Başkan’ın İzinde Bir Gece İki Şehir…

Yaşarken yanında olamamanın mahcubiyeti Onun adı her anıldığında kendini tekrar hissettiriyor. O kaza olduğunda lise son sınıf öğrencisiydim, oy bile kullanamıyordum, diyerek kendimi rahatlatmaya çalışsam da geçmiyor o mahcubiyet. Ama bir devlet yurdunda üç beş arkadaşla yemekhanedeki televizyonun karşısında saatlerce beklediğimizi hatırlıyorum. Hatta biri Başkan’ın şehadetinden kısa bir süre önce “bizim ilçeye alperen ocakları temsilciliği açmak istiyoruz ama kimse yok etrafta” demişti.

O gece Emre’yle gece geç saatlere kadar haber izlemiştik. Sonra zorunlu yat saati geldi vs… Muhsin Başkan’ı herkes seviyordu ama bir türlü kalabalık olamıyorlardı etrafında. Emre de öyle demişti işte açamamıştı ocağı. Etrafında kalabalık, nümayiş, kitle olmadı… Muhsin Başkan hak bildiği yolda tek başına yürüdü. Tek başınaydı yolculuğunda… Kalabalıklara, kitlelere oynamadı, tribünlere hiç… Yanındaki bir avuç insanı mahçup etmedi hiç bir zaman. Ama bize, dostlarına son nefesinde yanında olamamanın mahcubiyetini bıraktı. Bembeyaz bir ölüme yürürken helalleşememenin, vedalaşamamanın derin hüznünü bir de… 

Onunla yol yürümüş insanlara hep derin muhabbet besledim. Konuşmak, Onu dinlemek istedim arkadaşlarından. Bütün bu duygularla Ankara‘ya ilk ziyaretimde Taceddin Dergâhı‘na koştum. Devlet aklı ve millet irfanı Muhsin Başkan’ı, Âkif’in Ankara’dayken kaldığı ve İstiklal Marş’nı yazdığı Dergâh’ın bahçesine defnetmeyi akledebilmişti. Âkif yaşasaydı eğer bu dürüstlük abidesi insanın ardından mısralar yazardı muhakkak. Âkif mısra yazamadı ama O, Âkif’in hatıralarıyla dolu bahçede…  Başkan’ın kabrini ziyaretten sonra Onu görenleri görmek için aynı sokakta bulunan Hasret Kitabevine uğradım. Bir selam verdim; yol arkadaşları Hakkı Öznur ve Lütfü Şehsuvaroglu tarafından yıllık dost gibi karşılandım.

Sonra yakın bir sokakta Başkan’ın hatırasını yaşatmak üzere kurulmuş Gönüllerde Birlik Vakfı’na gittik beraberce. Ülkücü hareketin aksakallılarından Mahir Damatlar o mütebessim çehresi ile karşıladı. Sanki yıllardır tanıyormuş gibi samimiyetle gezdirdi vakfı. Rahmetli’den yadigar eşyaların sergilendiği odalar, fotoğraflar ve vakfın bahçesinde çay ikramı. Hem kitabevinde hem de vakıfta Muhsin Başkan ve Onun muhabbeti, hatıraları etrafında kenetlenmiş insanlar gördüm. Daha sonraları kitabevi maddi imkânsızlıklarla mücadele edemedi ve geçen haftalarda kapandı ne yazık ki. Ama vakıf hayırlı hizmetlerine ve rahmetlinin hatırasını yaşatmaya devam ediyor.

Benim için Muhsin Başkan’ın izinde ikinci şehir Sivas oldu. Anadolu’nun kara yazısını değiştirme yolculuğu bu şehirden başlamıştı ve bu şehir bağrından böyle bir yiğit çıkarmıştı. Sivas’ı gezerken hep yetim bir şehri geziyor hissiyle gezdim. Yetim ama mağrur. Her yerde Ona dair bir şey aradım. Hem onun izlerini gördüm hem de o yiğide ruh veren manayı. Camileri, hanları ve çay ocakları ile Selçuklu ruhunu hâlâ muhafaza eden bir şehir.

Muhsin Başkan’ın mütebessim çehresi Sivas ellerinde bir çay ocağının duvarında… Nazlı Hilal’in, Osmanlı devlet armasının, Mushaf’tan sayfaların arasında bir yerde… O, ne güzel yakışmış ağabey oraya” dediğimde gözleri dolmuştu çay ocağının sahibinin. Mütebessim bir çehre ile  “O, her yere yakışır” demişti.

Her yere yakışırdı evet, Türkiye’ye de çok yakışıyordu. Şimdi Türk milletinin gönlüne… Fotoğrafının durduğu yer ömrü boyunca durduğu yerden ibaretti belki. Bayrağın, ecdadın, mukaddesatın, Anadolu insanının yanında oldu her zaman. Anadolu insanı da onu “ocağının”, ekmek teknesinin ve mushaftan sayfaların, dualarının arasına yerleştirdi.

İyi bilirdik, Muhsin isminin manasınca bilirdik demekten başka ne gelir elden.

Rahmetle, minnetle.

Enes AKÇAY

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir