Benliğin Dar İklimi

On derviş bir kilimde uyur da iki padişah bir iklime sığmaz” karşılaştırması  yapar  Sadi-i Şirazî Gülistan’da, tevazu ile kibir arasındaki farkı ortaya koyma babından. Daha farklı karşılaştırmalar da yapılabilir elbet. Belki de en doğrusu hiç karşılaştırma yapmadan  bu iki kelimeyi, bu iki ruh halini, bu iki varoluş yansımasını birbiri ile tanımlamadan kendi mecraları içinde anlamlandırma çabasıdır. Farkı ortaya koymak ortak bir başlangıç noktası gerektirir ki o noktadan sonrası için değerlendirme yapılabilir. Yakın veya uzak bir sıfır noktası, bir kesişme çizgisi  bulmak gerekir. Oysa ne kadar geri sararsanız sarın ortak bir noktayı yakalayamıyorsanız sonrasını üzerine bina edeceğiniz temelden yoksunluktur söz konusu olan. İkisinin de insana ait olmasının ötesinde tevazu ile kibir arasında ancak böylesi bir yoksunluktan bahsedilebilir.

Tevazu da ölçü ve sınır yürek genişliğidir, bu bir anlamda ölçüsüzlük ve sınırsızlıktır da… Bu sınırsız genişliğin ve doğallığın insana kazandırdığı güç ve aşkınlığın insanı yücelttiği zirve. Tevazu; o zirveyi bile anlamsız gören bir ruh yüceliğinin, bir doğallık ve sıradanlığın, bir yürek ikliminin  adıdır. Yüce Yaradan, en yüce makamı tevdi etmiştir kuluna zaten, onu “eşref-i mahlukat” kılmıştır. Kadir-i Mutlak olan Rabbimizin bu tasarrufunun yanında artık hiçbir şeyin bir anlamı ve izahı kalmamıştır. Kula düşen bu şerefli makamı muhafaza etmektir.

Kibir ise; benliğin dar iklimidir. Kendinden başka hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi  bilmemenin, tanımamanın yansımasıdır. Beyhude bir gayretle  kürre-i arz  içerisindeki  zerreliğini  kürreye egemen kılma hadsizliği, kul olarak kendisine takdir edilmiş alanı başka kullara ait alanları istila ederek genişlettiğini sanırken etrafına paslı demirden parmaklıklar  örme çabası. Şeriati “dört zindan”dan biri olarak değerlendirir bu hali. Kendi benliğine tutsak olma zavallılığı. Sudaki aksine tutulan marazi ruh hali kendi felaketinin tellalı, kendi akıbetinin celladıdır nihayetinde. Yücelttiğini sanırken an be an tükettiği kendi varlığıdır. Ağır bir libastır ki kibir;  insanın narin bedeninin bu sıkleti taşıması, bu ağırlığın altında insan olarak var kalabilmesi mümkün değildir.

Aslında korkunun kendisidir kibir. Bütün o büyüklük, kendini beğenmişlik ve ulaşılmazlık numaralarının temelinde, ruhu kemiren korku virüsünün dansı gizlidir. Korku arttıkça kibir büyür veya tersi kibir arttıkça korku büyür. Büyüdükçe korku inançsızlığı sürükler peşinden. Çaresizlik içerisinde kılıflar arar korkusuna benlik, gerekçeler üretir, süfli heveslerine kutsal kılıflar hazırlar. Beyninin akılla ve yürekle temasa kapalı alanlarında bahaneler üretir, kıyaslamalar yapar. İblis’in yaptığı da budur. Adem’i topraktan, beni ateşten yarattın, ateş üstündür topraktan’ der çıkar işin içinden, daha doğrusu çıktını sanır. Oysa bu meyandaki her çabası hiçliğe doğru götürür onu. Adım adım “esfele safilin”e doğru savruluştur bu. Nasıl ki tevazu yücelikte bir sınırsızlık, var olmada bir miraç ise kibir de düşüşte bir sınırsızlık ‘aşağının aşağısına’ bir bitimsiz yolculuktur.  

Acınası bir çırpınmadır kibir. ‘Şu küçük dağları ben yarattım’ efeliği hakikatin sert duvarına çarpıp ezildikçe hırsa kapılır, hedef büyütür. Elde avuçta ne varsa masaya sürer ego. Yenilgiye ve tükenişe ayarlanmış bir var olma ve kazanç oyunu sürgit devam eder. Şeytanın tezgahı kurduğu ve hep kasanın kazandığı, kaybettikçe kazanma hırsının kamçılandığı bir kumar. Neyin kazanç neyin kayıp olduğu dengesi alt üst olur bir müddet sonra. Zaten bu denge alt üst olmadıkça, varlık ve inanç  terazisinin şakülü kaymadıkça kibrin insan bedeninde yer bulması olası değildir ve bir kez yer edindi  mi çıkması da. Adım adım yok  eder ne var ne yoksa insan olmaya dair,  kul olmaya dair. İstila eder  her şeyi ve her yeri, gecenin karanlığından ödünç aldığı şalı örter üzerine cümle anlam haritalarının, var olma idrakinin ve kul olma bilincinin.

İnsan soyuna ait en sefil duygudur kibir. Bu sefilliğin  zavallılığını idrak için fazla çabaya ve uzun arayışlara da gerek yoktur haddizatında. Çünkü sorun bütün cesametiyle orta yerde durmaktadır. Görebildikten sonra her şey yerli yerine oturur ve bu şekliyle anlam kazanır. Nefse zor gelen anlamlandırma ve  hakikati görme iradesidir. Varsa o irade bakılması  gereken ilk  yer sorunun başlangıç noktasıdır yani fıtratın tahrife uğradığı yer. Kalbin üzerindeki ilk siyah nokta, kul olma bilincinin aldığı ilk yara.

Şimdi çoğun  ‘güçlü veya yüksek özgüven’  diye kamufle edilen kibir insan soyuna ait bütün zaman ve iklimlerde hükmü geçen bir hastalık olmakla birlikte günümüzde kazandığı itibar ve mevkii  hiçbir devirde kazanmamıştır sanırım. Bunun bir de aşırı tevazu hırkasına bürünen şekli vardır ki en sinsi kibir yansımasıdır. Kibrin bu türü başlı başına bir psikolojik patolojidir. Bizatihi kendisi ve her türü ile ağır bir varoluşsal hastalık olan kibir illetine düşmüş bireylere denilebilecek en güzel söz, gösterilebilecek en güzel tavır cümle hastalıklara karşı dilimizden dökülmesi gereken şifa dilek ve temennileridir. Bedensel rahatsızlıklar şifa duasını hak ettiği kadar ruhsal illetler de şifa duasını hak etmektedir.

Fadıl KARLIDAĞ

                                                                                                                         

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir