Aliye Çınar Köysüren’le “Kadınlığın İnşası” Üzerine

Muaz Ergü yeni yayınlanan “Kadınlığın İnşası” kitabını, kitabın yazarı Prof. Dr. Aliye Çınar Köysüren’le konuştu. “Kadınlığın İnşası”çok yeni, tabiri caizse dumanı üstünde bir kitap.    

İsterseniz, ilkin  kitabın ismiyle başlayalım… Çalışmanız neden  “Kadınlığın İnşası” adını aldı? 

“Kadınlığın İnşası”… Çünkü kitabın asıl problematiği temele ulaşmak, kültürel ve toplumsal dip dalgayı tespit etmek… Bunu söylerken de, şöyle yapmalıyız, böyle iyi olur, şu modda kadın olmalı gibi genelleyici, problemlerin üstünü örten klasik şablonlara direnç gösteriyoruz… Asıl sorun nerede? Anlamaya çalıştığımız nokta burası. Çeşitli tanımlar ve tasvirlerle meseleyi girift hale getirme ve sonra da bu giriftliği çözmeye çalışma amacında değiliz.  

Peki, sizin baktığınız yerden devam edersek, asıl sorun nerede, sorunun kendini açıkça gösterdiği yer neresi?

Bu sorunun, daha doğrusu toplumsal sorunların birden çok bileşeni var kuşkusuz. Ancak biz temel odağa çift kutuplu cinsiyet sorunsalını yerleştirdik ve örselenmişlikler ya da hasarların kutuplardan bir diğerini tetikleyip durduğunu gördük ve bunu dile getirdik. Aslında burada sadece kadın sorunu değil, `kültürel bipolarlık` dediğimiz durumla, antropolojik pek çok konuda ipucu verdik… Yani bu kutuplardan biri çöküntülü, diğeri fazlasıyla hareketli… Bu dengenin bozulmuşluğu sorunların başlamasının habercisi zaten…

Daha önce de bu konuda bir çalışmanız var. “Kadınlığın İnşası”nın öncekinden farkı nedir?

Evet, profesörlük çalışmam toplumsal cinsiyete yönelikti. “Kültürel ve Dinî Algıda Toplumsal Cinsiyet” adlı çalışmamızda gelenek ve modernliğin farklı yollarla ve yöntemlerle kadını benzer şekilde nasıl baskıladığını gösterdik. “Kadınlığın İnşa”sında ise meseleye teori ekseninde bakıyoruz. Normalite dışında bırakılan kadın ile, Osmanlı kültürel dokusundaki harem ağasının hadım edilmesi anomalisine varıncaya kadar kültürel örüntünün dışında bırakılmanın izini sürdük..

Başlıklara baktığımız zaman, erkek gözüyle inşa edilen kadını tartışan bir bölüm görüyoruz… Burayı biraz açar mısınız? Neler var burada ve amacınız neydi bu bölümü yazarken?

“Başkası olma kendin ol”, diye başlayan bir şarkı vardı, onun sözleri geldi aklıma… Bizim kadınımız  veya bir başka topluluğun kadını neden kendine göre değil de, erkek gözüyle bir yapılanmaya gidiyor ve yine erkekler tarafından yıkıma uğratılıp imha oluyor, bunu iyi tespit etmek gerek…

Başörtüsü veya harem için başkalaştırma ayracını kullanmışsınız… Bu başlıkla tam olarak neyi hedefliyorsunuz? 

Bildiğimiz yüceltme teorisini anımsarsak, bir şeyi kültürün ve toplumun kısacası normalitenin dışına iki türlü çıkarırız, neyi kovmak istiyorsak, ya yücelterek ya da anormalleştirerek kuytu kıyıya iteriz. İşte örtü ve harem geleneksel/muhafazakâr anlatıda, yüceltilerek, bunlar kırılgan özel varlıklar diyerek bir şekilde sınır altına, zapt u rap altına alınıyor. Kontrol edilmeli bu taife, yani kadınlar, kendi başlarına bırakılmamalı… Bunun kültür dilindeki sembollerinden ikisi de örtü ve harem mekânları. Camilere girseniz bile, kadınlar mihraptan uzak, tuhaf perdelerle bölünmüş kısımlarda yer alabiliyor. Kadın kısmının(!) yeri bellidir… Bu överek, yücelterek, bile isteye dışsallaştırma mekanizmasıdır. Burada kadın da gönüllü bir şekilde bu dışsallaştırmayı kabullenir hatta bundan mutluluk bile duyar. 

Bu bağlamda  örneğin Osmanlı toplumsal yapısındaki Harem, teorimizin bir sağlaması için çok yerinde bir örneklik. Harem başlı başına saadet mekâni olarak isimlendirilirken, hadım edilmiş bir erkek tarafından korunuyor olması da, çok anlamlıdır. Çünkü O, ne bir erkek ne de kadındır; bir tür başkalaşım geçirmiştir… Belki de buradan anlaşılmaktadır ki, kadın da toplum içinde normal dışında görülmektedir. Normalleşmesi maskesiyle birlikte kendinden uzaklaşmasıyla mümkündür… Biz buna anormal kategori de diyebiliriz. Zira onu gösteren bab-ı saade (Enderun’a çıkan harem kapısı) ağasının, anormalleştirilmesi, hadım edilmesi gibi, kadın da harem çağrışımıyla salt dişi olarak düşünülmektedir. Dolayısıyla o da normal dışındadır burada. Doğrusu harem bağlamında düşünüldüğünde, kadın ve erkek çift kutupluluk ekseninden, tek merkeze, cinselliğe indirgenmektedir. Böylece çift kutuplulukla normalleşme de sağlanmaktadır. Ancak en mahrem haliyle kadın, harem sınırındaki kadındır, normal dışı olması önemli değildir, zira harem aynı zamanda mutluluğun mekân tezahürünün diğer adıdır.

Şimdiye kadar ki akıştan anladığım kadarıyla kadın bedeninin bir tür düzenlenmesi de asıl sorunsalınız… Doğru takip ediyor muyum acaba?

Foucault, bedenlerin düzenlenişi konusunda en önemli payın cinselliği dizginlemek ile ilgili olduğunu söyleyerek Hıristiyanlıktaki günah çıkarma ritüeline atıfta bulunur. Foucault’ya göre bu ritüel yoluyla insanlar özellikle cinsellikle ilgili günahlarını itiraf ederek, ruhlarının saflığa ve temizliğe kavuştuğuna inandırılırlar. Dinin kurumsallaşmış bir sembolü olan kilisenin iktidarıyla çalışan bu itiraf mekanizmasıyla Foucault’nun “ben teknolojileri” ismini verdiği bedenleri kontrol/eğitme/değiştirme yoluyla benlik yaratma projesi de uygulanmış olur.

İslam’da günah çıkarma yok, yani doğuştan kirli gelindiğine dair bir algı yok, lâkin en büyük kirlilik veya en ciddi ‘hudut ihlali’ cinselliğe dairdir. Allah’ın kul üzerindeki en önemli sınırı olarak cinselliğin helal veya haram üzerinden ilerlemesi, ‘günahkâr kişilik’ veya ‘mümin’ tipolojide son derece belirleyicidir. ‘Bu bakımdan ben teknolojileri yerine biz, şahsiyet düzeneklerinin teşekkülünden söz edebiliriz. Bunun için olmalı ki Hacı Bektaş-ı Veli, elinden, belinden ve dilinden emin olmanın önemini vurgulamıştır. Belinden emin olunmayan kişi, namus hinterlandını ihlal ettiği için, karanlık bir şahsiyettir. Bu bakımdan beden ve cinsellik üzerinden bir kimlik inşasının önemine dikkati çekmektedir.’ Hatta tesettüre dair vurgu veya haram olana dair bakışları kontrol eden hudut koyucu buyruklar hem kadın ve erkek bedenini inşaya yönelik koruyucu adımlardır, hem de ‘şahsiyet düzenekleri’ni beslerler. Elbette burada şahsiyetin kimlikten daha fazla bir şey olduğunu, çok boyutlu, katmanlı ve ucu açık, anokronik bir sarmala benzediğini ifade etmemiz gerekir.

Aliye Hanım mevzuyu güncelleştirirsek, neredeyse hergün bir kadın cinayeti veya kadına yönelik şiddet haberi görüyor ve duyuyoruz. Bahsettiğiniz teoriden bakarsak, bunu nasıl izah edebiliriz?

Bu çift kutupluluk durumu, kadın ve erkek ilişkilerinde bilhassa kriz zamanlarında daha görünür olur. Âdeta bipolar (manik depresip/iki kutuplu kişilik) bozukluğu olan kişilik örüntüsünde olduğu gibi, bir kutup depresif çöküntü içindeyken, diğer kutup üretken, dinamik ve canlı hatta saldırgandır. Çoğu kadın cinayetlerinde bu saldırganlık üst düzeye gelmiştir, kadın da depresif kutuptan dolayı muhakeme zayıflığı yaşamaktadır. Kısacası kendine doğru her geçen gün yaklaşan tehlikeyi açık olarak görememektedir, görse de bertaraf edebilecek güçte değildir.

Değersizlestirilen kadın algısından söz ediyorsunuz… Bunun şiddetle nasıl bir ilişkisi var?

Kendisi olamayan kişi varolma sahnesine yenik çıkacaktır, bu hem şiddet hem de değersiz kılma stratejisidir… Esasında bu sorun pek çok toplumda şu veya bu şekilde vardır. B. Turner Fransa toplumunda kadınların büyük çoğunluğunun nevrotik ve depresif olduğunu yazarken kitapta sözünü ettiğimiz Varlık ile bağsızlığa, salınımlı duruma işaret etmişti. Bir bakıma buna ikincil varoluşlar diyebiliriz… Çünkü otanlik var olma, Varlık ile bağ oranındadır… Belki de bugün kadın veya erkek, en büyük sorunumuz, Varlık ile bağın gevşemesi durumudur. Kadınlar toplumsal bariyerden dolayı ya Varlıktan kopmuş durumdalar ya da sun’i korunaklarından dolayı fazla güncellenemiyorlar.

Yine kadın değerini erkek üzerinden kazanıyor, buranın iyi sabitlenmesi gerekir… Oğlan çocuğu dünyaya getirmenin önemi veya evli kadın olma, bir erkeğin hanımı olmak sosyal statüdür… Bunlar erkek üzerinden var olma durumudur…

Kadının değersizleştirilmesinin altında kadının vicdan oluşumuna izin verilmeme problematiği var. Çünkü vicdan, hem tam olarak bir kişiyi muhatap alarak, özneleştirerek Onu çağırmayla başlar. Hem de bu öznenin, şunun veya bunun için değil bizzat kendi iç sesi ile sınırda durabilmesiyle mümkündür. Oysa kadın toplum, aile ve erkek gözüyle, kulağıyla, yüzüyle sınırda durmakta, yani yasakları ihlal etmemektedir.

Son olarak kitabın ana temasını yenilersek ve ulaşmak istediği hedefi göstermek istersek, neler söylersiniz?

Başa dönerek bunu sonlandırabiliriz… “Kadınlığın İnsaşı” aslında, kimliklerimizin (kadın veya erkek) inşasını tartışmaya açıyor… Kadın hasarlı ve örselenmiş ise erkek de bundan uzak kalamaz… Önce travmatik bir annenin kucağındaki bebek, sonra melankolik bir genç kızın sevgilisi olmaya mecburdur…Toplumun sağlığı, kadının güçlü olmasından geçer veya bunun tam tersi…

Aliye Hanım bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben Teşekkür ediyorum.

Muaz ERGÜ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir