İki Çüt Bir Tek Ekmek Edicik De / Tandırlık

Akşam sonrası ya da gündüz oyunun cazibesi bizi öyle sarardı ki adeta kendimizden geçerdik. Pür dikkat oyun olurduk. Karanlık, aydınlık, zaman, anne-baba korkusu, üstümüzün başımızın toz ve çamur olması, kan ter içinde kalmamız hiç kimsenin aklına gelmezdi. Saatler geçerdi, oynadıkça oynayasımız gelirdi. Yine oyunda kendimizi kaybetmiş iken hiç beklemedik bir anda bir koku gelirdi uzaktan, ekmek kokusu… Arada bir hafifçe eserek ‘kış geliyor’ diye fısıldayan sonbahar rüzgârı getirirdi elbette. Tandırda yanan saçmanın/talaşın veya gazelin keskin kokusunu da getirirdi birlikte. Birden kendimize dönerdik. Acıktığımızı hissederdik. O taze, yeni pişmiş sıcak ekmeğin lezzeti boynumuza ip takıp da çekiyor gibi çekmeye başlardı bizi. İçimizden birinin, daha çok da kıdemli birinin sesi duyulurdu:

Hadin döller, nirede ekmek ediyorlarsa bulak da istiyek…

Bu sanki koro halinde herkesin aynı anda söylediği bir sözmüş gibi herkes itirazsız rüzgârın estiği tarafa doğru ilerlemeye başlatırdı. İlerledikçe arada sesler yükselirdi.

‒ Şu taraftan geliyor elleham..

‒ He la Hacı Memetgilin orada biri ekmek ediyor heral.

Ekmeğin o mis gibi kokusu bizi yanıltmazdı; ekmek edilen ev hangi mahallede, hangi sokakta ise buldururdu. Hepimiz birden ekmekliğin/tandırlığın kapısına yanaşırdık. Utanan çıkarsa bir iki kişi onlar dış kapının önünde beklerlerdi. Kendine güvenen, ağzı laf yapan biraz da yüzü yırtık biri bir adım daha atarak içeriye yarıbeden girer girmez isterdi:

‒ Deyzee acıktık gı, bize çaldırma verin de yiyek heeri.

O vaktin çocukları böyle isteyecek de o vaktin anneleri, ablaları, teyzeleri yok diyecek! On kadında bir çıkardı böyle kısmıkları/ cimrileri. Hemen ekmek sahibi ekmek edenlere/ekmekçilere seslenirdi:

‒ Şu döllere birer çaldırma yapın da yisinler.

Çaldırma, aynı yufka ekmek yumağı ile yapılır, biraz küçük biraz da kalınca yapılır. Alelusul sıcak saca arkalı önlü iki veya üçer kere çalarak/değdirip bir iki saniye sonra kaldırarak pişirilir. Kalınca olması ve az pişirilmesi çabuk kurumasını önler; dürüm dürmeye imkân verir. Ekmek yapanlar işi hemen çaldırmaya çevirir; bitirenler diğer ekmekler gibi oklava sarılı olarak eviriciye/ekmeği pişirene uzatırlar. Sac dolu ise hemen yanındaki bir briket veya onun kadar yüksek bir taşa ucu dayanır, gerisi aradaki sofraya doğru uzatılarak yere konur. Evirici de sac boşalınca oklavaya sarılı çiğ çaldırmayı alıp sacın bir başından başlayıp diğerine doğru ekmeği çözerek yayar. Oklavayı ekmekçilerin ortasındaki savana atıp eline evreacı/ evirgeci alır. Beş altı saniye bir tarafını beş altı saniye de diğer tarafını pişirir, evreacı/ evirgeci ekmeğin altından ortasına sokup kaldırır, bırakmadan önce bir tarafını sıcak saca yaslar, sonra diğer tarafını yaslar ve bir kenara katlı olarak kor.  Hepsi bittikten sonra soğumasın, soğursa gevremesin diye topluca ikiye katlayıp verirlerdi.

Pişen çaldırma birkaç tane olunca biri sorardı:

‒ Gaç tanesiiz laa?

Doğrusunu söylerdik. Sekiz isek sekiz, altı isek altı… O kadar yaparlardı. O kadarını bize verirlerdi. Birer birer paylaşırdık. O sıcak çaldırmanın tadı, en güzel Antep baklavasından daha güzel gelirdi bize. Üstelik çıkla/ katıksız yediğimiz halde…

O zamanlar bir ekmek etme kültürü vardı. Yaşlıdan gence herkes yapılması gerekenleri bir gelenek olarak bilirdi. Elbistan’da üç beş evden birinin alt katında ekmekliği olurdu; buralara tandırlık da denirdi. Büyükçe bir odadır. Bir köşesinde yaklaşık bir metre çapında ve bir metre veya biraz daha derin eşilen ve sonra özel topraklarla sıvanan tandır, tandırın bacası ve yatay olarak bir kenara doğru açılıp uzatılmış pöfreği/ havalandırma deliği yapılmıştır. Burada ev sahibi veya konu komşu senede iki kere ekmek yapardı. Sonbaharda kış girmeden ailenin nüfusuna göre iki üç hatta dört yığın olacak kadar kış ekmeği, bir de ilkbaharın sonuna doğru bir iki yığın yaz ekmeği yaparlardı.

Evler gibi insanlar da birbirine çok yakındı o zamanlar. Uzun süreli, yorucu ve çok kişiye ihtiyaç duyulan her işte inanılmaz bir dayanışma vardı. Hasta olana, doğum yapana, yeni evlilere, yeni komşu olarak gelenlere, biri olmazsa öteki yardım ederdi. Özellikle kış ekmeği yapılırken evdeki anne, gelin, kız seferber edilirdi; yetmezdi de konu komşu, akraba hısım da yardıma koşarlardı. Yorulan kalkar yerine öteki otururdu. Öyle ya iki gündüz bir gece sürecek kadar uzun ve yorucu bir çalışmaydı bu…

Öncüt/ödünç yapılırdı işler. Üç beş gün sonra da ekmeği edilen, ekmeğini edenlerden birinin ekmeğini etmek için onun ekmeğini ettiği ekmekliğe/tandırlığa giderdi. Sonra ötekinin ekmeğine, sonra ötekinin… Muhakkak karşılık vermeliydi; eğer kendisi gelemezse kızını gönderirdi, o da yoksa parayla bir ekmekçi tutardı. Bu şekilde herkes ekmeğini emeği ile elde ederdi, ucuza mal ederdi; ucuza mal ederdi ama evdeki kadınların kızların da öndüç karşılığı ekmek etmekten anası ağlardı, ağrımadık sızlamadık yerleri kalmazdı. Günlerce hasta yatanlar olurdu…

Adam bulmamışlarsa ekmekçiye ve bir de herkes beceremediği için ekmeği pişiren kadına para verilirdi.

Ekmek gününden beş altı gün önceden, ev sahibi, ödünç yapacakları ve ücret karşılığında çağıracaklarını belirler, başkası ile sözleşmeden önce bağlamak isterdi. Günlük ücret ile birlikte onun da boş olduğu güne göre söz kesilip ne kadar yapılacağı, nerede yapılacağı, ne zaman ekmeğe başlanılacağı belirlenirdi. Mesela hamırcı/yumakçı ile evirici/pişirici genellikle ücretli olurdu. Bu ikisinin ücreti, ücretli tutulan ekmek edicilerin/ oklavacıların iki katı olurdu. Demek ki herkes bu iki işi hakkıyla yapamazdı zahar. Ayrıca bu işin ödünçleşmesi de olmazdı, zira evirici on kişinin ekmeğini pişirdi ise hamurcu on kişinin ekmek hamurunu yoğurdu ise kendileri de on kere ekmek etmeli ve onları da çağırmalı ki ödeşsin; bu da akla ziyan bir şeydi, mümkün değildi. Bu sebeplerden olsa gerek meslek haline gelmişti. Mesela bizim mahallede Hamurcu Eşe abla vardı. Hamırcılık/yumakçılık da bir meslek olmuştu. Doncu/çamaşırcı Arzı Bacı, Sucu Elmas Hatın, Ebe Emine Bacı, Okuntucu Fadime Bacı, Terzi Münire teyze ve Nebaha abla, Ölü Yuyucu falan teyze, Hoca Hatçe ana gibi…

Hamırcıyı/ Yumakçıyı (istenirse ayrı ücret karşılığında yumak da tutardı) ya akşam evinde bulurlardı ya da ekmek etmekte olduğu bir yerde. Bulunca konuşurlardı:

‒ Kele Emine bacı cümörtesi günü zabaanan/sabahınan ekmek edicik de boş muydun?

‒ Naadar ediciiz? Bir yere de sözüm vardı da…

‒ Çok deal, iki çüt bir tek edicik.

‒ Eh gelirim…

‒ Ne isdiyon yövmiyene?

‒ Geçen sene yirmi liraydı, gene sen yirmi lira ver.

‒ Peki, veririm…

İki çüt bir tek demek beş kova su ile yoğurulacak hamur demektir. Elli kilo unu çekecek yani elli kilo unu hamur edecek bir sudur bu. Bir çüt bir tek deseydi, üç kova suyun hamuru demekti.

Demek ki ev sahibi en az altmış kilo un ayırmalıdır, zira on kilo kadar un da ufraya/uğraya yani yumak/beze oklava ile açılırken yapışmasın diye üzerine konacak un için kullanılacaktır.

Ev sahibi gündüz ekmekliği süpürmüş, temizlemiş, kendisininkiler yetmezse komşulardan ekmek tahtaları tedarik etmiştir. Tandıra yakın bir yere büyükçe bir savan sermiş ve üzerine tandırı karşılarına alacak şekilde birbirine değecek kadar yakın tahtaları dizmiştir. Ortalarında boşluk kalmıştır. Buraya yedek oklavalar ile uğra/ufra bu serginin üzerine konulacak ve ekmekler açıldıkça dökülecek unlar buraya dökülecektir.

Tandırın uygun bir tarafına önceden tedarik ettirilmiş en az bir iki çuval saçma/yakacak yığmıştır. Yedek çuvallar yakında bir yere dizilmiştir. Saçma, kırılan odunun en küçük kırıkları, ot, kök kurumuşları olabildiği gibi talaş da olabilir, kamga da, ince dal kırıkları da kuruyup dökülmüş yaprak/gazel de… Ekmeğin mis gibi kokmasını isteyen hanımlar çam ağacının kuru iğne yapraklarını, o yoksa çam talaşını, o da yoksa çınar veya kavak gazellerini/yapraklarını tercih ederlerdi. Bu yüzden bir hafta önceden evin çocuklarını ellerine verdikleri çuvallarla ormanlık yoksa kavaklıklara gönderirler ve içlerini tıka basa sararıp kurumuş yapraklarla doldurmalarını isterlerdi.

Hamurcu, sabah namazı vaktinde gelmeye korkarsa evden bir hanım yeni yetme bir delikanlı ile gidilir ve getirilirdi. Her şey hazır olduğu için elini yur mu yumaz, alıştığı ölçüye göre unu teşte/büyük leğene döker, ortasını kuyu gibi açar ve yeteri kadar su ile tuz katıp başlar yoğurmaya…

Ekmeğe bu vakit başlayıp aynı günün gece yarısında bitirenler sevinirdi. Ailenin nüfusuna göre özellikle kış ekmeğini daha çok yapanlar olurdu ve ekmek etme işi bir gündüz bir gece sürdüğü gibi iki gündüz bir gece sürebilirdi.

Hamur yoğurulduktan sonra yumak/ beze tutulurdu. Büyükçe bir tepsiye un serpilir ve yumaklar buraya dizilirdi. Artık her şey hazırdır. Pişirici/evirici sacının ısınıp ısınmadığını kontrol etmiş, evreacın/evirgecin ucuyla içine bir iki avuç kadar saçma atarak tandırı harlamış, saçmanın yerini, pişen ekmekleri üst üste biriktireceği hasırdan örülmüş dairesel altlığın yerini, açılıp oklavaya sarılmış halde uzatılan, ama sacın üzerinde ekmek pişmekte olduğu için bekleyecek olanların bir ucunun dayanacağı kütüğün/ briketin/ taşın yerini kendine göre tespit etmiş ve eline evreacı/evirgeci almıştır. Ekmek tahtalarının her birine bir edici/oklacı oturmuş, yedek oklavasını yanına hemen kullanacağını eline almış tahtaya yatırmıştır. Savanın ortasına ufra/uğra için kullanılacak un konmuş veya edicilerin yanına da paylaştırılmıştır. Yumak beklenmektedir. Az sonra evin gelini yumak dolu tepsi koltuğunun altında gelir, birer tane dağıttıktan vegoley gelsin dedikten sonra tepsiyle birlikte kalanları ortalama bir yere kor. Yumağını alan üzerine avucuyla aldığı uğrayı/unu koyarak açmaya başlar.

Evden muhakkak bir genç kız çalışanlara hizmet etmekle görevlenir. Su taşıyacaktır onlara bazen ayran getirecek ve ille arada çay demleyecektir. Becerikli bir kadının pişirdiği yemekleri, sonra mevsimine göre meyveleri getirecektir. Bunlar verilmez ise ayıp olurdu. Eksik verenler daha sonraki ekmek edilirken mukayese edilir kınanırdı. Bir gün önceden yeterinden fazla gerekli malzemeler ve meyveler alınmıştır. Evdeki kaşık, tabak ve bardak az ise, herkese yetmeyecekse konu komşudan emanet alınırdı. Hani Abdurrahim Karakoç merhum şiirinin birinde Bir kaşıkla çorba içer dördümüz der ya çok evdeki kaçık sayısı insan sayısından azdı. Bu yüzden kaşığı eksik olan aileler deaşikli/sırayla bir Ayşe bir Fatma yerken, düğün ve cenazelerde hazırdakilere ikram edilmek üzere pişirilen velime yemekleri için hatta ekmek edilirken yemek yenileceği zamanlarda konu komşudan kaşık, tabak, kâse toplanırdı. Herkes bunu bildiği için kendi malzemesini başkalarınınki ile karışmasın diye belliklerdi. Bellikli birini de evinde tutardı ki tekrar alacağı zaman ve karıştırılmışsa kanıt olarak göstersin…

Sabah yemek vakti gelince ekmeklikteki ve evdeki adam sayısınca bol tereyağlı katmer veya bazlama yapılır üzerine toz şeker serpilirdi. Herkesin özellikle çocukların bayılarak yediği nimetlerden biriydi…

Namaz kılanlar abdest almak ve namaz kılmak için ekmek etmeye ara verince yerlerine evde hizmet eden kız veya gelin kim varsa otururdu; onlar beceremezse komşulardan birine rica edilirdi.

Pişirilen ekmekler küçük bir yığın olunca evden bir hanım onları itina ile kırmadan götüreceği kadarını alıp alıp götürür ve evde temiz bezlerin açıldığı geniş bir odaya, salona veya sofaya tek tek sererdi. Böyle böyle üç beş kere götürdükten sonra öncekiler iyice kurumuş ve gevremiştir. Çok kırılgan oldukları için daha çok itinayla ikişer üçer toplar ve hazındamında/kilerde hazırlanmış eski bir mahatın/kerevetin/sedirin/somyanın veya iki başa konmuş kütüklerin üzerine dizilmiş tahtalara yığın yapardı. Yığının biri adam boyunu geçince ikinci yığına başlardı. Ekmek tam kurumadan yığılırsa içindeki nemden dolayı küflenirdi. Aylar geçtikçe ekmek siğleşirdi, yersi yersi/topraksı kokardı. Hepsi bittikten sonra üzerleri pek de kalın olmayan temiz örtülerle ile örtülürdü.

Yemek için üçer beşer alınır ve geniş bir sofranın bir tarafına konur. En üsttekine ekmek süpürgesi ile yoksa el ile hafifçe su serpilir. Her tarafına suyun gitmesi sağlanır. Sulanan ekmek alınıp ıslanan tarafı aşağı gelecek şekilde sofranın diğer tarafına konur; üst tarafı kuru kaldığı için oraya da daha az su serpilir. Çünkü ikinci sulanan onun üstene gelecek, üçüncü sulanan ikincinin üstüne. Bitince sofranın boş kalan kısmı üzerine kapatılarak suyunu çekmeye terk edilir. On beş yirmi dakika sonra ekmek suyunu çekmiştir. Neresine el değse hamur gibi olmamaktadır. Sulanmamışlar gibi kırılmamaktadır. Tek tek katlanıp guşkanaya/ekmek tenceresine konur.

Ekmek yığınından üçer beşer alınırken ekmeklerin kenarı köşesi ister istemez kırılır. Büyük parçalar kırılmamış gibi sulanmak üzere götürülürken, küçük kırıklar bir torbada, kalburun içinde, kullanılmayan sofrada biriktirilir; epeyce olduktan sonra canları istediğinde veya misafirlerin arzusu olursa Pisoomacı yapılır…

Ekmek en kutsal nimet olarak bilinirdi. En küçük kırıkları bile araya verilmezdi. Pisoomacı yapılmayacak kadar mini kırıklar birikmişse onlar da ya çocukların çorbasının, yoğurdunun içine karıştırılır, ya suda hamur gibi ıslatılarak tavuklara ya da pencere önlerine serpilerek kuşlara yem edilirdi. İsteyen ağzına doldurup yerdi.

Ekmek kırıklarından sabahları zevkle içilen Ekmek Şorası bile yapılırdı. Ekmek kırıkları, pirinç ve mercimek akşamdan ıslatılır, ertesi günü soğanı salçası hazırlandıktan sonra karıştırıla karıştırıla pişirilir ve indirildikten sonra tereyağı ile yağlanır…

Ekmek etme sona yaklaşırken, ekmek sahibi bir taraftan dearmi (değirmi), bol tereyağlı katmer, ta akşamdan içini hazırladığı börek de yaptırmayı ihmal etmez; bir taraftan da ne kadar komşu varsa hepsine de ikişer üçer çaldırma yaptırıp gönderirdi.

İş tam bitmek üzere iken ille birkaç komşu koltuk altlarına kıstırdıkları içinde yoğurulmuş ve yumak tutulmuş leğenlerle gelirlerdi. Daha kapıdan girerken ricada bulunurlar:

‒ Bereketli ossun. Amman gı, zahmet olmazsa iki üç çaldırmaynan beş altı böörek de baa edek heeri!

‒ İki çaldırma da ben yapıyım amman gı!

‒ Gadaazı alıyım, herif gatmer deyi duddurdu, amman yedi sekiz tene yapak heeri…

Kolay kolay geri çevrilmezlerdi. Yorulmuşlarsa aralarında sokrananlar olsa da onların da gönülleri kırılmazdı. Ekmekliğe her yeni giren ve hediye olarak bazlama gönderilen her ev ille Bereketli olsun duasını yapardı.

Biz ise çaldırmaları sol koltuğumuzun altına kıstırır, bir taraftan sağ elimizle koparta koparta yemeğe, bir taraftan da yeni bir oyunu kurma konuşmalarına başlardık…

Arif BİLGİN

5 Yorum

  1. Avatarİsmail Bingöl Cevapla

    Harika…Dilinize, elinize, emeğinize sağlık. Anadolu’muzun güzel yörelerinden, şairler ve yazarlar otağı Elbistan’da ekmek pişirme geleneğini, yöre ağzında yer eden kelimeleri de kullanarak çok hoş anlatmışsınız Arif bey.Selamlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...