Ahmet Kabaklı Hoca

İdemen terk Fuzûlî ser-i kûyın yârin
Vatanımdır vatanımdır vatanımdır vatanım

Ahmet Kabaklı, doğumundan ölümüne kadar sürdürdüğü hayat çizgisi bakımından gençlere örnek olacak özellikler taşır. En başta geçirmiş olduğu çok sıkıntılı çocukluk devresi ona memleketini daha çok sevdirmiştir. Çocukluğunda bazı günler aç kaldıklarını, zaten fakirlik içinde kıvranan ülkede yardımlarına koşacak kişilerin bulunmadığı gerçeği annesinin “Yetim yüzü soğuk olur.” cümlesinde somutlaşmıştır. Bu sıkıntılı hayata rağmen Kabaklı, Harput ve Göllübağ’la ilişkisini hiç kesmemiştir.

Biz onun bu sıkıntılı çocukluk günlerine bakarak şunu söyleyebiliriz: Vatan, karnımızın doyduğu yer değildir. Biz vatanımızı karnımızı doyurduğu için değil, onda hatıralarımız, manevî değerlerimiz bulunduğu için severiz. Demek ki vatan sevgisi maddî menfaate bağlı değildir, olmamalıdır. Aksi hâlde daha büyük maddi menfaat karşılığında bu sevgi yön değiştirebilir.

Ahmet Kabaklı’nın yaşantısından çıkarılacak bir başka sonuç da hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmamamız gerektiğidir. O, Anadolu’nun mahrumiyetler içindeki bir kentinde, mahrumiyetler içinde bir aile ocağında doğmuş, sıkıntılar içinde eğitimini sürdürmüş ve üniversiteyi Yüksek Öğretmen Okulu’nda yatılı öğrenci olarak okumuştur. Çalıştığı ve kendini yetiştirdiği için Türk basınının en önemli yazarlarından biri olmuş, en önemli kurumlarında hocalık yapmış, sahasında önemli eserler vermiş ve herkesin saygı duyduğu, milletinin değerlerine bağlı bir önder olmuştur. Demek ki içinde bulunduğumuz sıkıntılar çalışmak ve irade ile aşılabilir, ülkemize hizmet edebilecek yerlere ve duruma gelinebilir. Bu bakımdan Anadolu gençliği için Kabaklı, ümit aşılayan bir örnek kişidir.

Yine hocalık görevi sırasında ortaya koyduğu eserlerle, prensipli çalışan öğretmenin öğrenci yetiştirme yanında eser de verebileceğini, vermesi gerektiğini göstermiştir. O, kalemini milleti ve devleti için kullanmış usta bir gazeteci ve fikir adamıdır. Yazdığı gazete ülkenin en büyük ve etkili ilk üç gazetesi arasında yer aldığı hâlde, Ahmet Kabaklı bu konumunu asla maddî çıkar için kullanmamıştır. Kendisine servet sağlamamıştır. Bu bakımdan iş ahlâkı, gazetecilik etiği bakımından da örnek alınacak birkaç gazeteciden biridir.

O, toplum insanıdır. Köşesine çekilip yazı ve eser vermekle kalmamış, müesseseler kurarak toplumla bütünleşmeye çalışmıştır. Millî kültürü yaşatmak uğruna atılan her adımı desteklemiş ve yapılan her mücadelenin içinde yer almıştır. 1980 öncesinde yaşanan dil kargaşasında da “Yaşayan Türkçeyi” bir mesele hâline getirmiş ve yazdığı gazetenin sütunlarını her gün dil meselesine ayırtmıştır. Bunun sonucunda, çeşitli ilim ve kültür adamlarının yazı ve çalışmalarından oluşan cilt cilt eserler kültür hayatımıza kazandırılmıştır.

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından başlatılan ve yarım kalan 1000 Temel Eser projesinin, Tercüman gazetesi tarafından 1001 Temel Eser adıyla devam ettirilmesine ön ayak olarak, kültürümüzün te- mel taşı olan eserleri bize kazandıran yine Ahmet Kabaklı’dır.

Bu bakımdan Avrupa ile ilişkilerimizde kendi kültür ve medeniyetimize güveni ve kişilik sahibi olmayı temsil eden, önemli ve örnek bir fikir adamımızdır.

Kabaklı, kendi tarihimize bütüncü bakışı temsil ve telkin etmesi bakımından da değeri ve etkisi inkâr edilemeyecek bir kültür adamıdır.

Bu maddeleri daha da uzatmamız mümkündür. Ancak yapılması gereken, ölçüsüz övgüler yerine, bu insanların eserlerini tanıtmak ve okutmaktır. Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın çok sık tekrar ettiği bir sözü vardı: “Bir kişi hakkında yazılmış elli tane yazı oku- yacağınıza o kişinin eserini okuyun. Daha çok şey öğrenirsiniz.”

***

Yahya Kemal’in Selimnâme isimli terkib-i bendinin hemen girişinde şöyle bir kıt’a yer alır:

Devr-i Sultan Selîm’i yazmak içün
Seyf-i meslûl kıldı hâmesini
Halk Yahyâ Kemâl’e rahmet okur
Gûş ederken Selîmnâmesini

Kıt’a şöyle anlaşılabilir: “Sultan Selim devrini yazmak için/ Kalemini kınından sıyrılmış kılıç gibi kullandı/ Halk Selimname’yi dinlerken/ Yahya Kemal’e rahmet okur.”

Öyle zamanlar ve durumlar olur ki yazar ve şâirler o muhataralı dönemlerde kalemlerini kılıç gibi kullanmak zorunda kalırlar. Yavuz Sultan Selim gibi kısacık ömrünü zaferlerle donatmış bir hükümdar, bir sanatkârın kınından sıyrılmış bir kılıca çevrilen kalemiyle anlatılabilirdi. Yahya Kemal’in muhteşem Selîmnâme’si böyle meydana geldi ve biz onu okur ve dinlerken Yahya Kemal’e Fatihalar gönderiyoruz.

Gazeteci Ahmet Kabaklı da yazdığı 55 yıl boyunca (ilk yazısı 1946’da yayımlanmıştır), kalemini kınından sıyrılmış kılıç gibi kullandı. Paragrafa “gazeteci Ahmet Kabaklı” şeklinde başladık, çünkü bunun yanında “Hoca Ahmet Kabaklı, Edebiyat Tarihçisi Ahmet Kabaklı, Yayıncı ve Vakıf yöneticisi Ahmet Kabaklı, şâir Ahmet Kabaklı, düşkünlere yardım için çırpınan Ahmet Kabaklı, Türkçe âşığı Ahmet Kabaklı; en önemlisi Harput’tan İstanbul’a gelen, Bâbıâli’nin o tekinsiz ve kaypak ortamında zirveye çıka- bilen ve tertemiz kalabilen bir Ahmet Kabaklı” vardır. Aile reisi müşfik Ahmet Kabaklı’yı aile fertlerine, onların kalem ve dudaklarına bırakıyoruz.

Kınından Sıyrılmış Kılıç

Ben yaşım icabı 1970’ten itibaren, Öğretmen Okulu’na başladığım ve kendimi zamanın fikir hareketleri ortasında bulduğum yıldan sonrasını, Ahmet Kabaklı’nın yazıları ile birlikte yaşadığımı söyleyebilirim. Ortaokul yıllarımda aralıklarla okuduğum Tercüman gazetesi, daha sonra lise yıllarında bizim mektebimiz olmuştur diyebilirim. Edebiyat Fakültesine gelmeden çok önce hocalarımı, Ahmet Kabaklı ile beraber Tercüman gazetesinin ikinci sayfasında tanımıştım. 1975’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne geldiğimde isimlerini bildiğim Mehmet Kaplan, Faruk K. Timurtaş, Necmettin Hacıeminoğlu vb. hocalarımın yüzleri ile de karşılaşmıştım. O günlerin Tercüman’ı, eski Tercümancılarla birlikte benim de burnumda tütmekte, gözlerimi buğulandırmaktadır.

Türkiye o yıllarda, günümüzde çok övülen ve nostalji gözyaşları ile hatırlanan 68 kuşağı ile, 68 kuşağı kullanılarak, yıllar sürecek bir buhranın içine atılıyordu. Konsolosluk basmalar, adam kaçırmalar, banka soymalar, milliyetçi öğrencilerin, öğretmenlerin ve bürokratların üzerinde terör ve sürgün yoluyla baskı kurmalar artarak devam ediyordu. Bu ortam Türkiye’yi 12 Mart 1971 muhtırasına götürdü. Ancak sağlanan sükûn ortamı pek uzun sürmedi. 1974 yılında CHP-MSP hükumeti iş başında idi. Okullarda ve devlet dairelerinde milliyetçi kıyımı yine devam ediyordu. 1974 Kıbrıs Harekâtı ülkeye biraz birlik havası getirdi. Elbette bu da çok sürmedi. Okullarından atılanlar, sürülenler, kurtarılmış bölgeler, sokak ortasında adam öldürmeler artarak devam ediyordu. 12 Eylül 1980 tarihine kadar Türkiye bir kan gölü hâlindeydi. Bu kan gölünde tam 5 bin genç boğulmuştu. Bu sayı, İstiklâl Harbi’nde verdiğimiz şehit sayısına çok yakın bir sayı idi. İnsanlar sokağa çıkmaktan korkuyor, sabah işlerine giderlerken aileleri ile helâlleşiyorlardı. Bu dönemde hamaldan bakana kadar kimler ölmedi ki? Sağdan ve soldan pek çok kişi ecel şerbetini içti. Bu büyük buhranın, bu büyük yangının körükleyicileri arasında Sovyet Rusya ilk sırada yerini alıyordu. Diğer ülkelerde ihtilâlle Komünizm rejimini kurma arzusu, Marksist gençliği alev gibi sarmıştı. Terör ve anarşi tüm hızıyla hükümferma idi. Bu ortama yardımcı olan yerli çıkar gruplarının bulunmaması eş- yanın tabiatına aykırı idi. Meselâ Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak’ın öldürülmesinin ardında, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kaçakçılığı önleyebilen ilk ve tek Gümrük ve Tekel Bakanı olmasının rolü yok muydu?

İşte Ahmet Kabaklı böyle bir ortamda Tercüman gazetesinde yazıyordu. O zamanlar tirajı 750 bini bulan bu gazete, Türk milletinin elinden alınmış kendi devletinin kurumları karşısında, milletin elinde kalmış görünen, onun değerlerini savunan tek kaleydi diyebiliriz. Burada Bizim Anadolu, Son Havadis, Orta Doğu, Millet, Bayrak gibi günlük gazetelerin; bazı haftalık gazetelerin ve aylık dergilerin varlığı inkâr edilemez. Ancak kamuoyu oluşturma bakımından bunların hiçbirisi Tercüman gazetesi ile boy ölçüşecek seviyede değildi. Amiral gemisi Tercüman gazetesi idi. Onun kaptanı da Ahmet Kabaklı.

Ahmet Kabaklı Türk kültürünü, Türk öğretmenini, Türk gençlerini, Türk Devletini kınından sıyrılmış kılıç gibi kullandığı kalemi ile devlet kurumlarına ve hükumetlere karşı savunuyordu.Sıkıntılı anlarımızda Ahmet Kabaklı’nın “Gün Işığında” köşesini okuyarak çok ferahladık. Söylemek isteyip de söyleyemediklerimizi onun yazdığını ve söylediğini görerek çok sevindik. Derdimiz olduğunda ona koştuk. Ömrü boyunca Türk milletinin derdini ya- zan, Türk kültürünü, edebiyatını, dilini savunan en güçlü ve etkili kalem Ahmet Kabaklı idi. Kabaklı Hoca hiçbir partinin, grubun, hizbin adamı olmadı. Millî kültüre bağlı herkesin yanında yer aldı. Onun kişilere yakınlık ölçüsü; kişilerin, bu milletin mukaddeslerine bağlılık derecesi idi. Kişiler mukaddeslere ne kadar yaklaşırlarsa, Kabaklı Hoca da onlara o derece yakınlaşırdı. Aksi hâlde araya elbette dağlar girerdi.

Fırtına Kuşu

Bir köşe yazarının kalemini millet menfaatini savunurken kılıç gibi kullanabilmesi için, mazisinin tertemiz olması ilk şarttır. Ardından cesaret, Hakk’a, millete ve değerlerine bağlılık gelir. Yapılan haksızlıklara karşı gür bir sesle haykırabilmek, Yahya Kemal’in deyimiyle “damarları dolduran gür bir iman”la mümkündür. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” hadisi şerifinin hikmeti ancak o zaman tecelli eder ve kalem, hakkı savunurken kınından sıyrılmış kılıca döner. Ahmet Kabaklı bu gür imanın adamıydı.

Kabaklı, Âkifvâri bir istiğna içinde idi. Âkif için anlatırlar: Üstad bir gün Sebilürreşad idarehanesinde otururken, içeriye İttihat Terakki’nin bir adamı girer ve Sadrazamın parti hakkında yazılanlardan hoşnut olmadığını söyler. O sırada arkadaşları ile birlikte yemek yemekte olan Âkif’in cevabı ibret vericidir: “Git sadrazamına söyle, ben böyle kuru fasulye yemeye razı olduktan sonra onun yapacakları vız gelir!”

Süleyman Nazif de Âkif de ömürlerince paraya dost olmadılar ve kalemlerini kılıç gibi kullandılar.

Ahmet Kabaklı da ömrünce paraya dost olmadı. Onun kaleminin kırıntıları bile olamayacaklar, etkileri asla onunla ölçülemeyecek olanlar gazetecilikten servet kazandılar. Kabaklı Hoca’nın benim bildiğim kadarıyla Doğan SLX marka, 1996 model bir otomobili vardı ve bu otomobil LPG ile çalışıyordu.

Bu, kalemini millet menfaati dışında kullanmamaya azmeden Türk yazarının kaderidir. Bu kadere razı olmayan yazar, fikir namusunu muhafaza etmekte çok zorlanır. Bir bakar ki kalemi ile münhaniler çizivermeye başlamış. Maddiyata dost olan, ömrünü onun peşinde zikzaklar çizerek geçirir. Hakk’a dost olan, dosdoğru yolda sevdiğine doğru ilerler ve kendini sevdiğinden ayıran her şeyi elinin tersi ile itiverir. Daima mazlumun yanında yer alır. 12 Eylül öncesi memleketi kasıp kavuran yangın içinde bu şecaati gösteren Kabaklı Hoca, tutumunu 12 Eylül sonrasında da sürdürmüştür. 28 Şubat 1997’de başlayan sürecin muhataralı günlerinde yazdığı bir yazı gazetede yayımlanmayınca, aynı yazıyı bir TV kanalında okutmuş ve ardından o kanala çıkarak söylediklerini bir kere daha savunmuştur.

Hatta bu devrede, kendilerini savunamayacak duruma düşenler, kendilerini tehlikeye atmak istemeyenler, Ahmet Kabaklı’nın ardından bunları söylüyor gibi görünmeye çalışmışlardır. En tehlikeli konularda programlarına Ahmet Kabaklı’yı konuk etmişlerdir. Çünkü onlar da biliyorlardı ki zülfiyâre dokunan konularda ancak hesapsız bir adam rahatça konuşabilir. Bu kişi de 55 yıldır çizgisini değiştirmeyen, kalemini asla kimseye kiralamayan, Harput’un yiğit evlâdı Ahmet Kabaklı olabilirdi. O, bunların farkında idi. Ama din, millet ve vatan için söylenmesi gereken doğruları, baskı dönemlerinde kimsenin söylemeye cesaret edemeyeceğini de biliyordu. Kendisi söylemezse, yazmazsa o doğruların ifade edilmeyeceğini de biliyordu. Onun için bu doğruları, doğru bildiklerini, kimseden çekinmeden söyledi, yazdı. O, fırtınalı havalarda uçmayı seven bir fırtına kuşu gibi ülkenin üzerinde soğuk rüzgârların estiği bir ortamda daima mücadele sahasında kaldı ve huzuru kalple sevdiği Allah’ına yürüdü.

8 Şubat 2001 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuşan Kabaklı Hoca’nın 10 Şubat 2001 Cumartesi günü Fatih Câmii’nde yapılan cenaze töreni, onun bu yönünün ne kadar etkili olduğunu çok açık gösteriyordu. Binlerce kişi kendi gönüllerindekini bir ömür boyu savunan, çekinmeden söyleyen, “dünyâ-yı dûn için edâniye baş eğmeyen” bu Alperen’i uğurlamaya gelmişti. Binlerce kişi, Kabaklı Hoca’dan helâllik diledi. Hücre hücre milletiyle kaynaşmış bir yazarın Hakk’ın huzuruna onların duaları ile uğurlanışı, milletin Kabaklı Hocalarını bağrına basışı Türk milletinin derinden derine yaşadığını göstermesi bakımından mühimdi.

O, pek ortada görünmeyi sevmeyen sessiz çoğunluk, böyle durumlarda bütün heybetiyle kendini gösteriyor ve evladını bağrına basıyordu. Halka hizmetin Hakk’a hizmet olduğu gerçeği bir kere daha ortaya çıkıyordu. Bir milletin en üst seviyedeki aydınları ile bir Anadolu kasabasındaki esnafın müşterek okuduğu kaç yazar vardır? Sabahleyin fakülteye gelen bir profesörün “Bakalım Kabaklı Hoca bugün ne yazmış?” deyişi ile Anadolu kasabasındaki dükkânında güne başlayan esnafın “Evlât, oku bakalım Kabaklı ne yazmış?” sözleri arasındaki görünmez bağ, milleti millet yapan en kuvvetli bağdır. Bu bağ, vatan ve millet sevgisidir. O sevgiyi garazsız ivazsız yaşatan kaleme duyulan bağlılık ve hayranlıktır.

Kabaklı Hoca’nın mücadele hayatı da biraz Yavuz Sultan Selim’inkine benzer.

Tevhîd maksadıyla geçirmişti ömrünü Ref’etti ermagaanını Dergâh-ı Vahdet’e

Bu, mısraları Ahmet Kabaklı için de rahatlıkla söyleyebiliriz. Ömrünü tevhid maksadıyla geçirdi ve armağanını Birlik Dergâhı’na sundu…

İsa KOCAKAPLAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir