Aşkın Rengi Mor – I

Varlık âleminde her şeyin ve her halin bir rengi var. Gökyüzünün mavi, doğanın yeşil, utancın kırmızı, huzurun beyaz… Peki ya, aşkın rengi yok mu? Osmanlı münevverleri Platonik Aşk anlamına gelen karşılıksız sevdalar için “Aşk-ı Eflâtuni” kavramını kullanırdı. Morun bir tonu olan Eflatun doğada nadir görülen bir renk olduğu için kutsal ve büyülü görülür; ve bu sebeple rengini verdiği çiçekler narin ve kıymetli kabul edilirdi.

Her yıl Hıdırellez’in ardından Afyon’da afyonlar çiçek açar. Ancak çiçeğin rengi ürüne göre değişir. Beyaz haşhaşın çiçekleri beyaz, siyah haşhaşın çiçekleri mor açmıştır. Ve bence bu, aşkın alabileceği en mükemmel renktir.

Renklerin sadece dış dünyayla ilgili olmadığı, insanların iç dünyasıyla da ilgili olduğu artık biliniyor. Bu itibarla her rengin insanlar üzerinde farklı psikolojik etkileri olduğu da… İnsanların iç ve dış dünyalarına doğrudan yansıyan renklerin, zaman içinde simgesel anlamlar kazanması kaçınılmazdı. Ve nitekim öyle oldu…

Antik çağlardan geç Ortaçağ’a kadar mor, gücün rengiydi. Kırmızı ileriki devirlerde ortaya çıktı. O zamana kadar mor en değerli renkti. Bir gram mor boya için yaklaşık 8000 salyangoz bulmak gerekiyordu. Bununla da ancak bir mendil boyanabilirdi. Ayrıntılı özütleme, yani işlemler onu önemli bir simge haline getirdi.

Eski Roma’da sadece imparatorların ve tahtın varislerinin mor renk elbise giymelerine izin verilmişti. Mısır Kraliçesi Kleopatra da gemisini mor yelkenler ile donatmıştı. En önemlisi Orta Çağ’da, Bizans Devleti mor boya üretimi üzerinde bir tekel kurmuştu. 1453’de İstanbul fethedildikten sonra o atölyeler ya kapandılar ya da üreticiler İtalya’ya kaçtılar. Sonuçta mor renk olduğundan daha fazla kıymete bindi ve arzu edilir oldu…

Aslında mor büyünün ve gizemin de rengidir. İlkel dinlerde büyücüler mor palto giyerlerdi. Şamanlar içinse mor, bu dünyadan öteki dünyaya geçilen bir köprü idi. Şamanların kendinden geçerek vecde gelmesini de ifade eder. Cennet ve Yeryüzü arasında arabuluculuk eden rahipler ayinlerde hâlâ mor libas giyiyorlar. İsa Efendimiz insanlığın kurtuluşunun bir işareti olarak Kilise’deki resimlerde mor palto giymiş vaziyette tasvir edilir. Hint sembolizminde ise mor, ruh göçünü anlatır. Sonsuz özlemi, sınırsız hayal gücünü ve fütüristik olanı sembolize eder. Bugün çağımızda kim güçlüyse, bakın, gücünün kaynağı bu fütürist yaklaşımdır. Geleceği planlayıp, senaryolarla kurgulayanlar, bunu yapmayanları yönetiyor…

Paul Friedländer, 1908 yılında mor rengin kimyasal formülünü keşfetti. Ancak boyanın kimyasal üretimi teknik bakımdan zahmetli ve son derece pahalıdır. Bu nedenle, mor hâlâ münhasırlık ve savurganlık rengi kabul edilir. Günümüz dünyasında, mor artık alçakgönüllülük ve tevazu ile ilişkili değildir. Özellikle mor renkler giyinen hanımlar öne çıkmak ve şık görünmek istiyorlar. Çünkü mor renk tercihi bireysel, özgün ve yalın görülüyor.

Var görünen âlem zaten bir yanılsamadan ibaret değil midir? Tekrar onu taklit etmek, şüphesiz onu asıldan daha da uzaklaştıracaktır. Ki şairlerin varlığa yaklaşımı da, eşyanın arka planına inerek oradan Mutlak’la irtibata geçmek şeklindedir. Şairler, bu bağlamda şiiri de böyle görmüştür. “Şakayıklar ve Haşhaş çiçekleri, suskun cennetler!” der Jean Bourdeillette, sonsuzluk kokan bir dizesinde. İnsan bir çiçeğin kovuğunda uzun zaman düşler kurunca geçmişin sularında erir ve maziyi bir başka hatırlar…

Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.
Nazım Hikmet

Mayıs ayı ortasında açan haşhaş çiçekleri Afyon Ovasına âdeta gelinlik giydirir. Afyon ovasında Claude Monet‘in tablolarını andıran görüntüler ortaya çıkar. Afyon ovası ilkbaharda açan, yazın olgunlaşan çiçeklerle görsel şölenin yaşandığı mekân haline gelir. Sonra birden zaman -Haziran ortasına dek- donar. Beyaz ve mor renklere bürünmüş tarlalar özleyenlerini kendine çeker. Gönüllerine hasret düşen âşıklar muratlarına ermek için beyaz dilekler tutar. Asırlardır çiftçinin geçim kaynağı olan, insanlık tarihinin en eski ve en önemli ilaç bitkisi olarak kabul edilen haşhaşın beyaz çiçekleri, Van Gogh‘u dahi büyülecek bir gizeme sahiptir çünkü. Siyah haşhaşların mor açan çiçekleri ise o muhteşem görüntüye ayrı bir güzellik katar.

Bir kere mor çiçeklerin sayısız tonu vardır. Bir uçtan bir uca dans ederek giderler. Bu durum dünyada başka hiç bir renkte yoktur. Bu nedenle de çok özeldir mor. Aynı zamanda aşkın kudretini ifade eder. Örneğin bu alâmet Tac Mahal‘ın tezyinatında göze çarpar. Cihan Şah ve Banu Sultan‘a ait iki sandukanın üzerindeki haşhaş çiçeklerine dikkatli bakarsanız birinde çiçekler soluk resmedilmiştir. Bu Şah-ı Cihan‘ın elemine ve Banu Sultan‘a duyduğu aşkın büyüklüğüne işaret eder. Oğlumun Cihan ismini taşıması sebepsiz değildir yani…

Nietzsche, “Böyle Buyurdu Zerdüşt” eserinde şöyle anlatır bu ikilemi: “Yıkık duvarın dibinde, çocukların oyun oynadıkları bir yerde, haşhaş çiçeklerinin tam ortasında sere serpe uzanıyorum. Şimdi ben, artık çocukların ve haşhaş çiçeklerinin bilgesiyim. Çünkü işledikleri kötülük de bile masum onlar”.

Evet. Öyle bir bitkiden bahsediyoruz ki yeryüzünde savaşlar çıkarmış, toplumları dumanıyla boğmuş, insanlara acılar çektirmiş…

Ve yine öyle bir bitkiden bahsediyoruz ki barışın sembolü olmuş, yeni kültürler doğurmuş, nice hayatlar kurtarmış. İkisi de aynı bitki: Haşhaş.

Haşhaş binlerce yıldır insanlığın ayrılmaz parçası olmuş. Dünyayı değiştiren bitki ünvanı almış. Homeros destanlarından bugünlere kadar toplum hayatına her çağda ve her yerde etki etmiş, ülkeleri birbirine düşürmüş, siyasi kavgalar çıkarmış. Kimi zaman Tanrının insanlığa armağanı olarak, kimi zaman Tanrının insanlığa cezası olarak görülmüş. Var olduğu sürece topluma tesiri olmuş ve dünya üzerinde derin izler bırakmış. Çiçeklerinin rengi kültürel geçmişimizde hep zarafet ve zenginlikle özdeşleştirilmiş. Günümüzde bile Avrupa saraylarında kraliçelerin kıyafet seçerken özenle tercih ettikleri renktir mor.

Romalı şair Vergil‘e göre; beyaz zambak saflığı, mor haşhaş çiceği Eros’u; bu iki renkten oluşan demet ise güzelliği temsil etmektedir. Eros’u neyin tetiklediği sorusu aslında bir hayli ilginç. Yanıt ‘güzellik’ ise eğer, bu ne anlama gelmektedir? Geriye kalan tek soru; ilkin hangisi çepellenmiş olabilir, sevgi mi yoksa güzellik mi? Ya ortada güzellik anlayışı ile ilgili bir sorun varsa? Eğer bir aşk estetiği sözkonusu ise, o zaman sevgilerin azalması en azından bu estetik bozulmanın bir sonucu olamaz mı? Neden çağımızdaki her olumsuz değişimi ya da gelişmeyi ekonomik krize ya da teknolojik yeniliklere bağlıyoruz ki? “Phaedros Diyaloğu”nda Platon güzel bir kadın yüzü önünde duyulan işte bu korkuyu tartıştırır. Acaba güzellik, aşk tanrısı Eros’u da mı korkutmaktadır? Belli ki aşk geometrik bir olay değildir. Güzellik ideali yalnızca rahatsız edicidir, çünkü aynı zamanda müthiş bir iddiada bulunur. Bilhassa Freud‘a göre; “güzelliğe doğru atılan her adım” içinde libido’nun çöküşü tehlikesini barındırmaktadır. Bu hem ‘çirkin’ bir son hem de insanlık için bir tehdit.

Platon aşkı esasen Eros olarak görür ve Eros’u tartıştığı metin “Şölen”. Orada aşk kavramı neyin güzel ve neyin iyi olduğu sorusu bağlamında ele alınmaktadır. “Çünkü hikmet en güzel şeye aittir, ama Eros güzelliğe duyulan arzudur, bu yüzden Eros mutlaka bilgelik ister ve hikmeti arayan biri olarak bilen ile bilmeyen arasında ortada durur.” Sokrates ise Eros’u seven değil sevilen kimse için kullanır.

İnsana ait bir duygu olarak bilinen ‘sevgi’ Grek mitolojisinde bir Tanrı ismidir ayrıca. ‘Sevgi’ye Tanrı demek kulağa tuhaf gelmiyor mu? Ancak Eros hiçbir şekilde şehvet için kullanılan bir terim değildir, aksine mükemmellik ve mutluluk için çabalamak demektir; dünyayı özünde bir arada tutan ve nihayetinde Tanrı’ya ulaşmayı hedefleyen ulvi bir güçtür.

Aynı nedenle Byung-Chul Han “Eros'”un Istırabı” kitabında, aşķlar tüketim toplumunda evcil bir kediye dönüştü ve eski aşkların içkinliğini şehirlerin orta yerinde arıyoruz diyerek şikayet eder.

Ey gönül âleme aldanma sana reng verir
Hâkdır kim anı geh lâ’l kılar gâh hazef
Fuzulî

Haşhaş, bir ‘fanilik’ işareti olarak da yorumlanabilir sanırım. Bugün çiçekler pekala güzel açar, ama yarın tüm yapraklarını ansızın dökebilir. Kader bu, kimse nerede ne olacağını bilemez. Bu çiçekler hakkında söylenebilecek tek çarpıcı gerçek, elbette parlak, mor rengidir. Koza içerisindeki haşhaş tohumları ise sevgi dolu ilişkinin ve dostluğun bir işaretidir.

Belirtildiği gibi, haşhaş çiçeği yaz mevsimini müjdeler. Sıcaklar bastırınca insanlar kendilerini dışarıya atarlar. Çılgın çocuklar da haşhaş tarlalarına bisiklet turları ve yürüyüşler düzenler. Yılın bu günlerinde doğa en güzel yanını gösterir ve büyüleyici özelliklerini hemen fark ederiz. Mesela Haşhaş çicekleri rüzgârla birlikte ileri geri salınırken, ılık bir yaz günü haşhaş tarlasında günbatımını izlemek insanın ayaklarını yerden keser, uçurur. Bu sakinleştirici doğal ortam uzun zaman aklınızdan çıkmaz. Sevginin nasıl bir mektep olduğunu, kalb gözü açık olanlar bilir ancak. Sanatkarlar da aynı çoşkuya kapılıp sayısız tablolar çizmiştir. Şiirler ve öyküler yazmıştır. Bir bakıma düşünerek, imkansızı mümkün kılmış, yaratıcılığı uyarmışlardır. Kısaca, birçok insan için haşhaş çicekleri büyülü bir çekiciliğe sahiptir…

Haşhaş tarlaları arasından geçeceksin,
Beyaz ve mor haşhaşları havaya savurarak
Yeni bir afyon bulacaksın kendine.
İşte o zaman beni unutma,
Şairini, onun şiir yazan ellerini,
İçine dizilen sıragölleri,
Kendi kendine konuştuğun seni,
Her şeyi, hiçbir şeyi unutma.
Ülkü Tamer

Devam edecek…

Alaattin DİKER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...