Geceye…

Yaşamı sakin bir su gibi akan evlerde huzur dolu ışıklar geceye tek tek göz kırparken, ay gümüşî ışıklarını dallara, yapraklara, ağaçlara serperek yükseldi. 

Derin denizin katmanlarına çarparak gelen dalga sesi, ahşap çerçevesi eskimiş pencerede uğuldayan rüzgar, doğanın yaşamla dolu olduğunu anımsatmış olsa da, eskidendi yüzündeki yaşama sevinci kadının. 

Gece, sükunet kumaşından ağrıları kadının üzerine bıraktı sezdirmeden, kadın sessizliği incitmekten korkar adımlarla, esinti gibi dolaşıyorken boş odada. 

Güvercin kahvesi gözleri, yıllar yılı bir kenarda öylece duran, şahit olduğu her şeyi içine atan, attıkça için için yanan idare lambasında asılı kaldı. 

Tarifsiz bir tanışıklık duygusu ve sebepsiz bir gülümseme arzusuyla, kalbinin kapısını itip hanesine çöreklenmişti bir vakitler aşk. 

Diz çöküp yanı başına oturdu, eğe kemiği kadar yakın sancılarla anılar.

Çoktu kadın, bir oldu sandı. 
Ve yitikti kadın, bulundu sandı.
Sandı ki, güzelleşti.
Üstelik hep de güzelmişti.
Aşkla.

Neden sonra bir gün sis perde perde açıldı. Rüzgar acımasız hoyratlığıyla savurdu taze bahar dallarını kadının. 

Umutları yerle yeksan olurken, kalbi göklere kırıldı sağanaklarda

Yangından geriye kalan hasarı, toz duman dağılınca anladı kadın.

İnce ince sızlayan, kabuk bağlamayan, gece olunca kanayan bir esintisi kalmıştı geriye, bir de siyah beyaz resimleri boş kalan ellerinde.

Yalçın kayalıkların erimeyen karı, ıssız ormanda kendi köküne tutunmuş bir yosun dalıydı artık kadın.

Sapı kırık bir çiçek gibi yastığa düşerken başı

“Yara en fazla kanadığı yerden dağlanır.” demişti anacığı.

Hükümran geceye bir kez daha teslim ederken umutları, boğazında düğümlenen zehrini içine akıttı kadın.

Ağladı…

Ülkü OLCAY

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir