Bolşevikler ve Büyük Ayrılık

30 Eylül 2019. İki gündür İstanbul’dayım. Ne yazık ki aradıklarımın hiç birini bulamadım. Deprem nedeniyle telefonlar hâlâ kapalıydı. İyi ki elimde bir adres vardı. Daha ben Nahçıvan’dayken Mustafa Han’ın büyük oğlu Nasrullah (Nasrullah Giray) bu adreste yaşamıştı. Bu bina Kadıköy’de Karakolhane Caddesi’ndeymiş. Orayı çok çabuk bulmuştum. Yoldan geçenlere sordum ve bana ilerideki pasajı gösterdiler.

Binanın ilk katında dükkânlar vardı. Dükkânlardan birine girdim. Dükândaki yetmiş yaşlarındaki adama yaklaştım. Aradığım insanı sorduğumda önce beni baştan ayağa dikkatle inceledi. Sonra “Nahçıvandan mı geldiniz?” diye sordu. “Evet,” deyince de “Neyi oluyorsunuz?” diye ikinci soruyu sordu. Gazeteci oldğumu söylemedim. “Akrabasıyım,” dedim. Adamla hemen samimileştik. Nurettin Polat isimli bu samimi insan burada yıllardır burada terzilik yapıyormuş. Aradağım Nasrullah Giray’ı da tanıyormuş:

“Nasri Beyi (Böyle söylüyor adını) 1972 yılından beri tanıyorum. Hatta eşini ve çocuklarını da tanıyorum. Babaları eskiden Nahçıvan’da Bolşeviklere karşı savaşmış. Sonra silah arkadaşlarıyla Türkiye’ye gelmişler. Dedelerini görmesem de oğulları ile çok yakından görüşüyorum. Hatta bazen yakın dostlarıyla da geldiler. O arkadaşlarından Yakup Ahmedov’la tanıştım ben. Nasri Bey’in yanına o dönemler arada sırada gelirdi. Elazığ’da yaşıyormuş. Nasılsa o da oraya yerleşmişti. Hatta orada “Azer” isimli bir otel yaptırdığını da anlatmıştı. Bir kez 1992 yılında Elazığ’a gittiğimde o otel hâlâ vardı, şimdi duruyor mu bilmiyorum. Yakup Ahmedov’un vefat ettiğini duymuştum. Bir de Nasri Bey’in babası ve dedesi ile bir resmi vardı, bana göstermişti. O resimde Yakup Ahmedov da vardı. Aradan uzun yıllar geçti tabii…Oğulları Elazığ’da yaşıyor.”

Terzi Nurettin Amca’nın sözünü ettiği resmi, yani Ferecullah ve Mustafa Han’ların şimdiye kalmış yegâne resimlerini bir gün sonra görebilecektim. Onunla ikinci görüşümüzde ona Yakup Ahmedov’un gençlik resmini göstersem de tanıyamayacaktı. Giray ailesi ile ilgili anlattıkları ise benim için çok önemliydi.

Giray ailesinin büyük dramına sebep olan 1920-1930’lu yıllar Nahçıvan için de çok sancılı yıllardı. Bolşevikler işgal için o topraklara geldiler ama onlar için sistemlerini kurmak pek de kolay olmadı. Ermeni birliklerinin baskını, kolhozlaştırma hareketi, Kızıl Ordu’nun sert tedbirleri Nahçıvan’da insanları canından bezdirmişti. 1921 yılında Cehrililer ilk isyanı başlattılar. İsyancıların içinde orda yaşayan Türk subayları da vardı. Kısa bir süreliğine bile Cehri’de Sovyet hakimiyetini ortadan kaldırdılar. Ardından Karaçuk, Türkeş, Ordubad, Şerur köyleri de isyana katıldı. Özellikle kolhozlaştırma döneminde herkesin elinden nesi varsa alınmıştı. 1930’lu yıllara doğru isyan o haldeydi ki Şahbuz’daki 500 silahlı güç için nizami ordu gönderilmişti.[1]

Bolşevikler sadece zenginlerin mallarına el koymuyorlardı. Halkın içinde sevilen, sayılan insanlara, özellikle Azerbaycan tarihinde önemli rolleri olan ailelerin çocuklarına da büyük baskılar yapıyor, onları takip ediyor, hatta cezalandırıyordu.

O dönemde Karabağlar’da yaşayan Ferecullah ve oğlu Mustafa halk arasında çok saygı duyulan insandı. Mustafa Han ise kendi topraklarından okul yapılması için Sovyetlere vermişti. Buna rağmen baskı arttıkça arttı ve insanlar silahlara sarıldılar. Ama tabii ki büyük güçler karşısında dayanmak kolay değildi. Bu nedenle de Kengerli soyunun bu kahraman temsilcileri Nahçıvan’ı terketmek zorunda kalmışlardı.

Mustafa Han’nın torunu Nizami Nadirov o günleri şöyle anlatmıştı:

“Dedem 1929 yılında dedem Mustafa Han, İran’nın Şahtahtı yakınlarında Pörnek köyünde yaşayan teyzesi Ziver Hanım’ın yanına geçici olarak gitmişti. Bir süre orada kalıyorlar. Nahçıvan’da durum değişmeyince geriye dönemiyorlar. Onun Hemide ve Latife isimli iki kızı Nahçıvan Karabağlar’da kalıyor ve onlar Türkiye’ye gidiyorlar. Nahçıvan’da kalan kızlardan Latife Hanım Celilkend’de, Hemide Hanım ise Bakü’de yaşıyor ve orda vefat ediyorlar.”

İstanbul’da Giray neslini araştırırken Mustafa Han’nın torunu Leyla Giray ile de görüştüm. O sıralar 69 yaşında olan Leyla Hanım, Mustafa Han’nın büyük oğlu Narullah Han’nın kızıdır. O dedesinin Nahçıvan’dan çıkışını şöyle anlatmıştı:

“Dedemler bir süre İran’da kalıyorlar. Yanlarında da bir Türk subayı varmış. İsmi Hüsnü Odabaşı’ymış. Hüsnü Odabaşı Türk Kurtuluş Savaşı’nda hizmet ettiği için Atatürk tarafından ödüllendirilen bir generalmiş. O görevli olarak Nahçıvan, Iğdır, Kars bölgelerinde bulunmuş ve askerde topçu sınıfındanmış. Dedemin anlattığına göre Hüsnü Odabaşı Nahçıvan’daki Han sülalesi hakında Atatürk’e bilgi vermiş. O da onların kurtarılmasını söylemiş. Bizler Hüsnü Odabaşı’ya “Paşa dede” diyorduk.

Leyla Hanım’ın anlattıklarına göre onun babası Nesrullah Han, Hüsnü Odabaşı’nın yardımıyla Harp Okulu’na girer. Sonradan kızı Vedia Hanım’ı da Nesrullah’a verir. Onlar 1944 yılında evlenirler. Diğer kardeşi Abbasgulu Bey de Harp Okulu’na yazılır ve bitirdikten sonra da tankçı olarak Türk ordusunda hizmet eder. İkisi de albay rütbesine kadar yükselirler. Ama çocukların okulları nedeniyle İstanbul’dan ayrılmayı istemezler.

Leyla Hanım’a, “Kaç çocuktunuz?” diye soruyorum:

“Üç çocuktuk. Benden büyük iki abim vardı. Gökhan ve Özhan. Onlar askerliği seçmediler. Başka işler yaptılar. Özhan 2009 yılında otobüs kazasında vefat etti. Onun ölümünden 15 gün sonra da üzüntüden annem Vedia vefat etti. 2016 yılının Aralık ayında ise büyük abim Gökhan ayrıldı aramızdan.”

“Giray soyadını almak nerden aklınıza geldi?”

“Tam olarak bilmiyorum. Babam galiba Kırım’lı Giray’lardan mülhem olarak bu soyadını almış, tam olarak bilmiyorum. Yalnız amcamın soyadı farklıydı. Abbasgulu amcamın soyadı Kuluhan’dı.”

Leyla Hanım’a onun babası ve amcasının Karabağlar Köyü’nde çekilmiş gençlik resimlerini gösterdim. Merakla baktı.

“Karabağlar’da bu ev hâlâ duruyor mu?” diye sordu.

“Evet, duruyor,” dedim. O ev Nahçıvan hanlarının sarayı olduğu için şimdi müze olarak devlet tarafından korunuyor. Bu sözlerime Leyla hanım çok seviniyor. Ona, Nahçıvan’a döndükten sonra o evin resimlerini çekip göndereceğimi söylüyorum, seviniyor. Sonr aonu Nahçıvan’a davet ediyorum.

Bir süre sonra Leyla Hanım’dan ayrılıyorum. Ertesi gün erkenden Nahçıvan’a dönmeliyim. Nahçıvan tarihinde önemli yere sahip Ferecullah ve Mustafa Han’nın mezarlarını ziyaret edemediğim ve resimlerini çekemediğim için üzülüyorum. Sabah erkenden yola çıkmadan tekrar Karakolhane Caddesi’ndeki terzi Nurettin Amca’ya uğruyorum. On- on beş dakika da olsa yine bana Nesrullah Han’la ilgili hatırlarını anlatıyor. Onun nasıl dürüst ve samimi bir insan olduğunu, doğduğu Nahçıvan bölgesine olan hasreti ve sevgisini özellikle belirtiyor.

Ondan ayrıldığımda tekrar dönüp pasaja bakıyorum. Üzerinde “Nahçıvan Pasajı 1957” yılı yazıyor. Burada İstanbul’lullara hizmet eden Nesrullah Han neslinden yadigar bir yer var artık.

Atmış Yıl Sonra Yazılan Mektup
Bir Ömür Bitmeyen Hasret

“Annem onların hasretini çok çekti. Babası Mustafa Han, kardeşleri Abbasgulu ve Nesrullah Han’lar hakkında uzun süre hiç bir bilgi alamadı. Yalnız 1977-1978 yıllarında Moskova’daki Türk Büyükelçiliği aracılığıyla onların Türkiye’de yaşadıklarını öğrenebildi. Ama onlara ömür boyu görüşmek nasip olmadı.

1990 yılında bir akrabamız Nahçıvan’dan Türkiye’ye gitti ve dayım Nesrullah Han’nın İstanbul’da yaşadığını öğrendik. Sonra ondan kendi el yazısıyla bir mektup ve fotoğraflar aldık. Ünlü Kengerli neslinden olan bu iki kardeş Türk Silahlı Kuvvetlerine hizmet etmişler. 1991 yılında ben İstanbul’a gittiğimde artık dayım yaşamıyordu 7-8 yıl önce vefat etmişti. Nahçıvan’a dönünce onun vefatını anneme söylemedim. Ama onun bir video kasetini getirmiştim. Annem defalarca baktı o kasete.”

Nesrullah Han’nın kardeşine yazdığı mektuba bakıyorum. Eskimiş sayfalarda ilk cümle şöyle başlıyor:

“Aziz ve Kıymetli Kardeşim Latife Nadirova’ya”

Mektubu okumaya çalışıyorum. Mektup Türkiye Türkçesinde yazılmış ama nedense “Z” harfleri hep kiril harfi ile yazılmış.

“Dayınız burdan giderken kaç yaşındaydı? Diye soruyorum.

“Yirmi yaşlarında olmalıydı. 1909 yılında doğmuş Abbasgulu ise ondan bir yaş küçükmüş. 1929 yılında ise Nahçıvan’ı terketmişler.”

Mektubu zor da olsa okumaya çalışıyorum.

“Ben artık yaşlandım. Abbasgulu on yıl önce vefat etti. Onun üç oğlu, bir kızı, benim ise iki oğlum ve bir kızım ayrıca torunlarım var….”

Son cümle:

“Hepinizi hasretle öper, mektubunuzu bekleriz.”

Bana bazı telefon numaraları gösteriyor. Telefon numaralarına bakıyorum hemen hemen hepsi değişmiş. Ona onların yeni telefon numaralarını veriyorum, ayrıca Kadıköy’deki pasajı anlatıyorum. En kısa zamanda Türkiye’ye gideceğini ve ordaki akrabalarıyla görüşeceğini söylüyor.

Ben bütün bunları Latife Nadirov hanımın küçük oğlu ve şimdilerde Şerur’da yaşayan Vagif Nadirov’la konuşuyorum. Ondan görüşerek ayrılıyorum.

Aslında benim bu konu ile ilgilenmem bir kaç ay önce Nahçıvan’daki Şark Kapısı gazetesinde yayınlanan “Son Geçit filminin çekilmediği ev ve Han kızının çektiği hasret, Kara Elbiseli Nikolay” başlıklı makaleden sonradan başladı. O yazıda Karabağlar Köyü’ndeki Han Evi’nden bahsetmiş, sonra Mustafa Han ve onun Nahçıvan’da kalan iki küçük kızından haber vermiştim. O köyde herkes bu konuyu biliyordu. Ama ben bu aile hakkında pek bir bilgiye sahip değildim.

Yazı gazetede yayınlandıktan sonra okuyucular tarafından bir hayli sorular geldi. Herkes Mustafa Han nesli ve onun evi ile ilgileniyor ve sorular soruyorlardı. Bu sorular içinde en dikkati çekeni ise Mustafa Han’nın kızı Latife Hanım’ın oğlu Vagif Nadirov’un telefonu ve onunla bu konuda konuşmamız oldu. Sonra o ailenin bazı fotoğraflarını da elde ettik. Fotoğraflardaki şahıslar hakkında yaşayanlardan bilgiler aldık. Örneğin Ferecullah Han’nın doğum tarihini Latife Hanım’ın 73 yaşındaki oğlu Nizami Nadirov 1846 yılı olarak bildirdi. Ayrıca Nizami Nadirov başka bilgiler de verdi:

“Dedemin babası Ferecullah Han 1846 yılında doğmuş ve 26 Ağustos 1947 yılında  vefat etmiştir. Tam 101 yıl yaşamış. Onun oğlu Mustafa ise ondan bir yıl sonra, yani 1848 yılının 4 Nisan’ında vefat etmiş. Her ikisinin de mezarı Kadıköy’de Karacaahmet Mezarlığı’ndadır.

Giray’lar ailesinde çok değer verilen bu fotoğraflar nerede çekilmiş pek bilgi yok. Ama Bolşeviklerle mücadele döneminde çekildiği resimdekilerin giydikleri elbiselerden belli olmaktadır.

1920-1930 yılları arasında işgalcilere karşı isyan başlatan bu kahramanlar çok büyük zorluklara rağmen arkalarında kahramanlık hikâyeleri bırakmışlardır. Onlara yardım eden diğer vatansever Nahçıvan’lılardan ancak on veya on beş tanesi Türkiye’ye giderek canlarını kurtarabilmişlerdir.          

Sebuhi HESENOV

[1] Hüseynbəyli N.M, Behbudlu Q.N. “Naxçıvanda milli-mənəvi dəyərlərin repressiyalara məruz qalması” NDU-nun “Elmi əsərlər”i, Naxçıvan, 2012-ci il, №2

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir