Nilgün Çelebi’nin Seyahatleri…

Nilgün Hanım takip ettiğimiz kadarıyla, gezmeyi, seyahat etmeyi seven birisiniz. Seyahat sizce nedir? Bir sosyolog gözüyle bakınca neler söylersiniz?

Seyahat kişinin ufkunu genişleten, algı sahasını zenginleştiren, en önemlisi de karşılaştıkları üzerinden kendini ve kendini kendi kılanları derinden kavramasını besleyen bir etkinlik türü. Biz kendimizi karşımızdaki dolayımıyla tanırız. Karşımızdakinden farkımızı ve onunla olan benzerliğimizi görebilmemiz için aramızda etkileşim, ilişki ve iletişim olmalı. Bu kendimizi dışımıza açmak demektir. Kendimizi kapatmayıp açmamızın yollarından biri de gitmek, görmek, işitmek, tatmak, ellemek, yürümek, solumak, konuşmaktır. Kuşkusuz okumak, görsel ve işitsel iletişim araçlarını kullanmak da bizi başkaları ile tanıştırır. Ancak bu tarz bilgilenmeler bir girişim, bir paylaşım doğurmazlar. Zira tek yönlüdür.

Neden çok seyahat ediyorsunuz? Sosyolojik sebepleri var mı bu seyahatlerinizin?

Seyahat ediyorum, çünkü diyorum ki madem bu dünyaya gelmişiz, sınırlı bir süre burada kalacağız, hazır gelmişken sağlığımız, vaktimiz ve maddî imkânımız da elveriyorsa elden geldiğince başka yerlerde neler varmış, kimler varmış, ne yapıp ederlermiş gidip yerinde göreyim, ufkumu genişleteyim, dünyamı genleştireyim diyorum.

Yarın “kulum seni dünya denen cennet gibi bir mekâna gönderdik, oralarda ne yaptın ne ettin” diye sual eden olursa mahcup olmayalım, “şükürler olsun mümkün olduğunca sunduğunuz nimetlerinizden yararlandık diyeyim”, diyorum. 

Hocam gezmeye gideceğiniz yerleri seçerken nelere dikkat edersiniz? Bu seçimleriniz belli kurallar çerçevesinde gerçekleşir? Yoksa hadi ben gezmeye gidiyorum mu dersiniz?

Gezip görmenin, kısa bile olsa değişik bir yerde yaşamanın yararını 17 yaşında Amerika’ya gittiğimde anladım. O deneyim kendimi, ailemi ve coğrafyası, tarihi, kültürü ve sosyal yaşantısı ile Türkiye’yi tanımam konusunda üzerimde ilginç etkiler bırakmıştır. Bu etkilerden biri de gezmenin görmenin ne kadar önemli olduğunu kavramama yaptığı katkıdır. (Daha önce aileden uzakta ayrı bir şehirde iki yıl yatılı okulda okumuştum, ama o ayrı bir deneyimdi). Gezmeye emekli olmadan önce başladım diyebilirim. Kabaca şöyle bir planım oldu: Nispeten genç yaşlarda uzak yerlere, yaşım ilerledikçe yakın yerlere gideyim dedim. Elden geldiğince de bu plana uymaya çalıştım, tercihlerim bu yönde oldu.

Son seyahatiniz Türk Dünyasına idi. Özbekistan… Neler gördünüz burada. Söyleyecekleriniz neler olabilir?

Özbekistan’a gittiğim için çok memnun oldum. Aslında uzaktı ve artık uzaklara gitmemeye niyetliydim ama şartlar öyle gelişti ki yollar önümde açıldı. Umre’ye gidişim de öyle olmuştur: Birdenbire gözüme çarpan bir gazete ilanı ile birkaç gün içinde yola revan olmuştum. Özbekistan için Orta Asya cumhuriyetleri içinde Türk kültürünün izlerinin bulunabileceği en zengin ülke dendi.

Daha önce Kırgızistan’a gitmiştim. Orada Türkiye ile gözlemlediğim tek ortaklık dil ve müzik, insanların sıcaklığı, çocukluğumun Orta Anadolusu’ndaki toprak damlı evler idi. Özbekistan’da ise ilk kez Türklerin nomadik olmayan çok güçlü bir damarlarının da bulunduğunu gördüm. Bu o kadar güçlü bir kültürdü ki Hindistan ve İran’ın mimarisini bile biçimlendirebilmişti.

Selçukluların kökeninin Özbekistan’da özellikle de Hive’de olduğunu gördüm. Hindistan gezimde aşağı yukarı tüm monumental Hint eserlerinde İran etkisini görmüştüm. İran bir coğrafya değil bir uygarlıktı. Özbekistan ise bana İran’ın da temelinde Hive/Harezm kaynaklı Selçuklu Türk kültürünün bulunduğunu gösterdi. Bu kültürün Anadolu’daki izleri Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu dönemi eserlerine yansır. Anadolu’daki en önemli Selçuklu eserleri ise başkent Konya’dadır. Ne yazık ki Konya bugün zarif Selçuklu uygarlığının özgünlüğünün bilincinde değildir. Selçuklu kültürü Emevi kültürü içinde eriyip gitmektedir.

Bu seyahatinizin ışığında Türklerin sosyo/kültürel/islami halleri ve yaşantıları hakkında ne söylersiniz? Tabî ki bir sosyolog olarak…

Sosyolog olarak konuşmak kolaydır da sosyoloji bilgisine ve sosyolojik bakış açısına saygı gösterecek muhatabı bulmak kolay değildir. Bu konuda iki cümle kuracağım; bunların bile ne kadar çarpık yorumlara yol açabileceğinin endişesini yaşayarak: Türk kültürü, dili, edebiyatı bir olgudur. İslamiyet de bir olgudur.

Hem Doğu’yu hem Batı’yı gezen birisiniz. Doğu ve Batı’yı zihniyet, mekân ve kültür bağlamında nasıl değerlendirirsiniz? Gerçekten sınırları çok belli bir Doğu Batı ayrımı var mı?

Her mesleğin olduğu gibi her bilim dalının eğitimini almış olanların da iyileri yanı sıra kötüleri de vardır. İyi ya da kötü sosyolog olmanın ölçütü ne kişinin siyasi/ideolojik angajmanlarıdır ne de kişinin Avrupalı/Amerikalı ya da Türk/Afrikalı/Asyalı olmasıdır. Bilinmeli ki Doğu ve Batıyı kategorik olarak ayıran her kim ise o kişi iyi bir sosyolog değildir. Bunlar biri diğerine göre tanımlanabilen, coğrafi bile olmaları bulunulan konuma göre değişen ayrıştırmalardır. Güney Amerikalılar da bu ayrımı Kuzey Güney diye yapıyor. Ben bu ayrıştırmanın özellikle Türkiye’de bu kadar yoğunlukla yapılıyor olmasına hayretle bakıyorum. Coğrafî olarak bile Asya ile Avrupa kıtaları arasında köprü olan, yüzyıllardır onlarca dili, dini farklı kültürlere, uygarlıklara beşiklik yapmış olan, sürekli yeni göçlerle demografisi değişmiş olan Türkiye’nin bu tür ayrımlara dikelmesi gereken ilk toplum olması gerekirken, bu tartışmada taraf olmaya kalkmasını anlamak mümkün değil. Üstelik Osmanlı gibi çok dilli çok dinli çok kültürlü bir imparatorluk geleneğinden geldiğimiz düşünüldüğünde bu konunun hala tartışılıyor olması gerçekten gariptir. 

Hepimizin kafasını meşgul eden, herkesin bilir bilmez farketmeden yorum yaptığı Doğu-Batı sorunu seyahatleriniz sonunda size nasıl görünüyor? Ya da gerçekten böyle bir sorun var mı?

Elbette farklılıklar var ama bu farklılıklar Doğulu, Batılı, Kuzeyli, Güneyli, Hıristiyan, Budist, Müslüman, siyah derili, beyaz derili olmakla bağlantılı değil. Farklılık ekonomi, siyaset, hukuk, bilim ve teknolojide bulunulan yer ve insan haklarına gösterilen saygı ile bağlantılıdır. Bu kurumların yapı ve işlevlerini ne kadar evrensel değerleri ideal edinerek inşa ediyorsanız dünya uluslar/ülkeler/toplumlar sıralamasında o kadar üst sıralara yükseliyorsunuz. Bu sıralamada yükseklerde bulunan ülkelerin göstergesi ise hiç değişmiyor: O ülke insanları öz güvenli, birbirlerine ve yabancıya saygılı, temiz, dürüst ve güler yüzlü oluyorlar. Bu noktada ülke yöneticilerinin tavır ve tercihleri, en önemlisi insanî kaliteleri çok ama çok önemli görünüyor. Elbette bu kalite kontrolünü oy verenlerin belirlemesi beklenir. Nitekim gelişmiş ülkelerde böyle oluyor. Ama demokratik kurumlarını henüz iyi oturtamamış ülkelerde liderlere önemli görevler düşüyor. Örneğin insanları aç biilaç dolaşan Orta Afrika ülkelerinin aslında çok verimli tarım arazileri ve yeraltı madenlerinin olduğunu ve bunların hepsinin yerli devlet başkanlarının onayıyla eski kolonyal ülkelerce ya işletildiğini ya onlara kiralandığını öğrenince şaşırıyorsunuz. Bu başkanlar ülkelerinin zenginliğini altın tahtlar karşılığında satıyorlar. Zanzibar adasında kaldığım otelin sahibi Hacı’nın Afrikalı yöneticiler için dediğini unutamam. ”Karnı aç olan insan yemek yer ve doyar ama bunların ruhları aç olduğu için hiçbir şeyle doymuyorlar”. 

Hocam ülkemizdeki kültürel gezi ve seyahat profiline baktığımızda gençlerin ve orta yaşlıların bu tip gezilere rağbet etmediğini görüyoruz. Daha çok emekli kadın ve erkekler kültürel gezilere çıkıyor. Bunun sebepleri hakkında neler söylersiniz?

Maddi imkân ve iş hayatının yoğunluğu engelleyici etkenler olabilir. Ama yabancılarla karşılaşmaktan kaçınmak da başka bir etken olabilir. Yabancıdan, bilinmeyenden korkmak biraz da özgüven eksikliğinin yansımasıdır.

Son olarak neler söylersiniz?

Teşekkürler. Bol bol gezebilme fırsatına sahip olmanızı dilerim.

Hocam bizi kırmayıp yoğunluk içindeyken vakit ayırdığınız için biz teşekkür ederiz. 

Muaz ERGÜ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir