkaç faktör var. Bunlardan biri, İslam tarihinde Hz. Ali’nin oyna­dığı rol. Bu bilinmeden mezhepler ve tarikatlar meselesi bilinemez ve İslam tarihi anlaşılamaz. İs­lam tarihinin başlangıcında, bilindiği gibi Hz. Peygamber’in vefat hadisesi sahabe arasında ihti­laflara sebep olmuştu. Bu, “hilafetin kime ait ol­ması gerektiği” konusundaydı. Hz. Ebubekir’in halife oluşu, Hz. Ali’nin intisap etmeyişi gergin bir hava oluşturmuştu. Sonra Hz. Fatıma’nın vefatını müteakiben Hz. Ali’nin biat edişi ortalığı sakin­leştirir gibi olmuş, fakat o ilk altı aydaki kırgınlık derin izler bırakmıştı. Daha sonraki dönemde Muaviye-Hz. Ali çekişmesi, Muaviye’nin hilafeti bir saltanat gibi kullanışı, Hz. Ali’nin ve ehlibeytin hakkının yendiği düşün­cesini pekiştirdi ve bu devam etti.

Emevilerin ehlibeyte bakışı ve  Emevi-ehlibeyt mücadelesi…

Emeviler zamanında ehlibeyt çok büyük zu­lümlere uğradı. Kerbela bunun en şiddetlendiği döneme işaret eder. Sonrasında ehlibeyt taraf­tarları Horasan tarafına sürgün edilir. Hâlâ Özbekistan’da Semerkant’ta ehlibeyt kabirleri­nin bulunduğunu biliyoruz. Emeviler ehlibeyte zulmedince halk isyan eder. İsyanlar kanlı bir şe­kilde bastırılır. Hz. Peygamber’in amcası olan Abbas’ın oğulları “ehlibeytin haklarının gasp edildiği ve bu hakların geri verilmesi gerektiği” tezini işleyerek ve halkın bu konudaki desteğini de arka­larına alarak Ebâ Müslim’in komutasında Emevileri yendiler. Bu, görünüşte hilafetin ehlibeyte iadesi maksadıyla idi.

Ancak Emeviler ortadan kaldırılınca Abbasiler de Emeviler gibi davrandılar. Ebâ Müslim zehirlenerek öldürülür. Sonra ehlibeyt mensupları, özellikle Hz. Hasan’ın oğulları “Siz bizim adımıza hareket ettiniz ama emaneti bize vermiyor­sunuz!” diyerek Hicaz’da ayaklanırlar. Bu ayaklanma­nın yayılma temayülü olduğunu gören Abbasi halifesi, Emeviler zamanında ortaya çıkmış olan bir felsefi mezhebi kabul etmeyi düşünür. Bu Mu’tezile’dir. Mu’tezile Hasan Basrî’den ay­rılan Vâsıl bin Ata ve arkadaşlarının kur­duğu bir cereyan. Akla çok önem veriyorlardı. Soruları vardı: “Kur’an-ı Kerim mahluk mu değil mi?” “Peygamberlik son buldu mu bul­madı mı?” “Allah’ın zâtî ve subûtî sıfatla­rı ayrı mı değil mi?” gibi… Abbasilerin Mu’tezile’yi resmî mezhep kabul etmeleriyle bir­likte İslam dünyasında aklı ön plana çıka­ran bu anlayış hâkim oldu. Bazı faydaları da oldu bunun. Soruları gündemi değiştirdi ama İslam ümmeti arasında çok ciddi birtakım itika­dî sıkıntılar da yarattı. Abbasilerin maksadı bu sayede gündemi değiştirmek, ehlibeytin iddialarını unutturmaktı. Başarılı da oldular. Bugünkü dille söylersek, o dönemde Mu’tezile Abbasilerin resmî ideolojisi hâ­line geldi. Hatta siyaseten Mu’tezile’yi ka­bul etmeyenler üzerinde baskılar uygu­landı.

İmam-ı Azam Ebu Hanife…

Abbasilerin baskılarına maruz kalanlardan biri de İmam-ı Azam’dır. İmam-ı Azam Hz. Ali ve oğullarına ya­pılan haksızlıklardan ötürü Emevi yönetimine direndiği gibi Abbasi yönetimine de boyun eğ­medi. Bu yüzden hapse atıldı, kırbaçlandı. İmam-ı Azam ve o devri iyi tespit etmek lazım. O dönemdeki kaosu çözmeye çalışan en önemli isimlerdendir. Fakat sürekli olarak Hz. Ali ve oğullarından yana tavır koymuş.

Diğer yandan da İmam-ı Azam’ın fikrî sentezinde önemli olan bir isim daha var: On iki İmam’dan ve ehlibeytten İmam Cafer Sadık. İran’da yaşan­makta olan İslami yorumun ku­rucusu. İmam-ı Azam’a atfolunan bir rivayette o diyor ki: “Eğer İmam Cafer’le karşılaştı­ğım son iki sene olmasaydı, bu Numan (İmam-ı Azam) helak ol­muştu.” Bu açıdan bakıldığında eğer Hz. Ali’ye mensubiyet, Cafe­riliğin veya günümüzdeki uzan­tısı olan Aleviliğin alameti ise belki de en büyük Alevi, İmam-ı Azam’dır. Hayatı bu uğurdaki mücadelelerle geçmiştir. Günümüzde Sünni-Alevi tartışmalarının temeli İmam-ı Azam’a dayandı­rıldığı için söylüyorum bunu. İmam-ı Azam’a bu manada bir suçlama ve gönderme yapılamaz. Ya­şadığı hayatla ortaya koymuştur ki, o en ileri bir Hz. Ali muhibbidir ve bu noktadan “Alevi”dir.

Bu itikadî kaos bir hayli yayıldı. Özellikle 10. asrın ilk yarısında hadise çok büyüdü. İslam ümmeti zaman zaman birbirlerinin boğazını sıkacak raddeye geldi. Bunu bertaraf etmek için biri Semerkant’ta biri Bağdat’ta iki büyük kelam üstadı zuhur etti: Eş’arî ve Mâturidî. Mâturidî (ö. MS 944) Semerkant’ta iken çevresinde “Töre”ye bağlı Türkler bulunmaktadır. 920’lerde Karahanlılar İs­lam’ı kabul ettiler; ama kitleler hâlinde İslam’ın kabulü 10, 11, 12. asra kadar devam etti. İmam Mâturidî ve İmam Eş’arî (ö. MS 935), Mu’tezile’nin soruları­na birtakım cevaplar verdiler. Kur’an-ı Kerim’in esas itibarıyla, mana itibarıyla kadîm, lafız itiba­rıyla sonradan olduğunu söyleyerek ortalığı sakinleştirdiler.

Aralarında diğer sorulardan kaynaklanan ihti­laflar var elbette. Eş’arî’de zât ve sıfat birbirinden ayrıdır. Mâturidî’de ise birbirinden ayrılmaz. Bir­birinin aynı değildir, ama ayrı da değildir. Bu, ışı­ğın güneşten ayrılamayacağı ama ışığın güneş de olmaması örneği ile açıklanabilir. Sıfat tecellisin­de zât tecellisi gizlidir, ayrımı mümkün değildir. Bu cevap tam anlamıyla daha sonra vahdetivücut ismi koyulan “Varlık Birliği” fikrinin espri­sini taşıyor.

Diğer sorular var. Mesela, “Büyük günahların affedilip affedilemeyeceği” sorusu. Eş’arî “Affedilmez.” diyor. Mâturidî ise “Affedilmeyecek günah yoktur.” diyor.

“Son nefeste iman mümkün mü?” sorusuna karşılık, Eş’arî son nefeste imanı kabul etmiyor. Mâturidî “Kulla Allah arasında bir şeydir, idrak meselesidir, dışarıdan anlaşılmaz” diyor, “Peygamber gelmese de Allah’ı bilmekle mesul muyuz?” sorusu var. Eş’arî “Hayır, peygamberle tebliğ edilmedikçe hiç kimse Allah’ı bulmakla mesul ve mükellef değildir!” diyor. Mâturidî ise Hz. İbrahim’in hikâyesi sebebiyle “Vahiy iletilmese bile herkes Allah’ı bulmakla sorumludur.” diyor.

Aklı daha öne çıkaran bir üslubu var Mâturi­dî’nin. Bu zât ve sıfatı birbirinden ayırmayan an­layış, tabii olarak bilim anlayışına yansıyor. Varlı­ğı zâtî tecellinin mazharı kabul ederseniz, o za­man bütün ilimler, varlığı şu ya da bu yönden in­celeyen alanlardır ve bütün ilimler mukaddestir. Eş’arî’de ise bütün ilimler değil, sadece “Kelam”, “Fıkıh”, “Hadis” gibi ilimler mukaddestir. Eş’arîliğin ortaya çıkıp kabul edilmesinden sonra Arap toplumunu in­celeyecek olursak, Arapların hamle gücünü kay­bettiği görülür. 11. asırdan sonra Arapların dün­ya tarihinde oynadıkları ciddi bir rol yoktur. İlmî ve fikrî alanda ciddi bir faaliyetleri de yok.

“Türk Müslümanlığı” kavramını ortaya attığınızda birçok tepkiyle karşılaştınız. Bunun yanında tezinize destek verenler de oldu. Neler söylersiniz bu hususta? Bugünden baktığınızda o zamanki durumla bugün arasında “Türk Müslümanlığı”na bakışta değişiklikler var mı?

İslamcı, milliyetçi, Türkçü, laik, seküler birçok çevreden; cemaat ve camiadan, fikir grubundan farkı tepkiler aldık. Bu tepkiler bazı gruplarda büyük rahatsızlıklar şeklinde görüldü. Kimi çevreler de dile getirdiklerimizden kendi tezlerinin haklılığını teyit edecek  düşünceler çıkarmaya çalıştılar. 

O zamanlar Yeni Şafak, Millî Gazete gibi dindar/muhafazakâr gazetelerde şiddetli itirazlar dile getirildi.  İsmet Özel, Ali Bulaç gibi tanınmış isimler yanında pek çok İslamcı yazar Türk Müslümanlığı düşüncemizi açıkladığımız zaman İslam’ın kavimlere, coğrafyalara, kültürlere göre değişik versiyonlarının bulunma ihtimalini şiddetle reddettiler. İslam’ı ideolojik mücadelelerinin ana değeri olarak gören Türkiye İslamcılığı, İslam’ın önüne bir başka sıfat konulmasından fevkalade tedirgin oldular. Hatta Hüseyin Hatemi Hoca ismimi zikretmeden, öne sürdüğüm fikre: “Amerikan sosyal psikoloji laboratuvarlarında üretilmiş bir ihanet tezi” damgasını vurmakta fütur göstermedi. Ömrü boyunca 12 İmam Şiası fikrini diğer anlayışlara karşı savunan muhterem Hocamız, kendi yaptığı işi dahi azıcık analiz etse, Türk Müslümanlığı fikrinin bayraktarı olurdu.

İzzettin Doğan, Rıza Zelyut gibi Alevi kitlenin önemli kanaat önderleri Türk Müslümanlığının tam da Aleviliğin tarifi olabileceği düşüncesiyle çalışmamızın adını benimsediler. Onlara göre Türk Müslümanlığı Alevilik’ti. 

Durmuş Hocaoğlu, İsmail Yakıt, Mehmet Aydın, Mehmet Niyazi Özdemir, İskender Pala, Yılmaz Öztuna, Gürbüz Azak, İsmet Bozdağ gibi milliyetçi harekete şu veya bu mesafede duran hayli geniş bir liste oluşturacak kalem sahipleri ortaya koyduğumuz tez üzerinden çeşitli düşünceler ürettiler. 

Hilmi Yavuz Zaman gazetesinde “Türk Müslümanlığı” kavramımıza haftalarca devam eden reddiye yazıları yazdı. Aleyhimizde birçok yazı kaleme aldı. Köprü dergisi epey hacimli bir “Türk Müslümanlığı Özel Sayısı” yayımladı. 

Daha önce Türk Müslümanlığı tezimizi kıyasıya eleştiren İslamcı cenahta, Horasan Ekolü öncülerine dönük gayet müspet ve sevindirici bir açılım ortaya çıktı. O kadar ki, vaktiyle bize karşı Eş’arîliği müdafaa eden İsmet Özel çok ilginç bir Türkçülüğe soyundu. Müceddidiye’nin ülkemizdeki merkezi addedilebilecek Çarşamba cemaatinden İmam Mâturidî’ye dönük son derece yerinde ve itirazsız bir kabul açığa çıktı. Ta Sayın Cumhurbaşkanı’nın en üst seviyede devlet ricaliyle İmam Mâturidî türbesinde poz verdiğine bütün millet şahit oldu. 

Türk Müslümanlığının önde gelen isimleri Mevlânâ ve Yunus Emre üzerindeki millî mutabakat benim için olağanüstü değerde. Türkiye’yi yurt dışında temsil etmek üzere kurulan enstitüye Yunus Emre’nin adının verilmesi bile en laik materyalist zümrelerden Alevi kitleye, Nakşi çevrelere kadar bir mutabakat sembolü oldu. 

Şuraya bakar mısınız!

Yüzyıllardır unutulmuş, cihandeğer kaynağımız Kutadgu Bilig, Türkiye’nin teklifiyle yazılışının 950. yılında UNESCO tarafından Kutadgu Bilig yılı ilan edildi. Türklüğü bir ırk olmaktan ziyade töre ve Mâturidî-Yesevî çizgisinden üreyen bir medeniyet kimliği olarak nitelemememiz gün geçtikçe daha yaygın bir kabule mazhar oluyor. Tabi şükrediyorum.

Türklerin İslam’dan önce Şamanist oldukları iddiası hakkında neler söylersiniz? Türkler Şaman, Paganist bir dinî anlayışa mı sahiptiler?

Türklerin Şamanist olduğu tezi, asrın ba­şından beri söylenegelen bir şey. Bu tezin kaynağı daha çok Yakutlar ve Altay Türklüğü üzerine yapılan araştırmalara dayanıyor. Şama­nizm esas itibarıyla bir din değil. Bütün toplum­larda görülen sihir, cincilik, büyücülük karışımı bir kült. Kültür değil ama “kült” ve bu sadece İs­lam öncesi Türklere has bir şey değil. Bütün toplumlarda var.

Şamanizm yakıştırmasının kaynağı, nedeni ne olabilir?

Bunun kaynağını ben biraz oryantalist zihniyetin eseri olarak görüyorum. Daha ziyade Radloff’un vaktiyle Sibirya’da yaptığı araştırmalar bu fikrin yerleşmesine yol açtı. Yakutlar üzerine yapılan araştırmalarda ortaya çıkan sonuçlar, sanki bütün Türk coğrafyalarında mevcutmuş gibi genellendi. Bu, tarih metodolojisine aykırı bir şey. Yakutların inanışlarını tüm Türk tarihine teşmil etmek çok ciddi bir hatadır. Kendi kaynaklarımızda “şa­man” diye bir kelimeyle karşılaşmadık. Orhun Kitabeleri, Yenisey Kitabeleri, Türklerde “Tanrı­lar” gibi kelimenin çoğul hâliyle bir kullanımın bulunmadığını gösteriyor. Tan­rı kelimesini çoğul kullanmıyorlar. Tanrı inanış­larının monoteist olduğunu ciddi ilim adamları ortaya koymuştur. Ama mesela Orhun Kitabeleri’nde: “Zamanı Tanrı yaşar.” gibi bir cümle var. Oryantalist bir tavırla bu cümledeki “yaşar” keli­mesi atılmış, “Türklerde bir de ‘zaman tanrısı’ var” denmiş. Yani Bektaşî’nin “Lâ takrabü’s-salâte”sine benzetilmiş. Türklerde kesin olarak “Tek Tanrılı bir inanış var”. Bu Tanrı’ya “Kök Tanrı” diyorlar. Bu sadece gök anlamına gelmiyor, kök anlamına da geliyor. Hem “Tek Tanrılı inanış” var deyip hem de ikinci, üçüncü derecede kutsiyet verilen unsurlar aramak, konunun özüne saygı ifade et­miyor. Yer yer kutsiyet atfedilen şeyler tabii var. Mesela Ötüken… Ama bunlar, “Tanrı’nın yanın­da, Tanrı değerinde başka mukaddes güçlerdir” dememize delil olamaz.

Şamanizm eski Türklerde hiç yoktu demiyo­rum. Türklerde de var, Hristiyanlarda da var. Bir Rasputin çıktı diye Hristiyan âlem şamanist mi oldu? Rasputin Hristiyanlar’ı temsil eden biri midir? Rasputin gibi, bizdeki cinci hoca benzeri  tipler tarih boyunca hep vardır. Bunların insanlık medeniyetine hiçbir faydası yok… Bunlar genel kitlelerin günlük hayatı kolaylaştırma, kolay çözüm bulma temayüllerine cevap veren insanlardır. Verdikleri cevaplarla dünyalıklarını temin eder­ler. Ama bunlar asıl inanışı temsil etmezler. Bunlar Güney Afrika’da da var, kızılderililer arasında da var. Asya’da da var, eski Türk­ler arasında da var.

“Töre”li bir toplumda Şamanizm olur mu? Neden eski Türklerin Şamanist olduğu iddia edilir?

“Töre”nin işlediği yerde şamanik etkenlerin hiçbir kıymet-i harbiyesi söz konusu değildir.

Türk çocuklarına atalarının Şamanizm dininden oldukları öğretiliyor. Resmî müfredatla öğretiliyor tarih derslerinde, din derslerinde, Türkçe derslerinde, edebiyat derslerinde. İslam öncesi Türklük söz konusu olduğunda Türkçe Şamanist dönem edebiyatı, tarih Şamanist dönem tarihi, din Şamanist dönem dini diye öğretiliyor. Bu o kadar köksüz bir iddiadır ki… O kadar gerçekle teması olmayan bir iddiadır ki… Şundan dolayı; daha önce de dediğimiz gibi, elimizdeki hiçbir belgede Şaman kelimesi geçmez. Yani Hunlardan beri elimizde muhtelif belgeler var; kendi belgelerimiz var, destanlarımız var, mezar taşından kitaplara yansımış kaynaklarımız var, komşu toplumların kaynakları var. Bunların hiçbirinde Türklerin şaman adlı  din adamları bulunduğu ve bu şaman denilen tipin merkezinde yer aldığı bir Şamanizm dini bulunduğu söylenmiyor. Bu 19. yy oryantalistlerinin bize hediye ettikleri(!) bir kavramdır.

Şaman kelimesi Türkçe değildir, Şamanizm din değildir. Velev ki öyle bile olsa inanç çağından gelen insanlık gibi Türklerin de bir inanç çağı yaşadığı vakıa. Dolayısıyla bugün övündüğümüz o büyük Türk kültürü, medeniyeti, tarihi, siyaseti söz konusu olduğunda bunu yaratan ana tipin şaman tipi olması lazımdı. Çeşitli bilimsel kongrelerde de soruyorum, yazdım da: Bana Türk tarihinden iki tane şaman ismi söyleyin; belirleyici olmuş, tarihimizi ve kültürümüzü yönlendirmiş, müessese ihdas etmiş iki tane şaman söyleyin. Orada insanların sesi kesiliyor. Böyle bir isim yok, böyle bir örnek yok. Ama konu gene oraya gelince sanki hiç böyle bir yalanlama söz konusu olmamış gibi “Şamanist Türkler…” diye lafa başlıyorlar. Bu edebiyatı irdelemeden, analiz etmeden benimsemiş olan, yeni kuşaklar arasında hem de milliyetçilik gayretiyle şaman rolüne soyunmuş birtakım nev-zuhur tipler var. Bunların arasında kocaman kocaman unvanlı, kocaman kocaman müesseselerde idarecilik, müdürlük yapan adamlar var. Ben ne yapıyorum, diye dönüp bakmıyor bu insanlar. Bir millete bir kültüre sözüm ona hizmet ettiklerini sanırken  milletin yeni kuşaklarındaki kimlik algısına kanser hücresi aşıladıklarının farkında değiller. Çünkü kimlik algısı tarihe bağlıdır. Eğer tarihi siz kendi doğal nitelikleriyle yeni kuşaklara aktarmazsanız kurduğunuz sakat yapı üzerinden bir kimlik kazanır yeni kuşaklar. Ondan sonra realiteyle karşılaştıklarında da abandone oluyorlar.

Nitekim biz nice önemli konuda hazırlıksız yakalanıyoruz durmadan.

Resmî söyleme göre doğru zannettiğimiz bir tezin arkasında dururken, bir de bakıyoruz ki bize efsane kahramanı gibi gösterilen insanlar birer palyaçoymuş veya birer katilmiş. Ne diyeceğini bilemez hâle geliyor ve kendine güvenini kaybediyor Türk gençliği. O bakımdan bu tür saçmalıklara itibar etmek son derece yanlıştır.

Eski Türk dini Şamanizm değildir. Şamanizm’in kendisi zaten bir din değildir. Bunu Romen asıllı Fransız araştırmacı Mircea Eliade Şamanizm adlı kitabında çok güzel göstermiştir. Bu konuda bu kadarını söyleyeceğim ama peki Şamanizm değilse nedir? Bu da aslında dikkatle bakan açık bir göz için saklı gizli bir şey değil. Baştan itibaren, Türk tarihinin en başından itibaren bilinen en eski iki Türkçe kelimeden biri Tanrı, biri Kut. Tanrı, Kök Tanrı. Ben onun ne olduğunu kitaplarımdan birinde anlattım. Bu mutlak anlamda vahdaniyetçi, birlikçi bir Tanrı fikridir. Mutlak anlamda Paganizm’e kaçmayan, âdeta semavi karakterli bir dindir. Dinin merkezinde yer alan, bir Tanrı’dır. Tanrı fikrinin; birliği, kudreti, mutlaklığı, sonsuzluğu çok açıktır, nettir. Terimleriyle, tabirleriyle buldum, gösterdim. Kitabı okuyanlar orada görecekler. Peki bu Tanrı fikrinin etrafında bir din olması gerekmez mi? Evet, o da var. Onu da gene çok açık görüyorsunuz.

Hocam Türklerde “Töre”, din konularında önemli çalışmalarınız var. Burada onlardan da bahseder misiniz?

Bütün Türk belgeleri durmadan “Türk Töresi”nden bahsediyor. Hiç gizli saklı bir durum yok. Bilge Kağan kitabelerde defalarca “Töre’yi ihya etmek”ten bahsediyor. Kutadgu Bilig, “Töre”yi tespit etmek maksadıyla yazılmış.

Kutadgu Bilig’de 3192. beyitte: 

“Tanrı kâdirdir, âdildir. Töre’nin sahibidir. Onu insanlara O verir.” 

diyor. Ondan sonra kalkmışız biz, “Bu Türklerin dini neydi?” diye soruyoruz tekrar tekrar. Ya bizde bir anlama problemi var, ya da ecdat, gelecek kuşakların dilini bir türlü tahmin edememiş, uğrayacağımız bu kültürel saldırının bir anlama felci yaratacağını hesap edememiş! Bizde bir anlama felci var.

“Töre”nin ne olduğunu da Kutadgu Bilig’i merkeze koyarak “Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre” adlı kitapta anlattım.

Sonra da bu anlama felcini ortaya koyabilmek için “Toplumsal Aklı Anlamak” diye bir kitap yazdım. Peki nedir bu yapı, diye bu soruya bir cevap aranacak olursa da o yapının ne olduğunu çeşitli vesilelerle ve geniş çaplı makaleler hâlinde yazdığım yazıları bir araya getirerek “Türk İnanma ve Anlama Modeline Dair” adıyla başka bir kitap yaptım. Peki bütün bunlardan sonra “Türklerin Müslüman oluşu hangi maceraya bağlıydı ve ne tür bir muhteva ile Müslüman olundu?” sorusu gündeme gelirse onu da Yahya Kemal’i de katarak incelediğim “Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı” adlı kitapta anlattım. Peki bunlardan günümüzde bir netice elde edilir mi; bu fikirler, bu tespitler, bu kültürel bütünlük, bu hikmet geleneği günümüzde ne anlam ifade eder, derseniz bunu da “Anlama Krizi” ve “Yitik Yurdun İçinde” adındaki kitaplarda anlattım. Peki bu bilgilerle bir edebiyat zevki oluşturulabilir mi, derseniz onu da “Selam Söyle” adıyla bir mensur şiir kitabı hâline getirdiğim yazılarla anlatmaya çalıştım.

En çok tartışılan konulardan biri de Türklerin İslam’a girişleri. Siz Türklerin Müslüman olması hususunda  ne düşünüyorsunuz? Hocam Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldu, yoksa gönüllü olarak mı? Burada Türklerin ve Arapların sosyolojilerinden de kısaca bahseder misiniz?

Türklerin Müslüman oluşları, alışılagelmiş, Orta Doğu efsanelerinde karşımıza çıkan “putperestliğin terki” anlamında bir din değiştirme değil. Tarihimizde apaçık görülmektedir ki, atalarımız töre’yi terk etmeden, onun üzerine Müslüman olmuşlar. Bunu anlamak için Dede Korkut hikâyelerine bakıvermek kâfi. Âşikâr bir töre düzeni ve halis muhlis bir Müslümanlık bir arada yürüyor. Kâh Allah diyorlar, kâh Tanrı; kâh Yalavaç diyorlar, kâh Rasul. Aile düzeni, toplumsal hiyerarşi, orijinal Türk ahlakı ve muazzam adalet fikri, değerleri uğruna feragat; köleciliği tanımayan, toprak mülkiyeti girmemiş bir sosyoloji. 

Türkler kılıçla mı, zorla mı, gönüllü mü Müslüman oldular mevzusuna gelirsek: Kılıç zoru ile Müslüman olundu diyenler esas itibarıyla İslam’a muhalifler. Ama bu muhalefeti (Soy manasına indirgeyerek kullandıkları) Türklüğe dostluklarıyla telafi ettiklerini, meşrulaştırdıklarını sanıyorlar. Taraftarları da onları alkışlıyor.

Bir de “Türkler din değiştirdiler. Putperest geçmişlerinden uzaklaştılar ve hidayete erdiler.” söylemi var. Onların da ekseriyeti “İslamcı” bir yaklaşımla suret-i haktan görünerek, eski Türklüğü Arap cahiliyesi ile özdeşleştirerek, 1200 senelik İslami Türk tarihinin yarattığı veraseti akılları sıra Türklüğün elinden aldıklarını, alabileceklerini varsayıyorlar. Bakın gene üç ontoloji işliyor. İlk söylem pozitivist-seküler söylemdir. İkinci söylem selefi-eşari-müceddidi söylemdir. Üçüncü yani Birlikçi ana gelenek sus pus!

Tarihî verilerin bildirdiğine göre, Türklerin İslamiyet’le ilk karşılaşmaları Emevi ordularının Horasan fütuhatı esnasında gerçekleşmiş. Bilhassa Kuteybe bin Müslüm komutasındaki Emevi ordularının VIII. yy. Horasan harekâtı esnasında Türk şehirlerine gayet şiddetli ve zalimane saldırılarda bulunduğu biliniyor. Esaret tanımayan, köleleşmeyi ölümden beter bilen Türk boyları, ağır bir katliama uğratılarak genç kuşakları köleleştirilmiş. Bölge halkı vergiye bağlanmış ve yıllık on binlerle ifade edilen köle vermeleri şart koşulmuş!

Abbasiler döneminde Samarra şehrinde kaim Türk asıllı bir ordu teşkil edildiğini biliyoruz. Abbasilerin ilk döneminde Batı’ya ciddi bir Türk göçü söz konusu olmadığı hâlde, İslam İmparatorluğu içinde ciddi bir Türk askeri varlığı teşkil edilmiş. Mesela Tolunoğulları adıyla bilhassa Mısır bölgesinde müstakilleşen bir Türk beyliği var. Bu çerçeveden bakıldığında sonraki gelişmelere itibar etmeden Türk-İslam ilişkisine dair nihai hüküm verecek olursanız “kılıç zoru” tezi haklı görünebilir. 

Ama konu sadece bundan ibaret değil!

Dahası, Türk tarihinin ana akışı nazar-ı itibara alınırsa, kılıç zoruyla Müslüman edilen grupların, büyük kitlenin daha sonraki X. yy. İslamlaşması ve o İslamlaşmanın ardından gelen seyirde Araplarla Türkler arasında ciddi bir askerî mücadele  hikâyesi bilmiyoruz. Buna mukabil Karahanlılar zamanındaki İslamlaşma, ilaveten Volga bölgesi Bulgar Hanlığı’nda ortaya çıkan İslamlaşma, tamamen iradi, siyasi özgürlüğüne sahip Türk devletlerinin kontrolünde bir İslamlaşmadır. Karahanlı, Gazneli, Selçuklu İslamlaşması tam bir siyasi özgürlük içinde gerçekleşiyor. 

10. yy’dan itibaren Türk-Arap ilişkilerine  baktığımızda aksiyoner ve inisiyatif sahibi olan tarafın Türkler olduğunu görebiliriz. Üstelik Türklerin Emevi anlayışına  sempati duymadığı âşikâr. Dahası Emevi saltanatına son veren Abbasi ordusu Ebâ Müslüm Horasani komutasındaki Horasan menşeli Türk ordusudur.

Hocam Arap sosyolojisi ve Türk sosyolojisi hakkında kısa bir değerlendirme yapar mısınız?

İslam ilk olarak Arap sosyolojisinde varlık kazandı. Bundan dolayı Hz. Peygamber sonrası dönem itibarıyla İslam, Arap sosyolojisinin belirlediği bir görünüm arz etti.

Arap sosyolojisi köleci ve kabileci bir yapıya sahipti. 

Kan davaları, savaşlar, kabileler arası çekişmeler eksik olmuyordu. Çöl coğrafyasının ve ikliminin yarattığı bir insan tipi mevcuttu. Çöl insanının psikolojisi eşliğinde çok tanrılı, kadını yarı köle gören bir sosyoloji… Kabilecilik siyasi, evrensel bir yapıya dönüşemez. Nitekim Hz. Peygamber sonrası tekrar kabile asabiyeti öne çıktı. İslam ahlakı ve dinî tutum ihlas ve arınmadan ziyade formel şeriat kalıplarına döküldü. Mazlumun yanında olmak, maddi zenginlikleri bölüşmek, insana hürmet etmek yerine; kadını hayattan dışlayan, dini erkek dini hâline getiren, cenneti dünya yasaklarına dayandıran, toplumdaki sınıflaşmayı meşrulaştıran bir Arap anlayışı. 

Türkler ise “Töre” dolayısıyla Müslüman olmadan evvel de esas itibarıyla tek tanrılı bir inanış içindeydiler. “Töre”nin getirdiği bir hukuk, ahlak, siyaset sistemi vardı. Kendilerine özgü örgütlenme modellerine, cennet cehennem tasavvuruna, helal-haram telakkisine sahiptiler.

“Töre“li Asya toplulukları kabile asabiyetini aşan bir siyasi örgütlenme tecrübesinden geliyorlardı. İlaveten at ve koyun esaslı hayvancılığın getirdiği hareketli hayat tarzı, sınıflaşmaya ve köleciğe izin vermiyordu. Askerî disiplin içindeki hiyerarşi, sınıf olgusuna değil; görev bölümü, iş birliği, ehliyet ve liyakata göre işliyordu.

Hocam “Ana hatlarıyla Türk tarihinde hüküm süren “varlık telakkisi” üç temel ontoloji ile karşımıza çıkar. Vahdet-i Vücut ve varyantları, Vahdet-i Şuhut ve varyantları, maddeci materyalist olmak üzere” diyerek üç ontolojiden bahsediyorsunuz. Ontolojiyi tespit etmek, anlamak neden önemli? Açıklar mısınız?

Ontolojinin tespit edilmesi, kültürlerin pek çok gizemini deşifre etme imkânı verir. Tahmin ediyorum ki Türk kültür ve tarihi üzerinde tarihin tabii akışının getirdiği sapma ve kırılmalar bir yana, bilhassa modern antropoloji ve tarihçilik marifetiyle çok ciddi bir ontoloji parçalama operasyonu yapılmaktadır. Anlamanın niteliğinden, felsefeden, inancın ürettiği değerlerin bütünlüğünden bihaber  bir sanat tarihçisi çıkıyor Türklerin Şamanist geçmişi üzerine ciltlerle ahkâm kesiyor. Pozitivist bir ontoloji üzerinden bakıp, muvahhit bir kültüre pagan bir geçmiş inşa ediliyor.

Diğer yandan bağlı olduğu bir dini selefi ezber içinden bakan bir yaklaşım da, o ezberin telkin ettiği “putperest geçmiş”i bizim kültürümüzde aramakta fütur göstermiyor.

Soruda ifade ettiğiniz gibi tarihimizde hüküm süren “varlık telakkisi” üç ontoloji ile görünür hâle gelmektedir.

Vahdet-i Vücut telakkisine göre varlık, vardan var olmuştur.

Vahdet-i Şuhut’a göre varlık, yoktan var olmuştur.

Üçüncü telakkiye göre yaratılma söz konusu değildir. Varlık nesneldir ve varlığın kendisi ezelî ve ebedîdir. Metafizik anlamsızdır.

Çok basitçe görünen bu açıklama derinleştirildiği takdirde, Türk kültür ve tarihinin imkân yetenek ve zaafları deşifre edilebilir. Vahdet-i Vücut’ta vardan varoluş itikadı, hiçbir tereddüte mahal bırakmayacak kadar nettir. Vahdet-i Şuhut’taki yoktan var etme tezi, Türk kültürü ve Türkçenin öz niteliğine uzaktır. Bu ontoloji taraftarları homojen anlayışta bir ümmet hayal eden, İslamlaşma ile Araplaşmayı ayırt edemeyen, tarihî realiteden kopuk bir zümredir. Metafiziği reddeden üçüncü görüş ise Batı’nın özgürlük arayışından doğmuştur. Batı, özgürlüğü adına metafiziğinden vazgeçmiştir. Bu vazgeçişin kayıp ve kazançlarını konuşmanın yeri sanırım burası değil.

Türk toplumu; muktedir çağlarını, müesseselerini, değerler sistemini, ahlakını kendi asli ontolojisine dayanarak üretmişti.

Selefçi ve Altın Çağ ütopyasına esir Vahdet-i Şuhud telâkkisi, tecellinin sürekliliği ile baş edemeyince, arkaik metinlere dayalı bir homojen toplum yaratma ütopyasıyla bizi kalbimizden vurmuş, bir ezber ve taklit toplumuna dönüşmemize yol açmıştır.

Ardından gelen Pozitivizm ise kültürel varlığımızın tamamen anlamsız ve boş bir yapı olarak görünmesine yol açmıştır.

Tarihimizin seyrinde hüküm sürmüş üç ontolojinin mensupları bir ana tercihle üç kampın bir yerinde pozisyon alsa da, yüzyıllarca çözümsüz bırakılan, üzerine gidilemeyen hastalıklı süreçler toplumumuzun tamamının zihnini, ahlakın, tercihlerini etkilemiştir.

Temel tercihi Vahdet-i Vücut olan bir Alevi kökenli aydın düşünün: Siyasi tercihi seküler sol, menfaatçi, egoist örgütler; ahlaki tercihi feragat ve hizmet; ibadeti türkü ve semah iken, müzik tercihi çok sesli müzik, rock ve pop!

Keza gene Vahdet-i Vücutçu  Mevlevi, Kadir, Halveti… neyse bir derviş düşünün: Siyasi tercihi liberal, faizci ekonomi olan bir teşekkül, ahlaki tercihi bu çıkar temelli düzende feragat ve hizmet! Mensubiyeti klasik musikimize, ama sanatta tercihi çok sesli müzik!

Veya Vahdet-i Şuhut’çu bir Müceddidi Nakşi’ye bakın: Başörtüsü konusunda göğü yere indirmiş, ama üzerine giydiği siyah çarşafın altında yırtık kot. İbadetlerine titizleniyor, kul hakkını önemsemiyor. En ileri Batı ürünlerini refahın vazgeçilmez bir parçası hâline getiriyor. İslam’da müziğe, mimariye haram demekteler! İnançlarında dogmatik ve şekilci, tekfirci; siyasette liberal.

Hepsinde ortak kusur: Küfür dünyasına karşı gösterilen müsamaha, kusurlu saydığı din kardeşine işlemiyor! Geçirdiğimiz Eş’arî-Müceddidi yakın tarih toplumu ezberci ve taklitçi yaptı. O süreçten ötürü, sonrasında gelen Batılılaşmamız ve demokrasimiz bile taklittir.

Hocam 16. yüzyılda Türk tarihinde bir kırılma yaşandı.  Şah İsmail-Yavuz Sultan Selim, ya da Safevî-Osmanlı kapışması…  Bu kapışma sonrasında Osmanlı me­deniyetinin bütün yapısını değiştiren bir savrulma olduğunu söylüyorsunuz. Bu husustaki değerlendirmelerinizi öğrenebilir miyiz?

İmam Mâturidî’nin kurduğu sistem içinde ya­pılanan Müslüman Türk Devleti, Medeniyeti 16. yüzyıla kadar kayda değer bir sekteye uğramadan devam etti. İlmî ve fikrî gelişimi de çizgisini devam ettirdi. 16. yy’da bir talihsizlik yaşandı. Daha evvel yine tarihî sıkıntılar oldu ama onlar bu an­lamda itikadî bir sıkıntı doğurmadı. Tamamen si­yasi idi.

I. yy’da ise Şah İsmail sebebiy­le itikadî bir problem oluştu.

Çok ilginç bir du­rum. Yesevî anlayış, Erdebil Tekkesi vasıtasıyla Anadolu ve Rumeli’ye temsilcilerini gönderdi. Er­debil Tekkesi hem Anadolu’daki Türklüğün hem İran’daki Türklüğün manevi merkeziydi. Arala­rında bir ayrılık yoktu. Safevîler de Türktü zaten. Şah İsmail de Türk’tü. Şah İsmail babasının ölü­münden sonra şeyhliği devraldı. Ardından şahlı­ğını da ilan etti. Böylece, Osmanlı tarafından da benimsenen çok güçlü mane­vi otoritesini, siyasi bir otoriteyle tahkim etti. Ortaya çıkan bu yapı Şah İsmail’in tüm Osmanlı coğrafyasına hükmet­mesine yeter bir sebepti. Osmanlı’nın bu anlamda ayrıca manevî bir otoriteye ihtiyacı yoktu, çünkü o da Erdebil Tekkesi’ne hürmetkârdı. Hatta Erdebil’in tüm mas­rafları da Osmanlı tarafından karşılanıyordu. Sadece Erdebil’in değil, Erdebil’in şubelerinin masrafını da Osmanlı karşılıyordu.

Kendisinin de benimsediği, hiç iti­razının olamayacağı bir dergâhın  şeyhi: “Artık si­yasi otorite bakımından size ihtiyacım yok. Siyasi otoriteyi de ben elimde toplayacağım.” iddiasıyla ortaya çıkınca, Osmanlı daha önce hiç karşılaş­madığı bir yok oluş tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. “Devleti savunma” refleksiyle Yavuz Selim baba­sını tahttan indirmeye çabaladı ve muvaffak oldu.

Hemen ardından Şah İsmail ile mücadeleye girdi. Askerî anlamda zafer kazandı, ama bu zafer tam olamadı. Çünkü Şah İsmail’i yakalayamadı, Safevîler’i ortadan kaldıramadı. Çaldıran’da yendi, Tebriz’e kadar gitti; ama Şah İsmail geriye çekildi ve Yavuz döndükten sonra bildiğini okumaya de­vam etti.

Şah İsmail’in manevî otoritesi Muğla’ya, Isparta’ya, An­talya’ya, hatta Rumeli’ne kadar tesir ediyordu. Bu durumda Os­manlı’nın Şah İsmail’den daha güçlü bir ma­nevi otorite ihtiyacı doğdu. Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’ni bu gözle değer­lendirmek lazım. Hilafet çok da fonksiyo­nel bir şey değildi; ama devletin imkânla­rıyla çok güçlü bir müesseseye dönüştü­rülerek, Erdebil Tekkesi’nden daha güçlü bir manevi otorite olarak ortaya kondu. Böylece bir yandan Şah İsmail’in siyasi gücü kırılırken, diğer yandan da manevi gücü kırılmak istendi. Ama hilafetin getirilmesi yeterli değildi ve başka faktörlere de ihtiyaç vardı. O da Şah İsmail’in din üzerindeki manevi otoritesinin bâtıl ol­duğunu ilan etmekti. Doğu Anadolu’ya, Irak’tan göç ettirilen ve katı Şia düşmanı Şafiî ve Eş’arî anlayıştaki Kürt nüfus yerleştirildi. İdris-i Bitlisî vasıtasıyla İran coğrafyasıyla Osmanlı arasında Kürt nüfusla bir tampon bölge oluşturuldu. Bütün bunlar o günün şartlarında gayet anlaşılır tedbirlerdi.

Ama öyle sonuçlar doğurdu ki, biz bugün Os­manlı’nın çöküşünü analiz etmek istersek, bunları dikkate almalıyız. Bu tedbirler o tarihteki konjonktür itibarıyla zahiren devleti kurtardı.

Fakat bu sefer başka bir şey başladı. Daha evvel Osmanlı müesseseleri arasında zihniyet çatışması yoktu. Fakat 16. asırdan itibaren tekkeyle medrese arasında bir ihtilaf başladı. Medrese tekkeyi tekfir etti, küfürle suçladı. Daha Kanunî zamanında İmam Birgivî, Şehülislam Ebu’s-Suud Efendi’yi tekfir etti. Tasavvufu reddetti, tarikatları reddetti. Onun öğrencileri, özellikle IV. Mehmet zamanında Ayasofya başta olmak üzere İstanbul’a hâkim oldular. Tarihimizdeki meşhur ve meş’um Kadızâdeliler Olayı budur. İmam Birgivî’nin talebeleri İmam Eş’arî’nin zihniyetiyle medreseye hâkim oldular ve tekkeyle kavgaya giriştiler. Hatta tekkelerin kapatılmasını sağladılar. Tekkeler 16 yıl boyunca kapalı kaldı. Yani müesseseler arasında çok ciddi bir felsefe farklılığı ortaya çıktı ve çok ciddi bir kan kaybı başladı. Müspet ilimlere itibar edilmez oldu. Mesela, daha evvel çok yüksek paralar verilerek Semerkant’tan davet edilen Ali Kuşçu’nun öğrencileri burada rasathane kurduğu hâlde, bu rasathane de kapatıldı. Ali Kuşçu’yu astronomi ve matematik öğretsin diye bunca fedakârlıklarla getiren zihniyet nerde, aradan çok kısa bir müddet geçtikten sonra topa tutan zihniyet nerde? İkisi de medrese bunların. Medrese önemli bir kurum. Diğer bütün kurumları besleyen, kadroları yetiştiren yer. Bu zihniyet kayması, müspet ilimlerin tedrisat dışında kalması otomatikman Osmanlı’daki ilmî ve fikrî faaliyete ket vurdu.

Fatih zamanında felsefe serbestti. Hatta felsefeyle meşgul olanlar vergiden muaf tutuluyordu. Birgivî’den sonra Gazalî’nin fikirleri tesirli olunca felsefe tekfir edildi. Yani fikrî faaliyet durdu. Osmanlı’nın gerileme sebeplerinden biri ilmî faaliyetlerin kısırlaşmış olmasıdır. Bu anlayış değişikliği ve stratejik önemi fark edilemediği için Osmanlı geriliyor. Gerilemeyi durdurabilmek adına dine daha bir sıkı(!) sarılıyorlar. “Ecdadımız çok dindar insanlardı, o yüzden yükseliyorlardı. Bizse dinden gittikçe uzaklaşıyoruz. Askerlere sabah namazından sonra bir de kuşluk namazı kıldıralım.” gibi görüşler sergileniyor. 

“Din” diye sıkı sıkıya sarıldıkları anlayış ise Eş’arîlik!..

Dolayısıyla ıslahat yapacağız derken, gerilemeye sebep olan zihniyete daha sıkı sarılıyorlar, besliyorlar…

Islahatlar sonuç vermeyince devlet bekasını sağlayabilme adına tamamen dini reddeden pozitivist anlayışlara dönmek zorunda kaldı. Tanzimat işte budur. Türkiye’deki sıkıntı­ları Tanzimat’a bağlar bazı arkadaşlarımız. Bu çok doğru bir tespit değil. Tanzimat bir sebep değildir ki, bir sonuçtur. Eğer toparlanmaya imkân bulunsa zaten Tanzi­mat olmayacaktı. Tanzimat’tan evvel kaç tane başarısız ıs­lahat hareketi var!

Bugün bakıyoruz başka bir şey daha var. Bu, eğitim, bilim ve itikat bakımından meydana gelen gelişmelerle ilgili. Türk Müslümanlığı’ndaki sap­madır bu. Bugün Türk Müslümanlığı’nı tekrar ortaya çıkarmaktan kastım, bu sapmayı fark etmek ve toplumumuzdaki bu katılaşmayı, bu dini putlaştırmayı, şekilperest bir hâle gelme durumu­nu gözler önüne sermektir.

Yani bilinen bir şeyi tekrar niye öne atıyorum ben?

Bilinmiyor ki… Bilinse bu kadar gürültü kopar mıydı?

Şimdi bakın, devlet de yıllarca duruma yanlış yerden baktı. Dini Eş’arîlik sandı.

Eğer Türk Müslümanlığı’na ger­çek muhtevasıyla yaklaşılırsa, ayrıştırma da yapı­labilir. Doğruyu ve yanlışı aynı kefeye koyup öyle muamele ediyorlar. Bu yanlış. Eş’arîleşme süreci­ni çok iyi tespit etmek ve Eş’arîliği besleyen mih­rakları toplumun genelinden ayırt ederek mu­amele lazımdır. Adaletin icabı da budur. Hadiseye şöyle aklı başında bir tavırla bakılıverilse her iki taraf da çok rahat edecek.

Tür­kiye’deki dinî problem Alevi-Sünni meselesi diye gö­rünüyor. Oysa Alevilerin de, Türkiye’deki Mâturidî-Hanefî-Yesevî inanıştakilerin de kaynakları aynıdır. Aralarında bir itikadî fark yoktur.

Vaktiy­le devletin Eş’arî zihniyeti benimsemesi sebebiyle devlet katı ile halk katı arasında mücadele vardır. Bu doğru. Ama bugün böyle bir problem yok. Devletin Osmanlı ideolojisiyle hareket etmesine gerek yok.

Problem Alevi-Sünni meselesi değil­dir. Problem Eş’arî-Mâturidî zihniyetin ayrıştırıl­amaması meselesidir.

Sünnilik diye bahsedilince akla gelen Mâturidîlik’tir. İmam-ı Azam en büyük Alevidir. İmam Mâturidî de ehlibeyte mensup hocalar tarafından yetiştirilmiştir.

Son yıllarda Türkiye’deki Alevi-Sünni karşıtlığı denen yapının, esas itibarıyla Eş’arî-Türk Müslümanlığı karşıtlığı olduğu görülmeye başlandı. Sünnilik bayrağını, sözcülük rolünü eline geçiren Eş’arî-Müceddidi azınlık, Sünnilik söylemiyle önce Alevileri sonra Vahdet-i Vücut’çu ana geleneğe bağlı büyük kitleyi baskı altına almayı başardı. Bugün bu nokta da görülebilmektedir.

Türk Müslümanlığı dediğimiz şey, Alevi-Sünni ayrımına tahammülü olmayan, bu yapay proble­mi bertaraf eden bir şeydir. Bunun da görülmesi lazım. Yani her iki taraftan da bazı insanlar kendi hastalıklarının ilacına karşı savaş açıyor, ben bunu anlamıyorum. 

Mâturidîlik ile Eş’arîlik arasında ne gibi bir farklılıklar var? Türklerin Mâturidîliği tercih etmelerinin sebepleri hakkında neler söylersiniz?

Temel değerleri, yani Allah’ın varlığını, birliğini, Zatî ve Subutî sıfatlarının tasnifi konusunu, Hz. Peygamber’i ve nübüvvetini kabul noktasında Eş’arî ve Mâturidî arasında fark yoktur. Fark bu unsurlara yüklenen muhteva ile ilgilidir.

Madde madde sayılacak olursa farklı yorum konuları bir haylidir. Bunlardan birkaçı, “Peygamber gelmese de bir insan Allah’ı bulmak zorunda mıdır?”, “Büyük günahlar (günah-ı kebâir) affedilir mi?” gibi ikinci derecede konu­lardır.

En önemli ayırım Cenab-ı Hakk’ın zati ile sıfatlarının birbirleri ile ilişkileri hakkındadır. Bu konu ile ilgili karar bütün hayatı, dünyayı, ahireti nasıl kavramamız gerektiğini tayin ettiğinden önemli. Çünkü dinin merkezi Allah fikridir. Ona nasıl iman ettiğimiz diğer bütün konuları ilzam eder. İmam Eş’arî Zatî ve Subutî sıfatları ayrı telakki etmekten yanadır. Bu âlemi, sıfat tecelli­sine tahsis eder. Zâtî tecellînin ise sırf ahrete mahsus olduğu kanaatindedir.

İmam Mâturidî Zat ve Sıfatları birbirinden ayırmaya yanaşmaz. Sıfat tecellisinde zımnen Zat tecellisinin de bulunduğu kanaatindedir. Onun formülü “Zat ve Sıfatlar birbirlerinden ne ayrıdır, ne gayrıdır” ya da “Ne aynıdır, ne ayrıdır” şeklindedir.

Bu iki anlayıştan Eş’arî’nin ki, yaşadığımız hayatı ve dünyayı ahrete nispetle daha az önemser. Bunun tabii sonucu olarak pozitif bilimlere, insan iradesine ve felsefeye zaman zaman negatif bakar.

Mâturidî anlayışta ise sıfat tecellisinde Zatî cevherin bulunduğuna inanılması sebebi ile varlığın birliği key­fiyeti ortaya çıkar. Eşya kutsiyet kazanır. Muhatap daima Hakk olur. Dünya ve ahiret arasında önem farkı kalmaz. İlimlerin hepsi Zat-ı İlâhi’yi öğrenme fonksiyonu yüklendiklerinden dinî ve dünyevi ilim ikiliğine düşülmez.

Bu son nokta Türk medeniyetinin temelindeki büyük kuvvenin sırrını da bize söylemiş olur. Türkler bunun için Mâturidî’dir.

Türkler “Türk” kavramının mesnedi olan töre inancı içinde geçen asırlar sebebiyle de Mâturidî’nin bu yüksek fikirlerini anlamakta zorluk çekmemişlerdir. Çünkü bizim araştırmalarımıza göre “Töre”, tevhidçi ve yüksek bir sistem olup, kendisine uyanlara Türk denmesini sağlayan, onlara uzun asırlar içinde esaslı bir “tevhid terbiyesi” kazandıran bir anlayıştır.

Hocam Türklük dediğimizde “Töre”nin yanında hemen devlet de akla gelir. Günümüzde devlet kavramı çok tartışılıyor. Kimi düşünürler devleti anlamsız buluyor, kimileri  de devletsiz olunamayacağını ifade ediyor. Devlet vazgeçilmez bir kurum mu ya da gereksiz bir aygıt mı?

Devleti anlamsız bulan bazı çağdaş filozoflar yok değil. Batı’da önemli bir felsefe alanı olarak biliyorsunuz “devlet felsefesi” yapma geleneği de oluşmuştur. Bunlara ütopya deniyor. Ütopya yazarları “ideal devlet” arayışı içindedirler. Bunlar arasında bizim toplumumuzun tanıdığı meşhur ütopyacılar Platon, Thomas Hobbes, Machievelli gibi isimlerdir. Bir türlü ulaşamadıkları ama tasavvur edebildikleri en yüksek devlet hayallerini yazarlar. İlham kaynakları, dünyada devleti en iyi kuran, yöneten bizimkilerin modelleridir. Ama kendi sosyal tecrübelerinden de kopamazlar ve bizim şartlarımızda ancak şöyle olur diye yazarlar.

Bir sınıfsız toplum devleti olan Türk devletini kendi şartları içinde nasıl elde edebileceklerini ararlar. Platon’un ideali, fiziki ihtiyaçları kölelerin karşıladığı bir tür malikâne hayatıdır. Machievelli, yöneticinin bir ahlaka bağlı olmaması gerektiğini söyler. Hobbes’un gözündeki devletse ceberrut bir ejderhadır, biliyorsunuz. 

Hâlbuki bizim siyasetnamelerde, Kutadgu Bilig’de, hatta kitabelerde daima temel ilke adalettir, ahlaktır, zulmün bertaraf edilmesidir. Devletlerimiz bir kast zulmü üstüne kurulmamıştır.

Türklüğü “Töre” ile tarif eden yaklaşım, mutlaka “Töre”nin de devletle beraber işleyişini göz önünde tutmak zorundadır. Devletin hükümsüz kaldığı, acze düştüğü yahut da dağıldığı zamanlarda töre işlememekte ve Türklük değerini ve mahiyetini koruyamamaktadır.

Türk devleti; bir kutlu töre, kutlu hakan, kutlu devlet anlayışlarının buluşması ürünüydü. Kutlu hakan ve kutlu devlet, toplumu töre içinde tutmaya memurdu. Töre içinde tutulan halk; ehliyet ve liyakati önceleyen bir adalet uygulamasıyla, her bireyin kutlu kişi olmasını sağlayan bir düzlemde de tutuluyordu. Devletin görevi zahiren adaleti sağlamak, gerçekte ise töre’nin temel hedefi olan kutlu toplum idealine ulaşmaktı.  

Eski Türkler sosyal ve siyasi yapılarında, inanış ve hayat tarzlarında devlet kurumuna büyük önem veriyorlardı. Onlar için devlet ile hayat, âdeta eş değer kavramlardı. Elbette bu devletin dayandığı bir felsefe, o insanların bir inanışları vardı ve bu inanışları, Türk devletinin biçimlenişinde yankılar bulmaktaydı.

Devlet dediğimiz şey, nesnel bir varlığın adı değil. Bir toplumun üzerinde uzlaştığı tüzel, soyut bir varlık. Devlet dediğimiz şeyin görünür yüzü örgütlü bir toplumdur. Örgütlü toplumdan kasıt ise, ortak yaşama iradesinde buluşmuş, o hayatta, uygulayacağı ilkelerde anlaşmış tek tek insanlar demek. Gerçek bir değerler demetinde mutabakatın kurulamadığı toplumda, devlet de varlık kazanamaz.  Devletin sahibi tek tek fertlerdir. Fertlerdeki müşterek kabuller…

İnsanların ortak değerler etrafında buluşması kadar, devletin sonraki kuşakları da bu değerlere göre yetiştirmesi söz konusu olmaktadır. Sistemin statikleşmemesi, potansiyeller ve ihtiyaçlar bağlamında sürekli güncellenmesi gereklidir. Devletin her zaman dinamik bir yapıda olması gerekir. Biz İslam öncesi Türklerde bu dinamikliğin Toy adlı meclisler marifetiyle sağlandığını görebiliyoruz. İslami dönemde ise Divan müessesesi bu işleyişi sağlamıştır. Bunları söylerken hiçbir aksamanın olmadığını, tarih boyu ideal bir adalet uygulamasının olduğunu iddia etmiyoruz. Günümüz dâhil, dünyanın hiçbir yerinde hiçbir zaman kusursuz işleyen bir devlet olmadı.

Hocam töre’yi açıklarken “asalet” kavramına da değiniyorsunuz. Kutadgu Bilig’i de merkeze alarak “asalet” hakkında neler söylersiniz?

Asalet genelde soya, sopa, aile bağlarına ait bir değer diye algılanır. Statü ya da sınıf farkını belirten bir kavram olarak kullanılır.

“Töre”li toplumda ise heveslerin kontrol altına alınması, nefse hâkim olunması kişiyi akıllı kılar ya da heva ve hevesi kontrol etmek, nefsine hâkimiyet akılla gerçekleştirilir. İşte asalet burada ortaya çıkar.  

“Töre” toplumunda ekonomik hayat genellikle ata bağlı hayvancılık üzerine oturduğundan tarım toplumlarında karşımıza çıkan sınıflı yapı söz konusu değildir. Dolayısıyla “asalet” kavramı Töre sisteminde bir sosyal sınıfın adı olarak değil, ruh ve akıl seviyesini belirleyen bir sıfat olarak kullanılmaktadır. Aklın, uyanması ve yükselmesi esastır. Töre’nin eksiklerini dahi akıl gösterir ve tamama erdirebilirdi. O sebeple akıllı insan asildir. O kimse bir de bilgi kazanırsa bey olurdu.

“Töre”ye göre “Bilgisiz kişinin gönlü kumsal gibidir; nehir aksa dolmaz, orada ot ve yem bitmez.” der Kutadgu Bilig. Onun için mutlaka bilgili ve bilhassa bilge bir insandan yol öğrenmek gereklidir. Yol, “Töre”dir ve “Töre”yi öğrenmeye herkes muhtaçtır. Bu bilgi sırf spekülatif ve zihinsel olmayıp aynı zamanda ahlaki boyut da taşımaktadır.

Hocam “adalet” Türklük için mihver bir kavram. Adaletten vazgeçilemiyor. Devletin zayıfladığı zamanlarda adalet yine ayakta tutuluyor. Ahilik teşkilatı “mesela… Ticarette, üretimde adaletle hükmedilmesini sağlıyor. Siz XIII. yüzyıldan itibaren edebiyatımızda, düşünce dünyamızda ana değer olan “adalet”in yerini “aşk” kavramının aldığını belirtiyorsunuz. Bu noktayı açıklar mısınız?

Töre-Adalet-Tanrı ilişkileri düzleminde Töreli kimsenin yani Türk’ün ebediyet sırrı kazanma çaresi adalete riayet idi. Bu adalet, kitabi-formel bir adalet değildi. Durağan bir hayatın ilişkilerini tanzim eden hukuk tipleriyle açıklanması güçtür. Adalet ama gönüllü iştirakle yürüyen bir adalet! Zoraki bir hukuk düzeni o hayat tarzında hükümsüz. “Ancak adil olan Tanrı sevgisini kazanır.” hükmü, kut kazanmanın olmazsa olmaz şartı ise, o adalet hayatı taşıyan ana ilke durumunda. Örgütlenme, disiplin, hiyerarşik itaat ve bunların tamamını kuşatan bir ontik başlangıç noktası olan adalettir.

Kutadgu Bilig’de tavizsiz ve ısrarla vurgulanan adalet kavramına mukabil XIII. asır ediplerimizin, düşünürlerimizin metinlerine bakıldığında, ana değer olan adaletin, yerini “AŞK” kavramına bıraktığı görülüyor.

Bunu ispatlamak çok kolay. Girin Mevlânâ’ya, İbnü-l Arabi’ye, Yunus Emre’ye, Eşrefoğlu’na; apaçık örneklerle karşılaşırsınız. Özellikle hikemi edebiyat ürünlerinde tedricen güçlenen bir aşk, teslimiyet ve kayıtsız şartsız itaat tutumu hâkimdir. İtaat fikri Türk toplumunda kadim bir değer, şüphesiz. Ancak adalet arayışı ve toplumun yöneticilerinde kut arayışı, çok ciddi bir denetim mekanizması getirmekteydi. Hâlbuki XIII. asır ve sonrasında gittikçe daha belirginleşen “aşk vurgusu, toplumun geçirdiği sosyolojik dönüşümle de ilgili olmalıdır. Artık yayla-kışla hayatının yanında tarımla, ticaretle, zenaatlarla uğraşan; eski toplumun genelini kuşatan askerîliğe mukabil, asker-sivil ayrımının baş göstermesi, tasavvufun müesseseleşememesi… giderek Türk toplumunda, dünya toplumlarında olduğu şiddette keskinleş/e/mese de bir zümreleşmeyi haber veriyor.

Sosyolojik ayrışma, birilerini diğerlerine göre daha güçlü kılan süreçler, yayla kışla hayatındaki denklik esaslı yapıdan uzaklaşılmasına sebep oluyor. Zengin-fakir, asker-sivil, yöneten-yönetilen, havas-avam ayrımları derinleşiyor.

İdeal adalet fikrine ulaşmak da adım adım zorlaşıyor. Toplumun bekasını temin ihtiyacı, gelecek endişesi taşıyan münevver tabakada adaletin yerine ikâme edilecek ve toplumu daha kuvvetle birbirine bağlı tutacak bir ana değer arayışı yaratmış olmalıdır. 1970’lerin sonundan beri, yıllardır tartışılan Mevlânâ-Ahi Evran çatışması konusu biraz da buradan görülmeli.

Adaletin peşinde bir Ahi Evran’a mukabil, eserlerindeki en güçlü tema aşk olan Mevlânâ…

Ama istikbal Mevlânâ’nındır. Çünkü ulema, ümera tabakalarına mukabil, reaya-kul taifesi ilişkilerini adalet ilkesi tahtında yürütemezsiniz. Kul taifesine Allah’a kavuşmanın yolu olarak “aşk” yolunu gösterecek, aşk yolunda yürümenin ise mürşit konumundaki insanlara “imam elinde meyyit” gibi teslimiyet ve itaat şartına bağlayacaksınız.

Böylece aşka yönelmenin toplumsal zafiyetleri örten gücü devreye girmiş oluyor.

Benim burada kastettiğim şey kültürün ana değeri, temel ilkesi bağlamındadır. Aşk kavramını takviye etmek, tahkim etmek, toplumdaki adalet beklentisinin tatmin edilemeyişini tolere ediyordu.

Hocam “Türk Müslümanlığı”nın anlaşılmasının toplumsal yararları hakkında neler söylersiniz? Millî varlığımıza ne gibi etkileri olacak?

Laik bir ülkede yaşıyor­sunuz. İnsanlar inançlarında özgürdürler. Ama görüyorsunuz ki toplumumuz imanlarına muhabbetle bağlıdır. İnanç tarihimizin seyri anlaşıldıkça hem dini hem de bugünkü problemlerimizi daha doğru kavrayacağımızı düşünüyorum.

Böylelikle;

1) Türklüğümüzün ne manaya geldiği, hangi değerler sisteminin eseri olduğu anlaşılacak ve konu ırk zemi­ninde değerlendirilmek talihsizliğinden kurtulacaktır.

2) Türkiye yaşadığı kimlik kri­zinden çıkacak. Hem ırk fikrinin bağlayıcılığından kurtulacak, hem de din ayak bağı olmak­tan çıkıp, uçuran bir kanat hâline gelecektir.

3) Mâturidî-Hanefî-Yesevî anlayış Türk Dünyası’nın ortak paydasıdır. Bu ise millî siyasetin teşkil edilmesini, sağlam temellere oturtulmasını sağlaya­cak çok önemli bir avantajdır.

4) Sünni-Alevi ayırımının ne kadar yapay olduğu görülecek. Millî birliğimiz bakımından kanayan bir yara kapatılmış olacaktır.

5) Etnik bilinçlerin yerini bir değerler sistemine mensubiyet şuuru alırsa Türklüğün insanlığa hitabı daha kolay olacaktır. Milliyeti “kalp ve menfaat birliğinde aramak” bizi birbirimize yaklaştıracaktır.

6) En önemli nokta ise geçirdiğimiz uzun süren kültürel tahribatı restore etme faaliyetlerinde bize nereden başlamamız gerektiğini gösterecektir. Çünkü Türk kültürünün temel sıkıntısı hem laikler hem de Eş’arî zihniyettekiler tarafından dışlanmasından başka bir şey değildir. Tamiri ona göre yapılabilir.

7) Son olarak devletin üst yapısında 16. asırdan itibaren görülen Eş’arîleşme sürecinin sebep olduğu fikr-i sabitler kolayca teşhis edilebilecektir.

8) Kültürümüzün muhtelif alan­larındaki restorasyon çalışma­larında hareket noktamız orta­ya çıkacaktır.

9) Türk Müslümanlığı, Türk dünyasının müşterek iman zemini olması bakımın­dan bu dünyayı birleştirecek olan bir tutkaldır.

Hocam söyleşi için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Muaz ERGÜ

1 Yorum

  1. AvatarFeridun Eser Cevapla

    Üniversite son sınıfında Sait Başer ismini duydum (1999) ve kitaplarını okumaya başladım. Benim için ufuk açıcı hatta müthiş idi. Milli kültür ve kimlik, milli tarih ve düşünce açısından çok önemli gördüm. Bu ropörtajı da tad alarak okudum, bilgi tazeledim. Kendisine ve dibace.net’e, Muaz hocama bu tür konulardaki ropörtajları, ilgisi için hassaten teşekkür ederim. İlgiyle takip ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir