Zehra Erşahin: “Bizce Kent ve Maneviyat Bizleri Kuşatan, Yaşayan Kavram Kümeleridir”

Prof. Dr. Seyfettin Erşahin’le birlikte editörü olduğunuz “Kent ve Maneviyat” adlı kitabınız yayınlandı. Kitabı hazırlama ve yayınlama fikri nasıl doğdu?

Danışanlarımın yaşam öykülerinde içine çekildiği mekânlar beni hep heyecanlandırmıştır. Zira duygular kişiyi geçmiş bir zaman aralığında genelde beynin duygu merkezlerinde ete kemiğe bürünen mekânlara götürür. Bu mekânlar nefes alır; kokusu dokusu rengi tadı vardır. Benim de bu mekân ve maneviyat arası ilişkiye farkındalığım yıllar önce çokça yağmur alan bir kentte gelişti. Travma tedavi merkezinde terapi süreci devam eden bir danışanım üçüncü ayımızda beraber bahçeye çıkıp çıkamayacağımızı sordu. Arka bahçede taş patikada danışanımı takiben ilerlerken zihnim bin parçaya bölündü. Duvar dibine yakın toprağa bağdaş kurdu, gözlerime kilitlendi, beni de davet etti yanına sessizliğini koruyarak. Toprağa değdiğimde fark ettim ki benim gürültülü zihin dünyam ikimizi de yoruyordu. Farkındalığımı genişlettiğim anda buz gibi havayı, trafiğin sesini, mutfaktan yayılan kahve kokusunu, iki blok ötedeki retro kafeden gelen hafif melodiyi duyumsayabildim. Burası danışanımın terapi odasında sıklıkla başvurduğu güvenli alanıydı. Bir müddet sessizliğin ardından titrek elleriyle cebinden ahşaptan oyulmuş bir melek figürü çıkardı; tereddüt içerisinde bana uzattı. Bilemezdim ki bir vedaya tanıklık edecektim, danışanım yıllarca taşıdığı kini ve öfkeyi ilahi formunda bir ağıtla açığa bırakacak; benden de Allah’tan af yakarışına tanıklık etmemi talep edecekti. O gün her ikimiz de din, dil, ırk, kültür farklılıklarımıza karşın mana haritalarımızın bütünleşmesine izin verdiğimiz bir tecrübe yaşadık.

Danışanın maneviyatının mekânsal ve duyuşsal zuhuru beni derinden etkiledi. Halbuki ruh sağlığı alanında yetişme sürecimde tartışmaya dahi açıl(a)mayan bir nosyondu maneviyat. Yıllar içerisinde, nefes aldığımız çevrenin insan psikolojisine etkisi manevi ihtiyaçları bağlamında daha fazla dikkatimi çeker oldu. Nispeten kentlinin çare aradığı manevi ihtiyaçlarını araştırdığımız Türkiye geneli bir çalışmada; katılımcıların bağlanma (aidiyet) ve iletişim dinamiklerinin dönüştüğü ve iyilik hallerini korumada sahip oldukları kaynakların ihtiyaçlarını karşılayamadığına tanık olduk. Kişileri savunmasız bırakabilecek birçok psikolojik risk faktörü bir yana, extra-terapötik diyebileceğimiz çalışma şartları, sosyo-ekonomik statü, yaşam koşulları, sosyal destek sistemleri kentlilerin iyilik haline kuvvetle etki ediyordu. Halbuki, kentler insanı maddi ve manevi boyutlarıyla mutlu etme iddiasında olan medeniyet merkezleri olma iddiasındaydı. İnsanın medeni hayat ve bu hayatın getireceği refaha ve huzura dair parametreler belirleyecek ve bu parametreler üzerinden bu tasavvuru gerçekleştirecekti. Aynı zamanda İdealkent Yayınları direktörü de olan Emir Osmanoğlu ile “kente dair” sohbetlerimizden birinde maneviyatın kent çalışmalarında ihmal edildiği kanısı oluştu. Bu kanaati ev ortamına taşıdığım zamanlarda, babam Seyfettin Erşahin ile hangi dinamiklerin bu oluşuma etki edebileceğini değerlendirme fırsatı buldum. Doğası gereği bu dinamiklere bir-iki kalemden yanıt bulamayacaktık. Kentler çalışma hayatından teknolojisine, mimarisinden mekteplerine, mahallelerinden mezarlıklarına türbelerine kadar sürekli bir oluşum-dönüşüm içerisinde. Böylece bir çok farklı alanda katkıda bulunabileceğini umduğumuz kalem erbabına çalışmamıza dair bir bilgi notu göndermiş olduk. Elbette bu isimler kendi çevremizin yanısıra, doktora çalışmaları alanda olup birebir tanışıklığımız olmayan bir o kadar akademisyen, siyasetçi, mimar, mühendis gibi alan uzmanları arasından çıktı. Uzmanlarımızın ilgili konuyu başlıkları dahil kendi bilimsel üsluplarına ve tecrübelerine uygun şekillendirmelerini heyecan verici bulduk. Nitekim kentin ve kentlinin maneviyatını ifade eden bu metinlerin yazarların algıları ve tecrübeleri süzgecinden geçecek olması, yani geçmişin romantize edilmiş tasvirinden ziyade “olanı yansıtacak olması” kent ve maneviyat mülahazaları için nitelikli bir başlangıç zemini oluşturacaktı – öyle de oldu.

Kitabı hazırlama sürecini anlatır mısınız? Birçok ismin makalesine kitabınızda yer vermişsiniz. Farklı yazıları toplamak ve yayına hazırlamak zahmetli bir iş. Bahseder misiniz karşılaştığınız olumlu, olumsuz hususlardan?

Yazarlarımızın her biri alanında kalemini güncel tutan, hatırı sayılır bilgi birikimi ile okuyucuyla teması olan akademisyen ve uzmanlardan oluşuyor. Hemen hemen hepsi kitabın temasına dair meramımıza ilgiyle yaklaştı. Hem eski dostlarımızla birlikte üretmenin heyecanını yaşadık hem de uzmanlığı üzerinden ulaştığımız yeni isimlerle dostluklar kurduk. Elbette zorluklar da yaşadık ve belki zorluklar da tattırdık yazarlarımıza. Esnekliğine değindiğim editöryal yaklaşımımız parçalardan amacına uygun bir bütün çıkarmakta bizi biraz zorladı. Okuyucu tarafından zaman zaman metinlerdeki tarihi tecrübe ve vurgular tekrara düşmüş gibi algılanabilir. Bize göre kentli maneviyatın veya maneviyatı olan kentlerin yaşayagelen parametreleri dinamikti, zaten reelde olduğu gibi zihin dünyamızda da birbiri ile ilişkili çıkacaktı. Zira her kalem bu tarihi tecrübe veya birikimi kendi formasyonuna uygun olarak yeniden değerlendirdi. Bu parametrelerin zihin dünyamızda rafine hale gelmesi bizler üzerine aktif kafa yordukça gelişecektir.

Neden Kent ve Maneviyat? Ya da Kent ve Maneviyat kavramlarını öne çıkarmanızın sebepleri hakkında neler söylersiniz?

Bizce kent ve maneviyat bizleri kuşatan, yaşayan kavram kümeleridir. Daha önce bahsini geçirdiğim zihinsel hazırlık sürecinde bir lahza durup bize ne oluyor sorusuna aradığımız bir yöntem çalışması ihtiyacından doğmuştur. Nitekim zaman ve mekân boyutlarında yaşayan insan, eşyaya ve olaylara bu çerçevede şekil ve anlam vermiştir. İnsan, yeryüzü hayatıyla birlikte başlayan barınma ihtiyacını da zamanın ve mekânın imkânları ve anlayışları çerçevesinde karşılamıştır. Dünden bugüne gelişen konaklama ve yerleşim yerleri, maddi ve manevi boyutlarıyla kovukta başlamış; sonra kulübeye, akabinde konuta/eve, ardından konağa nihayetinde de apartman ya da rezidanslara geçilmiştir. Bir konut ile başlayan yerleşme; köyden kasabaya oradan da kente/şehre doğru genişleme ve gelişme basamaklarını çıkmıştır. Bu yapılaşmada evin “yuva”ya, kasaba veya kentin de “memleket”e dönüşmesi onlara katılan ya da atfedilen mana ile gerçekleşmiştir. Bu bağlamda öne çıkan iki kavram kent/şehir ve maneviyattır.

Geçmişe referans saikiyle yazılarımızın bir kısmı İslam medeniyet geleneği, şehir ve şehir maneviyatının kavramsal analizlerini yapmakta, yeni teoriler önermektedir. Bir kısmı da doğrudan doğruya maneviyatın tezahür alanlarına eğilmekte, geçmişten geleceği var olma istidadı gösteren kavram, kurum ve değerleri ele almaktadır. Yazılarımızdan anlaşılan o ki anlam dünyamızda kodladığımız şekliyle bugünkü şehir ve kentler, bağlam bulmak üzere geçmişe referans vermek durumunda kalmıştır. Nitekim insanın gelişiminde olduğu gibi eşyanın gelişiminde de geçmişe referans vermek pek tabii varoluşsal bir ihtiyaçtır. Çalışmalarda mana ve eşyaya yüklenen anlamların yarattığı “bağ” ise yazarların şehir ve kent olgusuna dair kurgularına ek olarak kentle kurdukları öznel bağların sonucu olarak değerlendirilebilir. Alanının önde gelen kalemlerinin şehir ve/veya kentle ilgili mana haritalarına da ulaşma fırsatı bulduğumuz bu çalışma, günümüz kent hayatında maneviyatın yeri ve gölgesine dair bize bir anlatı veya hikâye sunmuş oldu.

“Kent ve Maneviyat” kitabında Saadettin Ökten, Ersin Nazif Gürdoğan, Bayram Ali Çetinkaya, Mehmet Doğan, Ergin Ergül, Aysel Uslu, Ebru Burcu Yılmaz, Beyza Topuz Demir, Yunus Uğur gibi farklı alanlarda çalışan yirminin üzerindeki ismin makalelerini bir araya getirmişsiniz. Bu makaleleri seçerken nelere dikkat ettiniz? Makale seçiminde hangi ölçütleri dikkate aldınız?

Bilindiği üzere editöryal kitaplar yaygın olarak iki yöntem üzere yazar davetine çıkar. İlki konu başlıklarının belirlenmesinin ardından ilgili mecralarda yayınlanan davetlere yazarların başvurusu ile gelişir. İkincisi belirlenen konu başlıklarında literatüre ve sahaya etkin katkı sunmuş isimlere özel davet yapılması ile gelişir. Biz ikinci yöntemi izledik. İsimlerin seçiminde ilgili konuda eseri olan uzmanlarımızı önceledik. Örneğin şehir deyince gözü kapalı aklımıza gelen ilk birkaç isimden biriydi üstatlarımız Saadettin Ökten ve Ersin Nazif Gürdoğan. Diğer isimlerin seçimi de bu usul üzere gelişti.

Öyle ki, Batı medeniyeti modernleşme süreciyle birlikte yeni kurum ve kavramlarını oluştururken ya da var olanları güncellerken “kent maneviyatı” (urban spirituality) kavramına da imkân vermiştir. Bu süreçten Müslüman şehirler de payını almıştır. Bu dönüşüm karşısında “Acaba biz de Batı gibi bir kent maneviyatına mı muhtacız?”, “Yoksa medeniyetimizin kendi değerleri ve dinamikleri içinde bu ihtiyacı karşılayan kavramlar ve kurumlar var mıdır?” gibi sorular zihnimizi meşgul eder oldu. Bu soruların cevaplarını yine kendi medeniyet havzamızın düşünce ve bilim insanlarından almaya gayret ettik. Bu cümleden olarak düşünce insanı, bilim insanı, siyasetçi, hukukçu, edebiyatçı, gazeteci, yazar ve serbest araştırmacılar yanında Türkiye’nin on beş farklı üniversitesinden ve yurt dışından alanında uzman felsefeci, sosyolog, psikolog, klinik psikolog, iletişimci, siyaset bilimci, hukukçu, edebiyatçı, ekonomist, mühendis, mimar, peyzaj mimar, ilahiyatçı, tarihçi, sanat tarihçisi, dinler tarihçisi, halk bilimci, müzisyen akademisyenlerin konu ile ilgili yazılarını bir araya getirdik.

Yazarlarımıza temel yazım kriterleri ve kelime sayısının dışında bir sınırlama getirmemeyi uygun bulduk. Editöryal düzenlemeyi ise muhtevanın genel konsepte uygunluğu ile sınırlı tuttuk. Bu metot bu coğrafyanın ve medeniyetin kent ve maneviyat mirasını büyük oranda resmetmeye yardımcı oldu. Aynı zamanda geleceğe dair perspektifler ortaya koydu.

Günümüzde yerleşim birimleri, kentler tasarlanırken öncelikle neler dikkate alınıyor? Maneviyat bu tasarımın neresinde? Ya da Modern dünyada maneviyatın dönüşüm ve mekânları ile ilgili neler söylersiniz?

Maneviyat, kimi medeniyetlerde hatta modern zamanlara kadar varlığını sürdüren medeniyet unsurlarında din ağırlıklı iken; modern anlamda, duyguya dayalı olan ve sanat gibi unsurları da içeren daha seküler bir nitelik kazanmıştır. Her iki durumda da bizim kavramımız; kent ile maneviyatın içiçe olduğu “kent maneviyatı”dır.

Modern hayat olabildiğince seküler değerler üzerinden yaşanırken, maneviyatın anlamı ve alanları da değişim ve dönüşüm göstermiştir. Tıpkı kadim zamanlarda görülen, heykel gibi plastik sanatlar, eğlence ve spor daha öne çıkarken, kapitalizmin inşa ettiği tüketim toplumunda maneviyat alanları daha ziyade AVM gibi çeşitli ticaret mekânlarına taşınmıştır. Hatta sanat ve spor alanları birer seküler maneviyat merkezleri konumuna gelmiştir. Kentin maneviyatının inşasında inkâr edilemez bir işlev üstlenen konser salonları, tiyatro binaları, sinema salonları, müzeler, fuar alanları vb. mekânlar kentin hem siluet planında dış görünüşünü hem de sakinlerinin mana dünyalarını kurma görevi üstlenmiştir. Medeniyetin doğduğu yer olan kent/şehirler, tarihsel süreçte medeniyetlerin insanı mutlu etme iddiası ile dün olduğu gibi bugün de temel mutluluk mekânıdır. Bu ilişki karşılıklıdır ve kültürümüzdeki “Şerefu’l-mekân bi’l-mekin (mekânın şerefi oturanlarındandır)” atasözü de kent maneviyatının bir başka ifadesidir. İnsan, mutluluğa erişmek üzere kentini imar ederken, kentin de bu mutluluğu ve doyumu ona sunması arayışındadır. Medeniyetimizin manevi mimarlarından Hacı Bayram Veli bu hakikati şöyle dile getirir: “Nâgihân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm/Ben dahi bile yapıldım taş u toprak âresinde”.

Son zamanların gösterdiği tecrübe o ki; günümüzde modern şehir planlaması sürdürülebilir bir kent hayatı tasarlarken, bireylerin manevi beslenme kaynaklarını hesaba katmaktan uzak kalmıştır. Zira, yüzyıllardır varlığını sürdüregelen kentler dünyevileşme eğilimine tabi kılınmıştır. Oysa kentleşmeyi yeniden düşündüğümüzde, maneviyat, modern hayat tarzında insan bağlanmışlığının içkin bir parçası olarak görülmelidir. Maneviyat, daha geniş anlamda bütünün bir parçası olarak düşünüldüğünde; insan psikolojisini, fizyolojisini, bunları anlamlandırma biçimini ve de bunların karşılıklı etkileşimini söz konusu etmelidir. Bu; bir insanın biyolojik varlığını sürdürdüğü sürece kaçınılmaz olan ‘dinamik varoluş’unun, diğer bir deyişle ‘yaşam’ının özüdür. Nitekim, az ya da çok- maneviyatsız insan olamayacağı ön kabulü ile maneviyatsız kentlerin de olmayacağı, bir bütün olarak işlev veremeyeceğini ortadadır. Öyleyse, bugün insanı mutlu kılacak yeni medeniyet hamlesinde bir medeni diriliş söz konusu olacaksa, bunun kent maneviyatını yeniden kurgulaması gerektiği kanaatindeyiz.

Zehra Hanım psikoloji eğitimi de almış birisiniz. Alanınızla da ilgili bir soru sormak isterim: Bugün geçmişin, mazinin ve o dönemlerde yaşananların sürekli gündeme getirildiğini görüyoruz. Maziye dönük söylemler, ikinci el/antika eşyalara yoğun ilgi… bir nostalji, maziye özlem, geçmişe kaçış olarak değerlendirilebilir mi? Sağlıklı bir durum mu bu? Neler söylersiniz?

Gelin bu soruya ruh sağlığından ne anladığımızla bakalım. Bugün sağlığa bütüncül baktığımızda, pozitif ruh sağlığı bireyin; yaşamında doyum sağladığı iş/uğraş ve ilişkilere sahip olması, psikolojik iyilik hali, topluma faydası gibi faktörlerin bir bileşkesi olarak değerlendirilebilir. Bu özelliklerin yanında algılanan öz-yeterlilik, öz-saygı ve öz-şefkat, özerklik ve bağlılık gibi fonksiyonlar da ruh sağlığının belirleyicileri arasında yer alır. Görüleceği üzere sağlık bir nevi yaşam tarzı, çevre ve biyomedikal faktörlerden oluşan 3 temel bileşen üzere “toplam” veya “bütün” bir nosyona karşılık gelir. Kişilerin bugününden beslenmeyen bir duygu/düşünce dünyası içerisinde sürekli geçmişe veya geleceğe başvurduğunu varsayalım.  Bu hal bireyi; an’a, bedene, varlığın dinamik işleyişine yani “doğal akışa” karşı bir dirence sürükleyebilir. Halbuki insan doğası gereği biriken bir varlık olmasından sebep “doğal akışında” zaman zaman geçmişe baş vurur, özler; birikeceği geleceği de hayal eder. Kişi referansını “bugün”den ileri veya geri kaydırdığında ruh sağlığı ve uyumu bozulabilir. Sarkaçlı saatleri bilirsiniz, osilatörünün ileri geri salınımı düzeneği koruması, yani bugün burada bize saati doğru göstermesi içindir. Bir başka deyişle geçmiş ve gelecek bugüne biriktiği, bugünü anlamlandırdığı üzere kıymetlidir, ruh sağlığımız için de dengeyi korumak üzere elzemdir.

Ülkemizde maneviyatın yerleşme, kentleşme üzerindeki tezahürü hakkında neler düşünüyorsunuz?

Dilerseniz bu soruyu kalemlerimizin çalışmalarını bir araya getirdiğimizde bizde oluşan editöryal kanaat üzerinden cevaplandıralım.

Şöyle ki; bazı yazarlarımız kırsaldan şehre, şehirden kente dönüşümde etkili olan parametre ve paradigmalara yer verirken; bugünkü maneviyatı bu dönüşümlerden etkilenen- “meful/nesne” olarak analiz etmişlerdir. Diğer yazarlarımızın geçmişe ait okumalarında maneviyat; “fail/özne” yani şehre ve tüm dinamiklerine etki eden, hatta onları belirleyen bir konumda işlenmiştir. Bu anlatı bizde, günümüzde maneviyatın belirleyici olma gücünü kaybettiğini, kentin maneviyatla kurduğu ilişkinin doğrudan değil dolaylı olduğu kanaatini oluşturmaktadır.

Bu anlatı bir yönüyle nostaljiktir. Yazarlarımızda ifadesini bulduğu gibi bugünün kentlisinde; maziye dönük söylemler, tarih okumalardaki artış, ikinci el/antika eşyalara yoğun ilgi vb. fark edilir düzeyde geçmişe özlemi düşündürmektedir. Zira, geçmiş iyisiyle kötüsüyle insanın bağ kurduğu yuvasıdır. İnsan köklerini de elbette anavatanı olarak addettiği mazisinde arayacaktır. Esasen nostalji işlevsel bir yönü olmakla birlikte bir yönüyle de kaçışa kapı aralamaktadır. Bugünde yaşanan kaygı, huzursuzluk, doyumsuzluk gibi problemlerini “geçmişin iyi yanlarına” başvurarak avutma çabası, insanı teskin ederken, aynı zamanda bugünün sorunlarının üzerini örten bir araca dönüşebilmektedir. Kalemlerimizin de işaret ettiği üzere, kentlide bu bir yönüyle de kendisi ve zamanı ile yüzleşememe, başka bir ifade ile kaçış halini almıştır.

Diğer yönüyle de bu anlatı göstermektedir ki, kent ve kentli maddi manevi krizler yaşamaktadır. Son yüzyıllarda, insanlığa büyük mutluluk vaatleriyle ortaya çıkan modernite; hızlı kentleşme, sanayileşme, yabancılaşma, yalnızlaşma gibi büyük toplumsal problemler doğurmuştur. Bu arada kent, buharlaşan değerlerin yerini, sakinlerinin ihtiyaçları ve anlam dünyaları ile bir türlü uyum sağlayamayan, ahenk tutturamayan değerler ile ikame etme çabasına girişmiştir. Bu hal, kente dair nostaljinin biraz bugünden kopuk olma/ayrışma hali ile de ilişkilidir. Bugünün değerlerine mana haritalarında anlamlı yer bulmayan kent sakinleri, kendilerini geçmişe mecbur hissetmeye ve onu yüceltmeye yönelmişlerdir.

Bu olgunun yazarlarımızdaki yansıması; bugünün kentlerinde inşa ettikleri maneviyat alanlarının teorilerindeki maneviyat kavram ve olgusuna karşılık gelmemesidir. Nitekim bugün kentin maneviyat araçlarının, sakinlerinin önemli bir kısmına “nesneleştirilmiş” imkanlar olarak sunulması dikkat çekicidir. Belki bir asır öncesinde “maneviyat”, zamanının araç ve kurumlarınca icra edilirken; ne zamanki bir ayrışma, yoksunluk, ihtiyaç hali başladı o zaman biz “maneviyatı” arar, konuşur, araçlarını nesneleştirir olduk. Bu yönüyle maneviyat, özneliğini ve işlevini kaybederek, artık “bizden değil” dışarıdan “temin edilen” bir nesneye dönüşmüştür. Bu esasında şehir ve kent paradigmalarında; öze dönüşten daha önemli bir ihtiyaca işaret etmektedir. Yaşandığı ve organize edildiği haliyle bugünün kent maneviyatı kendi teori ve kavramlarını ivedilikle üretmek durumundadır. Elimizdeki çalışmanın; bu ihtiyacı ve özlemi, bir arayışa çevirmesi ile alana katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Son olarak neler söylersiniz?  

Teşbihte hata olmaz düsturundan hareketle diyebiliriz ki, kanaatimizce “Kent ve Maneviyat” kitabıyla  kendiliğinden gelişen bu orkestra solo seslerdeki zenginliğini koruyarak bir koro olmayı başarmıştır. Kalemlerimizin de ortak hissiyatı ve kanaati o dur ki bu bir başlangıç. Gelecekte yapılacak çalışmalar için de ümidediyoruz bir dizi referans metni bir araya gelmiş oldu. Nerede kalmıştık diye sorduk, daha yeni başladık motivasyonu ile yolumuza devam edeceğiz. Sizlere de heyecanımıza ortak olduğunuz için müteşekkiriz. Sağlıklı günlerde yeniden görüşmek ümidiyle…

Biz teşekkür ederiz Zehra Hanım.

Muaz ERGÜ

Dr. Zehra ERŞAHİN

    • Yüksek lisansını Sosyal Biliş alanında University College London’da; Profesyonel doktora çalışmalarını ise klinik psikoloji alanında Manchester Üniversitesi’nde tamamlamıştır.
    • Psikolojik sağlık alanında farklı gruplarla çalışma geçmişi ve klinik araştırmalarda deneyimi çerçevesinde Krize Müdahale ve Travma, Online Terapi, Kabul ve Kararlılık Terapisi, Farkındalık ve Terapötik Çalışmanın Yaratıcı Uygulamaları uzmanlık alanıdır.
    • Halen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Psikoloji bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmakta ve aynı zamanda Manevi Bakım ve Danışmanlık Anabilim Dalı başkanı olarak da görev almaktadır.
    • Akademik ve klinik çalışmaları maneviyat ve iyilik hali odaklı olup, Türkiye’deki ruh sağlığı hizmetlerinin iyileştirilmesine katkı sunmayı amaçlamaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir