Allah’ın Adamları

Yıllar önce ailelerimizin ibret alarak biz çocukların ise hem korku hem de merak içinde izlediğimiz bir dizi vardı; Kalp Gözü. Kanal 7 ekranlarında yayınlandı, senaryolar Şair Süleyman Çobanoğlu’na aitti. Bugün hatırınıza gelince muhtemelen gülümseyecek ve komik bulacaksınız. 2020 yılından bakınca böyle görünmesi normal sayılabilir. Ama 2000’li yılların başında böyle değildi,bhiç kimse komik yahut saçma bulmazdı böyle hikâyeleri. Kalp Gözü, sıradanlaşan ve memleketin yaşantısından hayli uzak hale gelen dizilerin arasından sıyrılıp insanların kalplerinde bir yerlere değmeyi başarmıştı. 

Bugün bilimin metafizik olarak ifade ettiği benim ise sırlı olarak anmayı tercih ettiğim, akıl ile izah edilemeyecek hadisler anlatılırdı o dizide. Birçok konu işlenmekle beraber benim yazıma konu olan ise delilerin de yer aldığı bölümler. Ki delilerin çocuk aklımız ile algıladığımızdan daha fazlası olduğunu az çok orada görmüştüm. Psikoloji bilimi deliler konusunda ne düşünür bilmem ama edebiyat fazlaca eğilir bu konuya. Yazıyı yazarken Türk Dil Kurumu sözlüğünde deli kelimesinin anlamını araştırdım. Sözlükte ‘’aklını yitirmiş olan, akli dengesi bozulmuş olan, mecnun’’ yazıyor deli sözcüğünün karşılığı olarak. Burası kabul edilebilir ama sözlük anlamının altında sözlüğü cümle içinde de kullanmış sözlük, gayet mantıklı .Lakin ‘’Gören bizi sanır deli/usludan yeğdir delimiz’’ şeklindeki alıntı yukarıdaki deli tanımına uygun mu, bu mısraların sahibi sözlükte verilen anlama uygun mu yazmış mısrayı?

Edebiyatımızda da edebiyatımıza yön veren kültürümüzde de delilikten veliliğe uzanan bir yol olduğu, deli dediklerimizin çoğunun da bu yol üzerinde bir yerlerde olduğu kabul edilir. Bu sebeple Batı toplumlarından farklı olarak delilik vakası bizde sadece tıbbın bir alanı değildir. Delilerin bir kısmı hastanelerde tedavi görseler bile bir kısmı da halkın içinde yaşamaya devam ederler. En yakın örnek olarak Malatya’nın Mercedes Kadir’ini getirin aklınıza. Altındaki sopayı bir motorlu araç zanneden ve onunla trafikte yol almaya çalışan biri var karşımızda. Normal şartlar altında tedavi edilmesi, toplumdan uzak tutulması gerekir. Ama Malatya halkı öyle yapmıyor. Onun yalanlarına ortak oluyor. Araba sandığı sopasını tamirciye götürdüğünde tamirci de gerçek bir araba gibi ilgileniyor, polisler bir arabaya hangi uygulamaları yapıyorlarsa Kadir’in Mercedes’ine de aynı uygulamaları yapıyorlar. Dışarıdan bakıldığında kocaman bir şehir bir delinin kuyuya attığı taşı çıkarmaya çalışıyor. Avrupa’da olsa bu uygulama ‘’farklılıklara saygı, hoşgörü’’ gibi klişe laflarla allanır pullanır bütün dünyaya reklam edilirdi. Ama biz reklamını yapmıyoruz. Anadolu’nun her köşesi böyle örneklerle dolu. Anadolu insanı onlara Allah‘ın adamları gözüyle bakıyor.

Tam da burada Sadık Yalsızuçanlar’ın kitabından bahsetmeye başlayabilirim. Yalsızuçanlar’ı kitapları, tasavvuf konusundaki çalışmaları ve Ülke Tv ekranlarında hazırlayıp sunduğu Açık Deniz programı ile tanıyorum. Özellikle Açık Deniz’de ilim adamlarını, gönül adamlarını, tasavvuf ehli insanları konuşurdu konukları ile .Anadolu’nun unutulmuş değerlerine vefa gösteren bir program olarak anabilirim bu programı. Yalsızuçanlar Allah’ın Adamları kitabında ise Anadolu’nun delilerine vefa göstermiş. Vefa göstermek de lazım. Mercedes Kadir’in vefatı sadece Malatya’yı değil tüm ülkeyi üzdü. Halbuki yaşıyorken tanımak, bilmek, gönüllerini almak, Allah’a giden yollardan birinin de onların gönlünden geçtiğini bilerek hareket etmek lazım. Yalsızuçanlar Anadolu’nun dört bir yanındaki delilerin hikâyelerine anlatıyor kitabında. Her birinin ne olup da bu hale geldiğini, yaşadıkları muhite neler kattıklarını, öteler ile nasıl ilişkiler kurduklarını gösteriyor okuyucuya.

Okurken kendi şehrimdekiler aklıma geliyor. Üç kişi idiler, ikisi vefat etti yakın zamanda. Yüce gönüllü biri, üçü de yaşarken onları bir araya getirip fotoğraflarını çekmeyi akledebilmiş. Şimdi küçük şehrimizin küçük facebook sayfasında ara ara paylaşılıyor fotoğraf ve bütün şehir altına yorum yapıyor. Hep iyiliklerinden söz ediyoruz. Şehrin yaramaz çocukları onları kızdırdıklarında küfretmeleri dışında bir kötülüklerini hatırlamıyor kimse. Tıpkı kitaptaki kahramanlar gibi bizim şehrimizin kahramanları. Kimi kara sevdaya tutulmuş Mecnun olmuş, kimi çok okuyup okudukları içinde kaybolmuş kimi de nasıl olduğu bilinmeden sırlanmış. Fırından bir ekmek, marketten bir dal sigara, sizden de sadece bir lira isteyip daha fazlasında gözü olmayan, verseniz de almayan insanlar onlar. Allah ile aralarındaki akıl perdesini kaldırmışlar. Kitabı okurken şehrimizde yaşayan ve Allah’a hepimizden daha yakın olan son kişi geliyor aklıma.İsmini burada anmak sanki bir sırrı bozmak olacak, anmayacağım ismini. Ama artık daha yakın davranacağım ona, belki ‘’merhaba’’ diyeceğim. O’nu da kaybederse bu şehir başka kimsesi kalmayacak. Neyi kaybetmiş olmadığımızı bile bilmeden büyük bir şeyi kaybedeceğiz. Kitapta anlatılan delilerden bir kısmı delilik ile velilik arasındaki yolun daha başındayken kimisi de yolu tamamlamış görünüyor.

Onları bazen hiç anlamadığımız cümleleri tekrar edip dururken görürüz, hiç olmayacak yerde olmayacak doğruları söylerler. Gözettikleri anlamsız dünyevi dengeleri yoktur. Sırat köprüsünde de dengeye ihtiyaç duymazlar zira. Allah’tan başka kimseleri yoktur. O muhteşem deyişte söylendiği üzere rızkı verenin Hüda olduğunu en iyi onlar bilir ki o sebeple kimseye minnet etmezler. Bir gariban ile zengin birdir gözlerinde. Hayvanlar ile iyi ilişkiler kurarlar her zaman, kedileri severler. Allahu alem kedi sevgileri Peygamber Efendimizin kendi sevgisinden mülhemdir belki. Bazen zaman ve mekan mefhumlarını aştıkları iddia edilir. Kendi şehrimdeki deliler hakkında da böyle rivayetler söylenirdi. Şehirden Hacca, umreye gidenler tavaf esnasında ya da şeytan taşlarken bir an onları gördüklerini ama sonra gözden kaybettiklerini anlatırlardı döndüklerinde. Halbuki bırakın pasaportu kimlikleri bile olmayan insanlardı onlar.

Yalsızuçanlar kitabın büyük bir bölümünde aklını kaybedenlerin hikâyelerini anlatmış. Kitabı okurken hemen her şehirde Allah’ın bir adamının olduğunu öğreniyoruz. Bunun haricinde aklını kaybetmeyen ama varını, yoğunu, malını, mülkünü Allah yolunda harcayan adamların hikâyelerine de yer verilmiş kitapta. Kitabı okurken yazar okuruna tasavvuf konusunda da bazı ipuçları veriyor. Hikâyelerin arasına ustalıkla yerleştirdiği tasavvufi eserler, şiirler, isimler okuru araştırmaya sevk ediyor. Türk edebiyatının en nadide naat ve münacatları ile ilahi ve deyişleri ile de tanışma imkânı sunuyor kitap. Kitap okurken teknolojiden uzak kalmayı tercih eden ben bile hikâyede geçen naat ve ilahileri dinlemek için sık sık telefonumu elime almak zorunda kaldım.

Kitap onlarca hikâyeden oluşmuş. Yazar bunu bilinçli bir şekilde mi yaptı bilmiyorum ama genelde on sayfaya varan uzun hikayelerden sonra iki üç sayfalık kısa hikâyeler yerleştirilmiş kitaba. Böylece okuma kolaylığı da sağlanmış oluyor. İftar saatine yakın iyice yorulduğumuz şu mübarek Ramazan ayında ikindi ile akşam arasının yorgunluğuna tatlı bir ferahlık ve huzur veren hikâyeler yazmış Yalsızuçanlar. Okurunu bulsun inşaallah.

Enes AKÇAY

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...