Ercan Kesal’la Sinemayı, Edebiyatı ve Bozkırı Konuştuk

Doktor, okuyucu, yazar, sinemacı, oyuncu, senarist… Sahi Ercan Kesal tam olarak kim? Ya da bu kadar çok unvan ya da kimlikten hangisi en çok Ercan Kesal?

Japonya’nın eski dönemlerindeki sanatçılardan söz edeceğim biraz. Japonya’da 1185’ten 1333’e kadar süren bir dönemde, Şogunlar ülkenin gerçek hâkimi ve yöneticisi olmuşlar. İmparatorun sadece isimden ibaret kaldığı bu dönem aynı zamanda Japon sanatının çok güçlendiği ve yükseldiği  bir dönem de… Bu yüzyılda, Şogunlar hükümranlıklarını kendilerine bağlı derebeyleri vasıtasıyla, Japon sanatçılar da yaşamlarını bu derebeylerin hamiliğinde sürdürüyorlar. Bazen, diyelim bir “haiku” sanatçısı, bir derebeyinin yanında beş on yıl kalarak son derece yetkin “haiku”lar yazabiliyor. Bir süre sonra da oradan ayrılarak başka bir bölgede, bir başka isimle, bu kez geleneksel “no tiyatrosu”na ait yetkin ve ses getiren metinler yazıyor. Aynı sanatçı burada da kalmayarak, bir başka derebeyinin yanında, bu sefer daha farklı bir sanat dalında, başka bir isimle yeni eserler üretebiliyor. Böylece yaşamının içine farklı isimlerle, birçok yaşamı sığdırabiliyor. Üstelik bu isimlerden hiç birisi de kendi “gerçek” ismi değil. Şimdi, kim söyleyebilir, bu sanatçının tek ve biricik bir yaşama sahip olduğunu? Bence mümkün, bir ömre birçok hayatı sığdırmak!

Genelde kendi hayatınızı merkeze alarak Anadolu insanını anlatıyorsunuz. Taşranın küçük, dışarıdan çok da görünmeyen ama yüreğe işleyen, kendi kocaman olan hikâyesi… Ve okuyucuyu en çok etkileyen metinleriniz o yaşanmışlıklara çok şey katmadan, kurgu yapmadan anlattıklarınız. Çocukluğunuz Peri Gazozu’ndan son kitabınız Velhasıl’a kadar ana izlek. Çocukluk Ercan Kesal için ne ifade ediyor? Ya Taşra… Çocukluğunuz geçtiği Avanos?… Bozkır çocuğu olmak nasıl bir şey?

Çocukluk insanın altın çağı. İyi kötü olumlu olumsuz yoksul ya da zengin, pek fark etmiyor sanki. Tüm yeryüzünü çocuk muhayyilesi ve arzularıyla seyretmek ne güzel olurdu. Her seferinde yeni bir şey öğrenmenin keyfi. Henüz temas etmediğin kötülük halleri… Tanımadığın iktidar duygusu. Ama hep çocuk kalamıyoruz ne yazık ki ve büyümekle malulüz. Bozkır çocuğu olmaksa daha derinlikli ve içeriden bir hal. Çocukluğumu sebepsiz bir biçimde içli, kederli ve hüzünlü hatırlarım hep. Ama coşkun ve ani sevinçleri de cabası. Kitaplarla ilk tanışmam mesela. Uzun ve gürültülü yer sofraları. Bilge bir babaanne. Çalışmaktan başka bir şey bilmeyen bir anne. Enteresan bir baba. Ergen abiler. Kalabalık bir sülale. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da bunlardan başka bir şey de kalmamış hayatımda.

Kitaplarınız öykü, otobiyografi, deneme, anı, şiir, senaryo… türleri arasında salınıp duruyor. Aynı zamanda eserlerinizde dramatik ögelerin yanında ironi de kendini çokça hissettiriyor. Çocukluğunuzu duygusallığın en yoğunluğuyla anlatırken birden realiteye dönebiliyorsunuz. Aile büyüklerine Bal Tefsiri okuyan çocuğun hikâyesinden bahsederken birden mahpuslara düşen gençleri, işkencelerde can verenleri anlatıyorsunuz. Hayatın bütün acımasızlıklarını, yitirişleri… bütün gerçekliğiyle… Nasıl bir şey bu? Sizde nasıl bir gerginlik alanı oluşturuyor? Açıklayabilir misiniz?

Sinema seyircisini karanlıkta kurulu bir salıncakta film boyunca bir hayattan başka hayatlara salınıp duran birisi olarak tarif etmiştim. Hatıraların zihnimdeki yerleri de film seyretmekten farksız. Onların arasında salınıp duruyorum ben de. Yorgan hediye eden şizofren hastamın kendini asmasından duyduğum üzüntü de, babamın sırtına örttüğüm yorganı ağır diyerek almamı istemesi de, idamlık bir siyasinin asılmadan önce battaniyesini arkadaşlara bırakan mektubu da, hasta kızına yardım ettiğim için bana hediye vermek isteyen müzisyenin gelip odamda klarnet çalması da, aynı kederle ve aynı şiddette iz bırakıyor. Ne yapayım? Böyle yaşıyorum.

Ercan Bey yazılarınızda Anton Çehov’a çok yer veriyorsunuz. Etkilendiğiniz muhakkak. Aynı zamanda meslektaşınız olan Çehov’la ilgili neler söylersiniz?

Çehov’un doğup büyüdüğü ve hekimlik yaptığı evini ziyaret ettim. Bahçesindeki vişne ağacından yapraklar kopartıp Çehov kitaplarımın arasında sakladım. Hastalarını muayene ettiği yerle kendini tedavi ettiği odayı gezdim. Başına gelenlerle nasıl mücadele ettiğini anlamaya çalıştım. Evinin merdivenlerine oturup o zamanlarda biriktirip sakladığı öykü dergilerini karıştırdım. İlk yayınlanan öyküsünde duyduğu sevinci hayal ettim.

Çehov çok iyi bir hikâyeci ve haysiyetli bir hekimdi. Bunun tersinin zaten mümkün olamayacağını onun “Sahalin Adası” kitabını okuduğunuzda daha iyi anlarsınız. Müebbet mahkumların tutulduğu bir sürgün adasına bir hekim hiçbir karşılık beklemeden çalışmak üzere niye gider? Çehov iyi bir insandı. Benim için aslolan budur.

Son kitabınız Velhasıl’da ve daha birçok metinlerinizde Tarkovski’ye fazlaca rastlıyoruz. Hatta onunla ilgili hayali bir röportajınız da var. Tarkovski’nin sizin için anlamı nedir?

Tarkovski sıradan bir yönetmen ya da sinemacı olmanın ötesinde hayatın tüm sorularına cevap arayan bir mütefekkir ve yaptığı işi sıradan bir zanaatkarlığın ötesine taşımayı becermiş önemli bir düşünürdür.

Bütün iyi yönetmenlerin aynı zamanda iyi birer filozof da olduklarına inanırım. Tarkovski bunun en iyi örneğidir.

Bir de Metin Erksan çok fazla atıf yaptığınız birisi. Onunla ilgili kitabınız da var. Erksan ne ifade ediyor sizin için?

Erksan benim şansımdı. Onun dostluğunu, abiliğini ve kardeşliğini ben talep ettim. Zor ve müşkülpesent bir insan olmasına rağmen çok öğretici ve özel biriydi.

Nev-i şahsına münhasır bir adamdı. Kitap kurduydu. Sadece yönetmen değildi, iyi bir tarihçi ve araştırmacıydı. Memleket meselelerine çok kafa yorardı. Kendini sorumlu hisseder, çözüm üretmeye çalışırdı.

Çehov, Tarkovski, Metin Erksan demişken hem sinemada hem de edebiyatta sizi besleyen kaynakları sorsam neler söylersiniz?

Sinemada adeta içtihat oluşturmuş kutup yönetmenler vardır. Onların sinema serüvenlerini okur filmlerini seyrederim. Bergson, Kieslovski, Tarkovski, Ozu, Kurosava gibi.

Edebiyatta ise vazgeçemediğim isimlerin çoğu Klasik Rus edebiyatından: Dostoyevski, Tolstoy, Gonçarov, Çehov gibi. Bunların yanında Marquez, Borges, Galeano, Berger, Kafka

Bizden Sait Faik, Kemal Tahir, Cemil Meriç, Tanpınar, R. Halit Karay, S. Ali, Haldun Taner, V. O. Bener, dönüp dönüp okuduğum isimlerdir.

Son zamanlarda ise sadece seyahatname, günce, psikoloji ve antropoloji metinleri okuyabiliyorum.

Uzun zamandır edebiyatın ve sinemanın içindesiniz. Bu alanların her aşamasını biliyorsunuz. Bütün bu müktesabata rağmen ülke sizi daha çok Çukur dizisiyle tanıdı. Çukur’un İdris Babası… Bu hususu nasıl yorumluyorsunuz? Populist kültür, kitleselleşme konusunda neler söylersiniz? Populistlik mutlaka kaliteden, yoğun ruh halinden ödün vermek anlamına gelir mi?

Kuşkusuz böyle bir yan etkisi olacaktı. Ne yaparsanız yapın etkilenmemeniz mümkün değil. Zaten yaptığımız iş ağır bir tempo içerdiği için dönüp ne yaptığımızı dâhi analiz edecek vaktimiz olmayabiliyordu.

Ama enteresan faydaları da olmadı değil. Bir laboratuvar gibiydi set ortamı. Her hafta yaşanan tempo bir uzun metraj filmi performansını aratmıyordu ve çok öğreticiydi benim için.

İzlediğim kadarıyla rolünüzü oynamıyor; yaşıyor ve yaşatıyorsunuz. Bir Zamanlar Anadolu filminde oynadığınız muhtar rolü mesela… Filmdeki muhtar sanki birazdan çıkıp gelecek ve yanımıza oturacak. O kadar sahici… Bunun sırrı nedir?

“Oyuncu, insanın evrensel niteliklerini durmadan yenileyen, onu türlü biçimlerde kendi hayatına ortak eden kişidir” diyor Yılmaz Güney“Üç Maymun”daki Patron rolünü oynamaya başlayacağım ilk gün, Aksaray’da bir muhasebe bürosunda kurulan sete bacaklarım titreyerek gittim. Masanın arkasındaki geniş kolçaklı deri koltuğa oturduğum o ana kadar oyunculukla ilgili ne bir satır okumuş ne de oynamıştım.

Kameranın çalışmasıyla birlikte içimden şunları geçirdiğimi çok iyi hatırlıyorum: “Sakın rol yapmaya kalkma, rezil olursun…” Bu yolculukta, iyi tanıdığımı zannettiğim ve başvurabileceğim tek insan benden başkası değildi. Ona danışıp, ondan soracaktım. Ne olursa olsun, sonunda kendi kişiliğimden en iyi sonucu çıkartacak kişi bendim.

Sinemanın “oynayan bir oyuncuya ihtiyacının olmadığı” ayan beyan ortadaydı. Samimiyet ve dürüstlükten başka da hiçbir silahım yoktu. “Mış gibi” yapmamalıydım. Elimdeki metni sıkı bir ezberle okuyup aktarmaya çalışmak yerine, sadece gerçek hayata yakın bir oyun çıkartmalıydım. Üstelik yalnızca anlaşılır olmak da yetmiyordu; canlandırdığım kişi yaşayan, kanlı-canlı ve gerçek biri olmalıydı. Tarkovski’nin anlatımıyla: “sette, o anki durumumun, ruh halimin aslını bulmalıydım.”

Bütün mesele, “rolümü canlandırırken, kendimi en iyi şekilde ifade etme olanağı tanıyan ruhsal durumumun en derin köşelerine nüfuz etmekti.”

Oyunculukla ilgili bende kalan tüm dersleri tek bir cümlede toplayabilirim belki: Seyirci filmden çıktıktan sonra, oynadığınız karakterle hemen sokağı döndüğünde karşılaşabileceğine inanıyorsa, tamamdır!

Dünyamızın gidişatı iyi gözükmüyor. Vicdan yaralayan, vicdanı kanatan olaylara şahit oluyoruz her gün. İç savaşlar, coğrafyamızdaki durmayan kan… Ülkemizde de sayamayacak kadar çok sıkıntı var. Eğitim, Sağlık, işsizlik, işten atılma, parasızlık, bozulmuş ahlak, bozuk psikoloji… Ne dersiniz?

Sabır, metanet ve umut. Dünyada ne kadar kötülük varsa iyilik yapmamız için de o kadar sebep vardır. İyiliğe olan inancımızı kaybetmeye hakkımız yok. Umutsuzluk hayvanlaştırır insanı. Hem dünyanın ömrü bizim kaderimizden uzundur. Bizden öncekilerden aldığımız bu emaneti bizden sonrakilere  bozup dağıtmadan güzelleştirerek bırakmalıyız.

Son olarak neler söylersiniz? Genç sinemacılara, genç yazarlara, sizi takip edenlere…

Çok okusunlar. Çok film seyretsinler. Çok yazsınlar. Az uyusunlar. Hayatın yanından geçip gitmesinler. Yanlarından geçip giden hayata bakıp kalmasınlar. Belleklerini diri, kalplerini açık tutsunlar.

Ercan Bey, çok yoğun gündeminize rağmen, bunca işinizin arasında bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. 

Ben teşekkür ederim. 

Muaz ERGÜ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir