Biz ve Kimliğimiz

“Özgürlüğümüz var ama kendimiz yokuz”

Geçen Ağustos ayında en büyük arzusu siyahiler gibi yaşamak olan bir yazar öldü  -Nobel ödüllü ilk siyahi kadın- Toni Morrison. Morrison hayatı boyunca bir siyahi olabilmenin hasreti ile yaşadı. Neredeyse, unutulan ulusal kimliğini dünyanın süper gücüne teslim etmedi. Kendisine mahsus olmayan özgürlüğünden nefret etdiğini haykırdı kitaplarında.

Amerika Birleşik Devletlerinin 5 Eylül 1795’te imzaladığı Cezayir’deki tutsakların geri gönderilmesi, Atlantik Okyanusu ve Akdeniz’deki ABD gemilerine dokunulmaması karşılığında Osmanlı devletine 642.000 Osmanlı altını ödemeye,  bununla da, kendi tarihinde ilk kez yabancı dilde sözleşme imzalamayı ve ilk kez yabancı bir devlete haraç vermeyi kabullenen ABD’nin 22 öğelik Trablus Sözleşmesi şu cümleleri içeriyordu:

“ABD hükumeti hiçbir şekilde Hıristiyan dinine dayanmıyor, ancak aynı zamanda müslümanların yasalarına, dini ya da sosyal yapılarına karşı gelmiyor…”

Çağımızın Amerikalılarını ABD’nin kurucu atalarına dini bir topluluk olarak sırt çevirmekle suçlayan Richard Dawkins, kitaplarında, bu koşulun ilk sözlerinin bugün Washington’un egemenliğinde büyük bir kargaşaya neden olabileceğini söylüyor.

“ABD hükümeti hiçbir şekilde Hıristiyan dinine dayanmıyor?” demek de ne oluyor?

Bu “nasıl yani” sorusu ister kamuoyunda, ister bireysel alanda cehaletin güç aldığı bir sorudur. Herhangi bir konunun gırtlağı bu “nasıl yani” sorusunun pençesine geçerse, o konu mahvoldu demektir.

Örneğin, günümüz Azerbaycan’ı, Kazakistan ve Özbekistan’ında bir ulusal kimlik sorunu vardır. Stalin‘in eğitiminden geçen akademisyenler, kendisine “Türk” diyenlere aynı soruyu soruyor: “Nasıl yani?”

Hatta “Türk müyüz, değil miyiz” tartışmaları Babek, Şah İsmail, Mehmed Emin Resulzade gibi Azerbaycan tarihini omuzlarında taşıyan devlere kadar ilerlemişti bile.

Bir kere şahsiyet (kişilik) kavramını etnik, biyolojik ve ya kalıtsal bir fenomen olarak tanımlamak ne kadar doğru bir yaklaşımdır? Etnik kimlik, biyolojik bir gerçektir. Tıpkı İngiliz kendini İngiliz, Fars, Arap kendilerini Fars, Arap yapmadığı gibi Türk de kendisini Türk yapmamıştır. Bizim  İngiliz, Fars, Arap, Türk olmamızın nedeni atalarımızın yaşadıkları coğrafi ve iklimsel ortamlara verdikləri biyolojik tepkinin ruhani, psikolojik geleneklere dönüşmesidir. İnançlarımız bile coğrafi koşullara bağlı değil midir? Sosyologlar hep bunu yazmamışlar mıdır?

Bir milletin kendine bir isim takıp milliyetçilik etmesiyse onun doğa ile değil tarihle olan ilişkisinin bir sonucudur. Millet Tanrı’nın, tabiatın değil, tarihin yarattığıdır ve sadece tarihi bakış açısı biyolojik bir bireyi bir millete mahsus şahsiyete dönüştürür. Bu nedenle kimlik, biyolojik, etnik kökenle değil, tarihi ve kültürel faktörlerle değerlendirilmelidir. Azerbaycan’lı bilim adamı merhum Lutfizâde, biyolojik, etnik kökeni ile Azerbaycan’a ait olsa da, şahsiyet olarak Amerikan kültürünün üyesi olan, Amerikalı kimliği ile bilinen bir bilim adamıydı. 

(Lutfizâde’nin neden sonunda anavatanını mezar olarak seçtiğini ve neden kendisini yaşamı boyunca “Azerbaycanlı” diye tanımlayamadığını açıklamaya çalışacağım.)

Tarihsel kişilik kültürel, sosyal bir fenomendir ve onu biyolojik kökenine dayanarak değerlendirmek, etnik gürültüden başka birşey değildir. Kişilik, kalıtsal bilginin bir sonucu değil, kişinin daha sonra edindiği sosyal deneyimleridir. Türk tarihinden, kültüründen güç alan ve bu tarihe, kültüre katkıda bulunan herkes türkdür. Nitekim kökeni Azerbaycan türkü olan Lutfizâde şahsiyet olarak bir Amerikalıdır. Nitekim Hürrem Sultan‘ın kendi kökeniyle hiçbir ilişkisi kalmamıştı.

Şahsiyet büyüdüğü kültürün, çevrenin çocuğudur. Ve genellikle, sosyal çevre, kişinin kalıtsal özelliklerine direnerek onu bir şahsiyete dönüştürür ya da her şeyini mahfeder. Biyolojik ve ya etnik nedenlerden dolayı bir kişinin kimliğini inkâr edemezsiniz, o zaman o kişinin tarihsel veya sosyal içeriği olmayan, ancak türüne göre sınıflandırılan bir sincaptan ve ya kangurudan bir farkı kalmaz.

Ama…

Ama öyle milli kimlikler var ki, onlar tarihten daha eskidir, onlar kendilerine tarihin değil, tarihe kendi çocukları gibi bakıyorlar. İşte, Toni Morrison kendi kimliğini böyle biliyordu. Bu gün Azerbaycan’da, Kazakistan ve Özbekistan’da kendisine “Türk” diyenler tarihin Petro‘dan ya da Stalin‘den başladığı talimatını reddediyorlar. Morrison milli kimliğini Amerika kültüründen yüksekte gördüğü gibi, post-sovyet ülkelerinin Türkleri de bir zamanlar kendilerinin oluşturduğu rus kültürüne indirgenmelerine şaşırıyorlar.

İşte, ben o yüzden Morrison‘un milli kimlik, özgür dil mücadelesini yazıma konu ettim.    

Yukarıda yazdıklarım aşağıda yazacağım konulara bir giriş niteliğindedir ve Dawkins’inten alıntı yaptığım sözleriyle modern Amerikalının onu emperyalist güce dönüştüren şeyin ulusal kimliğinin yerini alan devlet kimliği olduğunu unuttuğu gibi, modern Azerbaycanlının da ulusal kimliği pahasına bir imparatorluk kurduğunu hatırlamakta zorluk çektiğine dikkat çekmek istiyorum.

Tekrar ABD’ye geri dönelim. Bir ırk kokteylini anımsatan Amerikan toplumunda bireyle birey ve bireyle devlet arasında daha çok sosyal kimlik üzerinden ilişki kurulur. Örneğin, Rus, önce Rustur, sonra Rusya’dır, Türk önce Türk, sonra Türkiye’dir. Aynı zamanda Alman, Fransız ve ya İtalyan da öyle. Amerikalı ise aksine, önce Amerikalı’dır, sonra kendisidir.

Bir başka deyişle, Amerika yurttaşı önce Amerikalı olmaya mahkum, çünkü oradaki herkes ilk önce ulusal kimliğinini öne çıkarırsa, toplum demografik bir dehşete dönüşür ve Amerika denilen bir şeyden belirti bile kalmaz. Fakat günümüz Amerikalısı ABD’nin kurucu atalarının aksine, biraz Afrika’lı siyahi, biraz Avrupa Hıristiyanı olmak istiyor. Çünki artık onun kölelik ve engizisyon diye bir korkusu yok.

Amerikalı’nın biraz Avrupa’lı Hıristiyan, biraz da Afrika’lı siyahi olma isteğini Azerbaycanlının votka karşısında biraz Rus, seccade önünde biraz Arap olma arzusu ile karıştırmamak lazım. Rus, Arap olma “arzusu” bizim mahkum edildiğimiz “arzudur”, dahası “görevdir, ödevdir”.  Biraz Avrupalı Hırıstiyan, biraz siyah olma isteği Amerikalı’nın özlemidir, özgürlüğünün rüyasıdır. Rusçuluk, Arapçılık, Azerbaycanlılarda sömürgecilikten kalma sosyal çevre kargaşasıdır. Çünki biz,  Rus veya Arap  olduğumuz sürede hep kaybediyoruz, Rus ve Arab kazanıyor. Devlet sınırlarımıza bakarsak hep kendi halkımız, ama yabancı vatanlardadırlar.

ABD’de yaşayan Avrupa’lı, Afroamerika’nsa aksine, Amerikalı olunca devlet kurabildi. Richard Dawkins, çağdaş Amerikalı’nı bu anlamda cahil adlandırıyor. Klassik Amerika ateizmine sadık bir ABD aydını gibi düşünüyor ki, Avrupa Hıristiyanlığı ve zenci zihniyeti ABD’de meşruyet kazanırsa, devlet kaybeder. Bu yüzden de kendisi ABD’nin kurucu ataları ile aynı düşüncendedir; ABD insanı milli kimliğini sosyal kimliğine kurban verdiği sürece özgür kalacaktır.

Ama post-sovyet ölkesi olan  Azerbaycan’da tam tersi, yirminci yüzyılda iki kez 1918 ve 1990’larda politik bilincimizde milli kimliğin, Türkçülüğün diğer politik, sosyal kimliklere baskısı sonucunda her iki süreçte bağımsız bir devlet kurabildik. Yani, ulusal kimliğin bize verdiği şey, Amerikalılar’dan aldığı şeydir.

Kamu politikası, etnik stereotiplerden (yukarıda açıklandığı gibi) biyolojik, sosyal kişilikler üreten Amerika’ya insanlar genellikle (biyolojik) özgürlük ve (sosyal) rahatlık olmak üzere iki ihtiyaçtan giderler. Ancak ABD kimseye bedava bir şey vermez. Özgürlük ve maddi kazanımın maliyeti ulusal kimliyinizdir, ona istediğini vermezseniz, karşılığını alamazsınız.

Siyahilere karşı ırkçı nefretin bu güne kadar devam etmesinin nedenlerinden biri de budur; siyahilerin ulusal kimliklerinin Amerikan özgürlüğü ve sermayesi içinde erimesini istememeleri.

Bunun en güzel örnekleri, siyahlar tarafından yaratılan müzik ve edebi eserlerdir. Şimdi geçen Ağustosta ölen siyahi yazar Toni Morrison‘tan alıntı yapacağım ve şimdiye kadar ister Rus-Hırıstiyan, ister Arap-müslüman politikalarının bizden aldıkları ve verdiklerini kendi-kendinize kıyaslaya bileceksiniz. Umarım, tüm hayatını bir Afro-Amerikalı insanının bilinçaltında etno-arkeolojik araştırmalarda geçiren, tarihde ilk defa Afro-Amerikalı roman yazarı olarak Nobel Ödüllü Toni Morrison‘u kör gözleri ile siyahilerin geçmişini, geleceğini gören siyah Vanga babaları adlandırırsam yanlış bir şey yapmış olmam.

Bu yazarın eserleri siyahilerin folkloruna özgü bir tarzda yazılmış, romanları, sanki, siyahi kabile geleneklerinin müzikli şiir veya hikaye şeklinde, sözlü dilde nesilden nesile ötürülen ananenlerin “kış masalları”dır.

Siyahi olmasına rağmen, abolisionistlerden hep kuşku duyan, köleliğin kaldırılmasından neredeyse yüz elli yıl sonra Nobel konuşmasında, “Siyahiler özgürlük kazanarak milli maneviyatlarını kaybediyorlar, özgürlük onları kökeni bilinmeyen Amerikalılara dönüştürüyor. Siyahinin özgürlükten önce ulusal müziğe ihtiyacı var”, – söyleyen bu siyah kadın bir siyahi duyarlılığıyla hissediyor ki, özgürlük onun ırkına kökenini kaybetmek koşulu ile verilmiş. O ve onun roman karakterleri bu “verilen” özgürlüğü reddediyorlar.

Tuhaf bir şekilde, Morrison’un siyahileri genel Amerikan özgürlüğünü değil, kendilerini siyahi kimi hissettikleri eski kölelik dönemini tercih ediyorlar. Kölelik döneminde özgürlüğü özleyen ulusal kimliklerini özgürlük döneminde onlara bol-bol sunulan “hiçkimlik”lerinden çok daha yüksek tutuyorlar. Bir siyahi için kölelik kuruluşu Amerikan demokrasisinden daha iyi. ABD “özgürlükleri” köleliğe rahmet okutturacak bir demokrasi vermiş siyahi yurttaşlarına. Özgürlüğümüz var, kendimiz yokuz; Morrison hep böyle söylüyordu.

Bayan Morrison’un fikrince, kölelik döneminde fiziksel soykırıma maruz kalan siyahlar bu sefer demokrasi döneminde manevi soykırıma maruz kaldılar. Toni Morrison’u siyahilerin teninin rengi değil, ruhunun rengi ilgilendiriyordu. Bu siyah kadın için “verilen” her türlü “özgürlük” tehlikeliydi ve siyah bir griot olarak davranışı da şunu gösteriyordu ki, Morrison büyükanne “siyahi guru” olarak köleliğin dokunmadığı ve hatta koruduğu ulusal geleneklerini ABD’nin verdiği özgürlüklerin vaat ettiği yeni haklara, yeni toplumsal değerlere değiştirmek istemiyordu. O, zencilerin geleceği için değil, geçmişi, kökeni konusunda endişeliydi.

Yirminci yüzyılın başlarında Amerika’daki Harlem Rönesansı akımından sonraki Afro-Amerikan yazarların yarattıkları karakterler kişilikleri, kendilerinden önceki az sayıdaki siyah yazarlarının karakterlerinin aksine, vaat edilen Kuzeye değil, köle topluluğunun ve köleci geleneklerin vatanı olan Güneye göcedenlerdir, Amerika’da Amerika’dan kaçan şair Toron’un torunlarıdır. Bu zenciler Amerikan demokrasisini “tatmış” siyahlardır. Kebap kokusuna gelen, fakat eşeklere köz basıldığını gören dilencilerdir.

Güneyde onları kendileri-siyahi belleği, siyahi maneviyatı, çoktan kalıtsal statü edinmiş bir kölenin “özgürlük ateşi” bekliyor. Onlar kaybolan kaderlerinin arkasınca Kuzeye göç etmelerine rağmen, er ya da geç kaybettikleri şeyin kuzeydeki özgürlük değil, güney’de bıraktıkları ebedi özgürlük ateşi olduğunu fark ederler.

Onlar özgür Kuzey’de hiç kimseye gerek değiller, çünkü orada kendileri de varolmazlar. Demek ki, unutkanlık ve yapayalnız kalmak  kölelikten daha dayanılmaz bir duygu. Bu nedenle, Toni Morrison’un karakterleri uzun zamandır hapishane hayatına alışkın olan ve özgür yaşam koşullarını unutmuş mahkumlar gibi davranırlar.

Onlarda mahkâmluk duygusu, Mecnunluk haddindedir. Onlar için özgürlüğün küçükdüşürücü refahı değil, mahkâmluğun haysiyeti ve acısı bir gönül rahatlığı eşliğindedir. Bu zenciler özgürlük ateşini özgürlüğün kendisine bile feda etmek istemiyorlar. Bugün bile, Amerikan “freeman”leri, devlete vergi ödemeyerek özgür yaşamak yerine, hayatlarını hapishanede geçirmenin vicdani bir tercih olduğuna inanıyorlar.

Toni Morrison‘un  eserlerinden buradaki sonucum, siyah bir yazarın tüm yaratıcılığıyla cevap vermeye çalıştığı bir soruda özetleniyor: “Artık özgürce yaşamalarına izin verilen siyahiler, ulusal özgürlüklerini bu özgürlükte nasıl koruyabilecekler?”

Umarım şimdi biz, Azerbaycan kökenli, rahmetli ABD’li bilim adamı Lütfizâde‘nin neden kendisine hiç Azerbaycanlı demediğini ve neden ölürken Doğu’ya, Azerbaycan’a dönmek istediğini anlayabiliriz.

Toni Morrison‘un doğuştan siyahi endişesi, kendisinin karışık siyahi saçmalığıyla söylediği Nobel konuşmasında kendini neredeyse ruhsal bozukluk haddinde gösteriyor. Konuşmanın İngilizceden Azerbaycan Türkcesine çevirisi sırasında çevirmenlerin yanıtı açıktı: ilk kez böyle rahatsız bir İngilizceyle karşılaşıyoruz ve bu konuşma orijinaline daha yakın bir şekilde çevrilirse, Azerbaycan okuyucusu anlamayacaktır.

Nobel konuşmasının ortasındaki bir cümle düzenleme sırasında Toni’nin İngilizcesinin endişesinin nedenini açıklığa kavuşturdu. Ortaya çıktı ki, bu siyahi yazar, orta sınıf Amerikan’lının İngilizcesine de ülkesinin “özgür” etiketli zombileştirme politikalarına yaklaşdığı gibi, bir siyahi muhafazakârlığı ilə yaklaşmış.

Morrison Nobel Konuşması’daki  siyahi kadının diliyle, aynen bizim Sovyetlerden kalma edebi dilimiz gibi günlük yaşama sıkıştırılmış siyahi dilini kastederek söylüyor: “Ölü dil sadece konuşulmayan ve yazılmayan bir dil değil, aynı zamanda kendi felcinden ve kompulsif itaatsizliğinden haz alan inatçı dilin memnuniyetidir.” Morrison‘a göre, dil felci, zekaya karşı aktif protestonun meşrulaşması, vicdan özgürlüğüne karşı saldırganlığın ve insana insanlık potansiyelinin yasaklanması zamanı ortaya çıkıyor. Biz bu dil felcini, ülkemizin Sovyet-edebi dilinin her ifadesinde görelebiliyoruz.

Bayan Toni yazdığı ve okuduğu Amerikan İngilizcesinin somutluğuna siyahi cazının inatçı memnuniyetinin özgürlüğünü aktararak sanki ondan intikam alıyor. Sovyet dönemindeki sorgulama ortamı nitekim Azerbaycan halkına yeni fikirlere karşı hoşgörülü olmaya, fikirleri tutarlı ifade etmeye, duymadıklarımızı sabırla dinleyip anlamaya engel oluyorduysa, Amerikan özgürlüğü de siyahilerin ulusal dilini bu şekilde yokediyor. Azerbaycan Türkcesine Sovyet sömürgeciliğinin vurduğu darbeyi, Amerikan zencilerinin ve genel olarak Amerikan halkının diline ABD özgürlüğü vurmuş durumda.

Körü körüne söylenenleri kabul etmekle ayrıcalıklarını korumak isteyenlerin şahsında Azerbaycan Sovyet edebi dili de kendisine değil, Sovyetlere kulluk etti. Atalarımız Azerbaycan’ı Sovyet işgalinden kurtarırken, biz de bir yazar ve şair olarak bu gün Azerbaycan Türkçesini Sovyet “sözlüğünün” köleliğinden kurtarmak istiyoruz.

Toni Morrison‘da ABD’deki bu ayrıcalıklı dil köleliği ile barışmak fikrinde değildi. O, yazmak için kendisine sunulan dile nefret ediyordu. O, dünyadaki tüm ırksal, ulusal ve etnik katliamların günahını devletlerin anlaşılması zor, medyanın yalancı, Akademilerin taşlaşmış, dinlerin provokatif dillerinde görüyordü. Onun gözünde beyaz Amerikalıların sunduğu dil, siyahiler ve diğer azınlıklar için ellerinde bulunan M-16 tüfeğinden daha tehlikeliydi.

“İnanıyorum ki, silahlanma politikaları, yaya geçitlerinde, mahkeme salonlarında, anaokullarda, parklarda, yatak odalarında kan akıtan, gereksiz ölümlerin acı ve kayıplarıyla panik yaratan, bu acı ve kayıpları belgeleştiren, aynı zamanda onları örtbas eden dil “elegeçirilmiş” dildir. Gerçek sahibine sadık bir dilde bunları yapmak imkansızdır. Gelecekte tecavüzü, işkenceleri, vahşeti gizlemek için dil daha diplomatik olacaktır. Dil, daha yakışıklı kiyafetler giyerek araştırma ve gözlemlerinde tarih ve siyaset tarafından hesaplanan milyonlarca dilsizin kaybını raporetme aracına dönüşecektir. Acı çekenleri yargılayacak, vahşi saldırıları idealize edecektir. Herkesi aşağılayan pseudo-ampirik dil yaratıcı kişileri en sefil bir şekilde yapayalnız kafeslere kilitleyecektir.”

Toni Morrison milli kimliği, dili tecavüze uğrayan herkes adına konuşarak öldü. Hem de, Azerbaycan’ın Sovyet şairi Samed Vurgun’un kendi özgürlüğü ve milli kimliği olmadan, ABD’deki siyahilerin ırkçı baskılarla karşı karşıya kalmasına isyan eden “Zencinin arzuları” isimli uzun bir şiir yazdığını bilmeden...

Nizami Gencevi Milli Azerbaycan Edebiyatı Müzesi

Aqşin YENİSEY

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir