Bilim Açıklar, Din Anlamlandırır Mı? – I –

Bu ülkede entelektüel kıtlık bir tarafa… Mesihçi bir pozisyondan hareket eden sözüm ona aydın, âlim, hoca, akademisyenler vs. her şeye mal bulmuş mağribi edasıyla, sloganik bir şehvetle toplumu biçimlendirmekten büyük bir haz duyuyorlar olsa gerek ki son dönemlerin moda sloganı “Bilim açıklar, din anlamlandırır.” cümlesini büyük bir hararetle, magmanın en derinlerindeki bir cevheri keşfetmiş büyük bir madenci gibi sergilemektedirler. Liberal kapitalizmin her şeyi araçsallaştırdığı vakıada, dinin de felsefenin de bilimin de bir çıkmazda olduğu tartışma götürmez bir hakikattir. Bu hengâme içinde insana, adalete, özgürlüğe dair hiç kimsenin bir fikri yok ve G. Agamben’nin iki binli yıllarda dile getirdiği “olağanüstü hal ve istisna haline” yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında toslamış durumdayız. Bugünkü vakıa, bir “virüs istisnası” değil, “istisna hallerinin” yarattığı bir sonuçtur. Küresel sömürüye, işgallere karşı insanlığın bir başkaldırı gerçekleştirmesini beklemek beyhude olmasa da çok zor görünmektedir. Çünkü küresel ölçekteki bilimsel olanın üretimi olan sofistike, konvansiyonel iktidar mekanizmaları ve temerküz edilmiş sermaye karşısında insanlığın durabilecek bir gücü yok gibidir. Tüm bu olan biten içinde, kendi üretimleri ile yüzleşmek istemeyen insanlık, faturayı işin en kolay tarafı olarak dine kesmekte hiçbir beis görmemektedir. Özellikle Türkiye’de bu hal ayyuka çıkmış durumda. İslamcı cemaatlerin, tarikatların bu konuda tek bir fikirleri yok. Sadece veryansın ederek kendi gettolarını korumanın derdindeler. Felsefeden ve bilimden medet umarak dinin dışlanması vehmi, artık Müslüman ülkelerde, özelde Türkiye’de patolojik bir hal almış durumda. Kemalist, laik cenah açısından ise İslam, modern ulus devlet olan Cumhuriyet ideallerinin önündeki engeldir ve yok edilmesi gerekir. Çünkü İslam, moderniteye, laikliğe, sekülarizme karşıdır. Bu jakobence yaklaşımı konuşmak dahi zaman kaybıdır. Çünkü Kemalist laik zihniyet, muhatap olduğu toplumu, kültürüyle, gelenekleriyle, inançlarıyla sosyal bir olgu olarak değil, yok edilmesi gereken tarihsel bir bagaj olarak görmektedir.

Kapitalizm, bağrında pozitivizmi ve materyalizmi taşımak zorundadır. Çünkü her şey salt akıl ve sadece tüketilecek bir araç olmak zorunda sermaye ve pazar için. Sermayesi kutsal kitabı, pazarı ve avm’si mabed olan bu küresel mekanizmanın yarattığı deprem, Avrupa kıtasında sadece birinci ve ikinci dünya savaşlarında milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlandı. 18. Yüzyıldan itibaren dini, ahlaki, siyasi, felsefi vb. fay hatlarının kırılması ile meydana gelen bu depremin sarsıntılarını özelde Türkiye toplumu son yirmi-otuz yıldır yine derinden hissetmeye başlamış durumdadır. Bu durum deist ve ateist bir anlayışı, İslamcı-Muhafazakârların da sayesinde tetiklemiştir. Geç kalmış Türkiye pozitifistleri, kapitalistleri “demirden faşist kafalı” aydınlanmanın, ağzı süt kokan artıklarıdır sadece. Hakeza, İslamcılıkla hesaplaşmayı bizzat İslam ile hesaplaşmayla özdeşleştiren bu yaklaşımların bu ülkenin insanlarını selamete kavuşturmayacağını belirtmek gerekir. İslamcılıktan istifa edip, İslamcılığın travmasını yiyen bu travmatik akıldan medet ummak daha katmerli travmalara gebedir. Kapitalist/pozitifist depremin artçı şoklarını üç yüz yıl sonra hissetmek de ancak Türkiye’deki materyalist/pozitivistlerin ve İslamcılıktan istifa edenlerin, muhafazakârlaşanların payı olabilirdi… Öyle de oldu…

Din adına konuşan akademisyeninden tutun da sözüm ona âlim diye geçinen zevata kadar dine biçilen rol, seküler ve deistik bir kod olarak sadece “anlam”dır. Bu “anlam” vurgusu da içi boş bir demogojiden ibarettir. Bu ifadenin sert olduğunun farkında olarak bu tespiti temellendirme çabamızda öne süreceğimiz temel tez “bilgi problemi”dir. Epistemolojik sistemi çökmüş, metafizik gemisi batmış ve dolayısıyla bilgi problemini daha çözememiş, yeni bir bilgi sistemi inşa edememiş, sentezlerle yeni bilgi istemleri ortaya koyamamış olan bir bilinç, kaçınılmaz olarak bu acziyeti ya bastıracak ya da hakikati dil kalıpları üzerinden sloganlara boğacaktır. Bu işin kamusal kârının maksimize edilmesi için de her şey meşrudur.

Asıl mevzuya girmeden önce az da olsa bir arka plana değinmekte fayda vardır. Mezopotamya hikmeti, felsefesi ve bilimi, tarihi akışta önce Mısır’a oradan da Yunan’a geçerek Yunan’da MÖ. 6-4. Yüzyıllar arasında sistematik bir hüviyete kavuştu. Sistematik bir bütünlük içinde ortaya çıkan Platon Akademisi, daha sonraları MÖ. 86 yılında Roma diktatörü Sulla tarafından yıkılmıştır. Buradaki filozoflar kaçarak Antakya, Harran, Musul gibi yerlere sığınmışlardır.

Platon Akademisinin devamı olan Neoplatonizm (Yeni Platonculuk)  bir tür mistisizm olarak varlığını devam ettirdi ve nihayet MS. 529’da İmparator I. Justinianus tarafından tamamen ortadan kaldırıldı. Bu tarihi kesit içinde sadece Konstantinopolis, Antakya ve İskenderiye’deki bazı okullar faaliyetlerine devam etmiştir fakat bu anılan tarihi kesitte üretilen sistematik felsefenin çok çok gerisinde ve bunların büyük oranda tekrarına dayanır. Politik baskılar, bu anılan üç okulun mistik bir çizgiye kaymalarında birinci etken olmuştur. Tevrat’ın yazımı, Yahudi kabalizmi ve apokaliptik mesihçi yorumlar da bu dönemlerde kaleme alınmıştır. Bu üretimler büyük oranda İkinci Musa olarak kabul edilen peygamber Ezra’nın öncülüğünde MÖ. 4-1. Yüzyıllar arasında yazıldı. Pers-Roma çekişmesinde, Perslerin safında yer alan İsrailoğulları MS. 76’da bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödeyerek bin yıllık bir sürgüne tabi tutuldular. Kudüs bölgesindeki son Yahudi kabileleri burayı terk ederek dünyanın dört bir tarafına sürüldüler.

MS. 529’daki yasaklama ile birlikte Konstantinopolis, Antakya ve İskenderiye’deki filozoflar Roma baskısından kaçarak tekrar anavatanları olan Mezopotamya’ya özellikle Süryani bölgelere kaçmışlardır. Süryani bilgin ve din adamları da bu filozoflara alan açarak kendi inançlarının savunusu için bu felsefe geleneğini bir bakıma araçsallaştırmışlardır. İslam’ın ortaya çıkışından önce büyük ihtimalle Ebionistler ve Aryusçular olarak bildiğimiz dindar ve büyük oranda muvahhid olan Hristiyan ve Yahudi bilginlerinin bu coğrafyada bir arayışa çıkmaları ve özellikle Yahudilerin Mekke-Medine bölgesine yerleşmelerinin bu süreçle bir bağlantısı olsa gerektir.

MÖ. Dördüncü yüzyıldan sonra felsefi sistemlerin MÖ. 4- 6. yüzyıllardaki gibi bir çıkışlarına rastlamak neredeyse imkânsızdır. Yahudi ve Hıristiyan geleneklerin felsefe-bilim karşıtlığı, mitolojik-mesihçi-kapanmacı refleksi ve birinci derecede etkili olan politik baskılar, Yunan’daki felsefi sistemlerin küreselleşmesini sekteye uğrattı. Roma’da 325 yılında resmi din olarak Hıristiyanlık kabul edilmiş, böylece İsa’nın getirdiği din bir devlet dinine dönüşmüştür. Bu süreçten sonra 529 yılındaki yasaklama ile neredeyse felsefe/bilimin canına okunmuştur denilebilir.

Ortalama MÖ. 5. Yüzyıldan, MS. 9. Yüzyıla kadar felsefe donuk bir kütle olarak var olmuştur. MS. 529’daki yasaklamadan hemen sonra ortaya çıkan İslam, çok kısa bir süre içinde insanlığın kadim birikimiyle yüzleşme cesaret ve erdemini göstererek felsefe/bilimi tekrar ayağa kaldırmıştır. Müslümanların ürettiği felsefe/bilimin bir Yunan taklidi olduğu külli bir cehalet olup tarihsel olarak hiçbir şekilde temellendirilemez. Müslüman bilim insanları, Mezopotamya’dan başlayarak Mısır üzerinden Yunan’a taşınan bu kadim birikimi hiçbir komplekse girmeden alıp yüzyıllarca üzerinde tartışmalar yapmış, donmuş olan bu felsefe/bilime tekrar can suyu vermişlerdir. Burada sadece 9. Yüzyılda yazılan İbn-i Fatik’in Muhtaru’l Hikem ve 13. Yüzyılda yazılan Şemsettin eş-Şehrezuri’nin Nuzhetü’l_Ervah adlı eserlerine bakmak yeterlidir. Şimdi buraya kadar yazılanların konuyla ne alakası var? İslam’ın çevre kültür, felsefe ve bilim gelenekleriyle karşılaşması aynı zamanda onlarla bir yüzleşme ve hesaplaşmasını içermektedir. Bu kucaklama, yüzleşme ve hesaplaşma sürecinin bin yıl sonra aynı kavşakta bir kucaklama, hesaplaşma ve yüzleşme olduğunu vurgulayalım. Yani pek de değişen bir şey yok ve o dönem Müslüman âlimlerin nasıl bir hikmete/felsefeye, şecaat ve erdeme sahip olduklarını anlamadan bugünü anlamak ve çözümler üretmeye çalışmak havanda su dövmek olacaktır. (Özellikle Mutezili geleneğin metafizik ve epistemolojik meydan okumasını,bu konudaki mücadelesini merkeze alacağız. Bu konuya bir sonraki yazıda döneceğiz…)

Bilim açıklar, din anlamlandırır mı? Seküler bir kod olarak hakikat bu slogan mıdır? Bilim nedir? Açıklama nedir? Din nedir? Anlam nedir? En önemli temel mesele ise bir bilgi problemi olarak, bilgi nedir? İnsanın bilgiyle ilişkisi nasıl oluşmaktadır? Dini, felsefi, bilimsel bir bilgiyi kategorik olarak birbirinden ayırmak mümkün müdür? Bu kategorik ayrıştırma, bizi en nihayetinde Kartezyen düşünmenin çömezleri yapmaz mı? Bu sloganın içindeki kavramları İşraki bir pozisyondan sökerek hakikatin bu olmadığını iddia edeceğiz.

En başta temel iki İşraki ilkeyi belirtelim:

Birinci:Hakikatler, dil kullanımları üzerine inşa edilemez; çünkü dilsel kullanımlarda çoğu zaman mecaz vardır.” Anlam, her zaman sözcükten fazladır. Dilin kullanım aracı ve zihnin dışavurumu olarak sözcükler ve kavramlar bir okyanustan, muslukla su akıtmanın aracıdır sadece… Kavramlar insanı, var oluşu inşa etme noktasında bir pozisyon almaya sevk eder ve bunlar akılla mutabakat sağladıkları oranda hakikati temsil ederler. Bu kapsama dinin de felsefenin de bilimin de tüm üretimi dâhildir. Felsefe kavramlarla, bilim verilerle hareket eder. Peki din neyi kullanır? Ve en nihayetinde dinin de felsefenin de akli üretimi “kavramlarla” gerçekleşir. Kavram sözcüğünü burada iki disiplin için de tüm epistemolojilerini kapsayan anlamında kullanıyoruz, “kavram”ın terimsel anlamını değil…

İkinci: “Bir hakikatin tanımı, sırf bir sözcük değişikliği değildir.” Hakikat, anlam, varoluş vb. olguları dile getiren dilsel üretimler, kendi dönemlerinin anlam depolarıdır fakat donuk değildirler. Bunların içini boşaltarak, yerine seküler –hele hele Türkçe gibi yabancı sözcüklerle dolu bir dil- sözcüklerle değişimler yapmak bir köken kopuşuna neden olmaktadır. Bu kopuş, zihinsel bir mevzi kaybıdır. Bir sözcük, sadece kendi asrının çocuğu değildir, çağları da aşan bir ilkedir. Basit bir örnek olarak “Allah” yerine Tanrı kavramının kullanılması seküler bir bilinç taşır. Bir Müslüman açısından bu kullanım Kur’an ile bir mutabakat sağlamaz. Çünkü Allah kendisini nasıl isimlendirmişse O’na, O’nun kendisi için bildirdiği isimleri kullanmak gerekir. Bu tutum, O’na saygının gereğidir. (İbn-i Arabi) Yine İbn-i Arabi’ye göre “Allah” ismi camidir; tüm isimlerin kendisinde toplandığı isimdir ve Kur’an’da en çok kullanılan isimdir. (İki bin civarında) Allah’ın kendisi için layık gördüğü isimlerin dışlanma örneği olarak “Tanrı” kavramı Kur’an’dan ve onun inşa etmek istediği bir bilinçten kaçışın seküler dışavurumundan ibarettir. Bu kullanımın ikinci yönü ise milliyetçi bir refleks taşır. Son dönemlerdeki dinin millîleştirilmesi noktasındaki yaklaşımlar başka bir konu olduğu için burada bu konuya girmeyeceğiz. Bu açıklamaları elbette ki Müslümanca bir duruş açısından söylüyoruz. Çünkü Kur’an’ın nihai ufukları vardır ve ona iman edenlerin ufku ile ilahi kelamın ufkunun kaynaşması gerekir. Aksi durumda Müslüman bir bilincin sağlığı sorgulanır hale gelir. Bir Müslüman açısından bu yaklaşımı reddetmek elmaya, muz demek gibi bir şey olur. Hakk-ı Evvel olan Allah, hangi sözcükle zatını işaretleyerek isimlendirmişse O’na o isimlerle hitap etmek hem O’na hem saygı hem sevgi hem de muhabbetin gereğidir.

Şimdi, belirtilen slogandaki kavramları açıklayalım öncelikle. Bilim, duyusal verilerin akıl tarafından işleme sokulması ve buradan varlığın oluş ve bozuluş kanunlarını keşfederek aklın bu verilerle çalışmasıdır. Bu cümle bir tanım, açıklama cümlesidir. Açıklama, herhangi bir konu hakkında bilgi vermek için yapılan anlatımdır.  Amaç bilgilendirmek, bir şeyler öğretmek olduğu için sade ve anlaşılır bir dil kullanılır. Nesnel bir anlatım olup bilimsel bilgiye eşlik eder. Din, terim anlamıyla Allah tarafından bir peygambere gönderilen ve kaynağı kutsal/metafizik olan öğreti, inançtır. Zira bilimsel bilgi de felsefi bilgi de en nihayetinde bir inanca dönüşmektedir. Anlam ise özne ve nesne arasındaki kognitif bir ilişki olup ancak öznenin zihnindeki tekilliği ile gerçek anlamını kazanır. Bu açıdan anlamın sarih bir açıklaması yapılamaz. Bu özet açıklamalardan sonra bahsi edilen slogan açısından din ve bilim açısından pelesenk edilen bu seküler kodların arka planında bilginin üç halinden söz edilebilir. Bir karşıtlık içeren bu sloganda dine biçilen rolün, bilginin katı, sıvı, gaz hallerinden katı (pozitivisit, kapitalist vb.) halini içerdiği söylenebilir. Din, salt bir anlam nesnesine indirgenerek onun insanı inşa etmedeki potansiyeli tekil bir kategoriye hapsedilerek dışlanmaktadır. Her şeyden önce eleştirel bir aklın bir yanılsama, vehim, sapma olmadığına karar vermek için bu eleştirel aklın ele aldığı nesnesine uygunluğunun olup olmadığı tespit edilmelidir. Ele aldığımız bu sloganik cümlede din, gerek açık gerekse örtük bir şekilde eleştirel bir nesneye ve kategorik bir okumaya indirgenerek değerlendirilmektedir. Ve en önemlisi sözüm ona eleştirel akıl ile onun nesnesine indirgenmiş olan din (İslam) arasında bir uçurum vardır. Çünkü sözü edilen yaklaşımdaki sloganı inşa eden sözcükler ile din/dini bilgi arasında bir karşıtlık kurularak yorumlama yapılmaktadır. Oysaki sloganın içeriğini inşa eden sözcüklerin anlam kümesi/açıklaması din için de geçerlidir. Örneğin din “Zina yapmak yasaktır çünkü zina, insan nesline bir tehdittir.” dediğinde bu cümledeki iki önerme sadece anlam olmayıp, hem epistemolojik bir açıklamayı gerektiren kendi içinde bir açıklama ve hem de zihni, bireyi inşa eden bir anlam kümesidir. “Allah vardır ve O, evrenin yaratıcısıdır.” denildiğinde bu sadece bir anlam meselesi olmayıp hem bir açıklama hem bir anlamdır. Dolayısıyla açıklama ile anlamın, akılla mutabakat sağladığı yerde kognitif bir çakışma ile insan var oluşu evrende kendisi için bir pozisyon almış olur. Bu da hayatın ve var oluşun anlamının inşa çabasıdır.

Sonuç olarak bir makalenin sınırlılığı içerisinde dini, felsefi ve bilimsel bir bilgi en nihayetinde akli süreçlerden geçerek bir inanca dönüşür. Bunun duyusal, niceliklsel verilere dayanması gerektiğini iddia etmek kelimenin gerçek anlamında tam bir pozitivist, materyalist, seküler bir yaklaşım, okuma ve değerlendirmedir.

İkinci makalede bu konuyu ele alacağız.

Gürgün KARAMAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...