Aşkın Rengi Mor – II

Haşhaş çiçeklerinden fışkıran alev çabuk söner. Her âşık bilir ki, sevgilisine sunmak için kopardığı çiçekler yolda hemen solacaktır. Ben de kaç kez denedim ama hiçbirini taze tutamadım. Ama aynı çiçekler yaz ortasında, susuz günlerde fanilik hissi uyandırırlar; başları öne eğilmiş vaziyette, sanki huzura durmuş gibidirler. Soluk yüzleriyle birlikte yanık, sapsarı parıldayan buğday başakları, tarla kenarında tek tük bitmiş mavi dikenler manzarayı belki bozabilir, soylu tutkunuzu engelleyebilir. Tabii ki, sanatçı ya da şair kalbi haşhaş çiçeklerinin gözden ve gönülden düşmesine izin vermez. Monet ve Van Gogh tablolarıyla ölüm muştusu ebedileşir.

Bir şiirini Şeyh Galib, “Gâlib, kırmızı, siyah ve beyaza ait söylenmedik bir şey kaldı mı?” diyerek bitirmektedir. Gerçekten renkler, bu dünyada bize ‘Varlık’ servetine tanıklık etmek ve onun kesinlikle ‘tekdüze’ olmadığını doğrulamak üzere verilmişlerdir. Bize Kur’ân anlatmıştır ki: ‘ve sizin için yeryüzünde değişik renklerden yarattığı her şey, doğrusu onlarda hatırda tutmasını bilen kimseler için bir işaret vardır’ (Nahl,13). Yaz biterken olgunlaşan haşhaş kozalarının içinden çıkacak tohumlar ya beyaz ya da siyahtır. Beyaz ‘varlık’, siyah ‘yokluk’ alâmeti sayılır.

İnancımızı ve dünya görüşümüzü yalnızca haşhaş tarlalarına yazmayız biz. Siyah ve beyaz arasındaki karşıtlığın birbirine nasıl dönüştüğünü orada alın teri dökerek öğreniriz. Siyahın içindeki beyazı, beyazın içindeki siyahı görmeyi telkin eder bize Haşhaş Çiçekleri. Zıtlıkları mutlaklaştırıp abartmamayı ikaz eder. Çünkü algılar bizi her zaman yanıltabilir. An gelir; çirkindeki güzeli, kötüdeki iyiyi fark etmeyebiliriz. Dünyanın nasıl işlediğini değil aynı zamanda ne anlama geldiğini de öğretmeye çalışır körpe dimağlara. İnsan olmak nedir? Hakikat nedir? Hayatın anlamını çözmek için elzem sorular bunlar. Eğer Batı’da, Hegel ve Marx‘ın tartıştığı diyalektik zıtlık ise, tek başlarına hiçbir mana içermeyen ama var olmak için ötekini gerektiren şeyler arası bir zıtlık olmalıdır bu. O yüzden haşhaş tarlalarında koşan asi çocukların ideolojilere tapınması, dinin kapısından girince aptallaşması mümkün değildir.

Mor, hakikaten tuhaf bir renktir. Örneğin gökkuşağında hiçbir zaman gözükmediğini farketmiş miydiniz? Yine ulusal bayrakların hiçbirinde mor renk bulamazsınız. Kimi renk uzmanı moru karışık bir renk olarak görür. Kırmızı ile mavi arasındaki zıtlık olarak. Buna göre mor renk tercihi büyülenme ve büyüleme arzusu olarak algılanmaktadır. Bu, özne-nesne çelişkisini, ruh-beden ikilemini kaldırma arzusudur. Kırmızı ve mavi renklerin eşitlendiği mor, ifrat ve tefritten uzak ‘vasatı’ temsil eder, yeryüzü ve gökyüzü, madde ve mana, tutku ve zeka, aşk ve bilgelik arasında denge kurmayı öğütler. Eğer zıtlar arasında bir terkip oluşmazsa, geleneksele karşı çağdaşı savunur. Bu yüzden olmalıdır ki mor, kadın hareketi içinde büyük bir rol oynamıştır. Ama aynı zamanda hüznün rengidir mor.

Toros Dağlarında ve Ege Ovalarında erkeklerin ise korkulu rüyasıdır. Karacaoğlan türkülerinde geçer… Yörük kızlarının çeyiz bohçasına önce “Mor Cepken” konur. Kenarları sarı simgelerle işlenmiş, yelek biçiminde, mor renkli bir giysidir. Yörük kızları yalnızca sevdikleriyle evlenirler. Başlık parası gibi alışkanlıkları yoktur. “Mor Cepken” evlilikte yeri, zamanı geldiğinde, zorda kalan yörük kadınının erkeğine karşı kullandığı bir boşanma hakkıdır. Ezilmiş, yok sayılmış ve aldatılmış kadınların rengidir mor.

Biz Efe torunuyuz sırtımızda mor cepken
Belimiz de altı lokma kıyamet
Bir gözümüz nişanda, bir gözümüz yara almış yüreğimizde
Biz dertle dost olmuş, belaya nişan takmış, mertliği eş bilmiş
Sırtımızda mor cepken
Belimizde altı lokma kıyamet

Haşhaş yüzyıllardır yetiştirildiği için Afyonkarahisar kültürünün önemli bir parçası haline gelmiştir. Özellikle hamur işleri ile yapılan yiyeceklerin vazgeçilmez parçasıdır haşhaş… Bükme, ağzıaçık, lokul ve katmer gibi yöresel hamur işlerinin başlıca özelliği haşhaş ile yapılıyor olmalarıdır. Bunların yanında, fırın ve pastanelerde her zaman haşhaşlı pide, haşhaşlı ekmek ve çörekler bulmak mümkündür. Yine Haşhaş yağı 80li yıllara dek tüketilen ve bilinen tek sıvı yağdı.

Ancak bir vakit geldi; iç göç başladı. Tüm Türkiye’de yaşandığı gibi taşra akın etti şehrimize. Mutlaka her birinin ayrı bir gerekçesi vardı. Ama şehre yabancı, şehrin bin yıllık sesini dinlemeyi, beş bin yıllık kokusunu içine çekmeyi, on bin yıllık ruhunu görmeği bilmeyen insanlardı.

Tasavvuf geleneğinin Afyon’daki yansımalarını veya şehir yaşamına etkisini görmüyorlardı. Bir karşıtlık ideolojisi ile ortaya çıktılar: Biz Osmanlıydık, onlar Osmanlıcı. Biz özdük, onlar şekilci. Biz, ahlak abidesi olmak istiyorduk, onlar ahlak zabıtası. Biz, gelenek ile çağı terkip etmiştik, onlar ise kendi kendilerini öğütmeyi tercih etti. Özetle; lügatımızda kelimeler ne yazıyorsa biz oyduk, ama onların ne istedikleri belirsizdi. Sonuçta çok ilginç bir çelişki çıktı ortaya: Şehrin nimetlerini seveceksin ama uygar olmak istemeyeceksin! Velhasıl İbn-i Haldun‘un Mukaddime’de anlattığı olay aynen tekerrür etti; önce toplumsal, sonra kültürel doku bozuldu… Başımız demir bir kafese sokuldu, gönlümüz bir zırh gibi kuşatıldı…

Toplumsal bellek kavramını, bellek ile toplumu birbirine bağlayan kültürel bir olgu olarak tanımlayan Maurice Halbwachs, bütün eserlerinde aynı temel tezi savunur, bellek sosyal koşullara bağlıdır. Çevre, kişisel belleğin tüm içeriğini belirler. Yani ortak hafıza, geçmişe dair algımız, şimdiki zaman koşullarından doğuyorsa, geçmişle günümüz arasındaki bağ günlük yaşamımızı, eylemlerimizi, düşüncelerimizi bir şekilde etkiliyor demektir. Geçmiş hakkındaki ortak öykülerden bağımsız olarak sosyal yaşamda var olduğumuzu iddia etmek mümkün mü?

Haşhaş Çiçekleri Hitit metinlerinde “haşşika” olarak geçiyor. Afyon Şehir Müzesi’nde sergilenen Hitit dönemine ait lahitlerde haşhaş çiçekleri zarif biçimde çizilmiştir. Sonraki devirlerde ise haşhaş, özellikle Osmanlılar zamanında Anadolu’da çok yaygınlaşmıştır. Öyle ki 1516’da Anadolu’yu gezen P. Belon seyahatnamesinde Anadolu, İran, Hindistan ve Avrupa arasında afyon ticaretinin yapıldığını, Karahisar-i Sahip‘den deve kervanları ile ihracat gerçekleştirildiğini yazmaktadır. Haşhaşın yaygınlığını daha kesin belgelerden takip etmek de mümkündür. Osmanlı Tahrir Defterlerinde “öşr-i afyon” adıyla geçen vergi haşhaş üretiminden alınan vergidir. İlk kez 1528 yılında Karahisar-ı Sahip Sancağı’nda toplandığı bilinmektedir. Eski adı Karahisar-ı Sahip olan şehrimizin adı afyon üretim merkezi olması nedeniyle Cumhuriyet ile birlikte Afyonkarahisar halini almıştır.

17. yüzyılda bütün Anadolu’yu gezen Evliya Çelebi buraya da uğramış, Seyahatname’sinde mor-beyaz haşhaş tarlalarından ve halkın zengin oluşundan bahsetmiştir. Gerçekten de gerek Osmanlı gerek Cumhuriyet döneminde Türkiye’nin en önemli ihraç ürünleri arasında Afyon sakızı yer almıştır. İktisadi canlılık şehre kendi ismiyle milli bir banka kazandırmıştır. 1910 yılında “Terakki Servet Osmaniyesi” ünvanı ile mahalli bir banka olarak kurulan, daha sonra 1926 yılında “Afyon Terakki Servet Bankası T.A.Ş.” olarak ünvanı değişen banka 1975’e dek faaliyetini sürdürmüştür. 1979 yılında “Hisarbank” adını almış ancak 24 Kasım 1983’de Bakanlar Kurulu Kararı ile Ziraat Bankası’na devredilmiştir. Ne yazık ki bu bağlamda belirtmek gerekirse Anadolu eşrafı ve milli sermayenin gerçek hikâyesi henüz yazılmış değildir.

Rahmetli babaannemin babası Ömer dedemiz Balkan Harbine katılır; savaş bittikten sonra dönüşte İstanbul’da vefat eder ve Eyüp Sultan‘a defnedilir. Babaannemi amcaları Hacı Ahmet ve İsmail büyütür. Atatürk‘ün de bir kez misafir olduğu evleri [Belediye Binası arkasındaki] Hisarardı mahallesinde bulunuyordu. Annem her yaz bahçesinde bulgur kaynatıp nisaşta çıkardığı için Konağı iyi hatırlıyorum. Tam köşesinde yatır(Arap Dede) bulunan Konak’ın duvarında ziyaretçiler için açılan pencere hâlâ duruyor. Geniş ve büyük salondaki Tebriz halıları üzerinde Maver ile düşmekten korkmadan koşar dururduk hep.

Dini bayramlarda tüm sülalenin iştirak ettiği el öpme töreni burada olur; ardından büyük sofralar kurulurdu. Göç mevsimi geldiğinde, konağın ferah arka penceresinden kalenin etrafını sürekli dönerek buluşan göçmen kuşları izler; sıraya dizilip sıcak ülkelere göç etmesini merakla beklerdim. Öyle ki göçmen kuşların bu ayini akşama dek sürer ve bazen gökyüzünü hüzün ve sevinç çığlıkları aynı anda kaplardı. Neyse! Çocukluk hatıralarımı başka bir yazımda geniş anlatırım. Babamın ismini aldığı Ahmet dedesi 70’li yıllara dek yün yapağı ticareti yanında İngiltere’ye Afyon Sakızı ihraç edermiş. Şirketin merkezi babamın tarifine göre İstasyon Caddesi üzerinde ve TMO yanında bulunuyormuş.

1970’lerde tüm dünyada kaçakçılığın artması, uluslararası baskılar yüzünden 1972’de Türkiye’de haşhaş tarımının tamamen yasaklanmasına yol açmıştır. Haşhaş üretimi üzerinden emperyalistlerin Türkiye üzerindeki oyununu bozan Bülent Ecevit oldu. Ülke sathında öyle bir rüzgâr esmişti ki Almanya’da çalışan babamdan mavi gömlekler sipariş ederdim. Eğitim Enstitüsü’nde okuyan komşumuz solcu ablaların etkisi olsa gerek; 10 yaşımda -annem izin vermese de- katıldığım Ecevit’in düzenlediği Haşhaş Mitingi’ni unutmam mümkün değil! Amerika’nın Sultanahmet Camii’ni bombalarız tehdidi o zaman gelir. Kıbrıs olayıyla birlikte tarihimizde Amerika’yla yaşadığımız en büyük ikinci sorun bu haşhaş vakasıdır. Haşhaş üreticileri ve ülke ekonomisine zarar veren bu yasak kısa süre sonra terk edilmiş, kapsüllerin çizilmemesi şartıyla 1974’te yeniden haşhaş ekimine başlanmıştır. Bu yıla kadar afyon sakızı, kapsüllerin özel bir bıçakla çizilmesi şeklinde elde edilirken, 1974’ten itibaren kurulan alkaloid fabrikasında kimyasal metotlarla üretilmektedir. Dolayısıyla 1974’ten sonra Türkiye’de artık afyon üretimi söz konusu değildir.

Kentlere de uğramış ki yanımdan geçti,
Haşhaş çiçeğine benzer kızlar görmüştür.
Bir gülüş, bir tel saç, allık pudra,
Alıp gitmiştir.

Cahit Külebi

Yüzyıllar boyu bozkayaların altında hüzünle akan Akarçay‘ın haşhaş tarlalarını kucaklamak istemesi, üzerinde ter döken köylü kızların türkülerine şırıltısıyla eşlik etmesi, içimizde yatan özgürlük duygusunu kamçılamıştı sanki. Şehrin öte ucunda Ambar yolunun başladığı noktadan Sigorta Hastanesi’ne dek uzanan boş alanda şehrin son haşhaş tarlaları bulunuyordu.

Dibinden geçen dere boyunca mis kokulu yeşil tomatesleri ısıra ısıra yürür, uçurtmalarımız için sazlıkta çıta arardık. Uçurtma deyip geçmeyin! Hüner işidir. Emek ve sabır ister. Yaz aylarının en renkli süsüdür uçurtmalar. Arkadaşlar ile yeryüzünde oynanabilecek en güzel çocuk oyunudur.

Mahallemizdeki çocukların ilgisini çeken şeylerden bir tanesi de hiç kuşkusuz uçurtma yapmak. Bozokların Halil ile Fakçıların Süleyman içimizde en becerikli olanımız.

Ve buluştukları ortak bir nokta var: Küçücük kalpleri mutlu etmek… Bilmiyorum ama uçurtma uçuran her çocuk, sanki ruhunu gökyüzüne yükseltmiş gibi gelir bana. Onların mutluluğunu seyretmek tarifsiz bir duygudur. Kalbiniz gökyüzü, gökyüzü kalbiniz olur.

Neyle kaplı olursa olsun her uçurtma ayrı bir sevinç, ayrı bir coşku, ayrı bir övünç, ayrı bir gurur, ayrı bir huzur, ayrı bir umut taşıyor ve her çocuğun kendine göre bir mutlu olma hali var işte. Bu anı bir kez yaşadınız mı o uçurtmaların altından, uçurtanların yanından bir daha ayrılamıyorsunuz. Uçurtma ile özgürlük duygusunu en üst düzeyde yaşıyorsunuz. Hemen herkes kendi yaptığı uçurtmayı anlatır. Anlattığı uçurtma değildir aslında, o bir mutluluğu paylaşır sizinle.

Kendi elleriyle, emek verip yaptığı uçurtmayı gökyüzüne salmanın keyfini sürer. Engin göklerde uçurtma değil sanki kendi süzülür. Masmavi gökleri süsleyen rengarenk kuşlarla yarışır. Bu arada rüzgarı kovalayacak ama ipi elinden asla bırakmayacaksın! Uçurtmayı kaçırmak en büyük ayıp çünkü. Diyelim ki kaçırdınız; yılmayıp peşinden koşacak, haşhaş tarlalarında onu arayıp bulacaksınız. Ve selamlayacaksınız…

“Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini.”

Alaattin DİKER

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...