Gelenek, Modernite ve Kapitalizm Bağlamında “Kadına Şiddet” – I

“Kadına Şiddet” bağlamında kadına şiddeti, sebeplerini ve coğrafyamızdaki izdüşümlerini  bir yazı dizisi şeklinde ele alacağız. Can yakıcı sorunlardan olan bu şiddet sorunun da merkezde olacağı bir okuma-yorumlama yöntemi önereceğiz.

Kavramsal belleğini yitiren, bilgeliğini de yitirir.

Kendi tarihsel merkez kavramlarını yeni anlam içerikleriyle revizyona tabi tutmayan bir akıl değişim karşısında çöker. Çünkü evren her daim bir halk-ı cedid (yeni bir yaratılış) ile maluldür. Kadın kavramı da modernite ile birlikte kavramsal belleği alt üst olmuş, özenti, ötekileştirme, ideolojileştirme süreçlerine kendini kapatmış bir aklın ürünüdür ve bu akıl bir açıdan nevrotik bir akıldır. Oysaki kadim gelenekte “kadın” kavramının yerine “Hatun” kavramı bir onuru ve ailede eşit hak ve hukuku bağrında taşıyan bir anlam derinliğine ve bilgeliğine yaslanıyordu. Kavramın anlam zemininin kayması kapitalist ve modern süreçle doğrudan bağlantılı bir bellek kaymasının sonucudur. Diğer taraftan kavramın anlam sapması “hatun”un salt teolojik metin okuma dayatmasına tabi tutulması ve yerel kültürlerin, yaşam tarzlarının selefilik, mezhebi, fıkhi vs. yaklaşımlarla dışlanmasıdır.

“Her kavram kendi asrının çocuğudur.” der İbn-i Haldun. Ne ki sonraki nesillerin bu çocuğu sokağa attıkları, sahipsiz, boynu bükük bıraktıkları da izahtan varestedir. H. Corbyn‘in dediği gibi bu kapitalist pazarda “Müslümanlar miraslarını satmak için birbiriyle yarışırken, dünyanın öbür tarafında insanlığı/hakikati kurtarmak için çabalayan küresel vicdan sahiplerine de kulaklarını tıkamış durumdadır.”

Son dönemlerde “Kadına Şiddet” olayları, tarihsel olguları, güncel yorumları zirve yapmış durumdadır. Bu olayı salt “kadına şiddet” adı altında kategorik olarak ele almak, sorunu daha da travmatik hale getirmektedir. Vakıanın bir çok yönü olmakla birlikte en temelde bu sorunun geleneğin en arkaik formlarından beslenmesi, kapitalist yaşam tarzının baskısı başat rolü oynamaktadır.

Birincisi, bugün için Müslüman aklın bilgi sistemlerinin çöküşüyle birlikte ne olduğuna karar veremeyen bireyselleşme süreçleri ve burada geleneğin konumu… Bugün için, bu alanda söz söyleyen fıkıh disiplini belini bir daha doğrultamayacak şekilde çökmüş ve bu konuda yeni bir bilgi sisteminin kurulması noktasında da tünelin öbür ucunda bir ışık görünmemektedir. Tarım döneminin fıkhi yaklaşımları ile yapay zeka arasında yapılacak olan evliliğin meşru ve modern insan aklına mutabakat sağlayacak doneleri de yoktur. Gelenekçi yaklaşımın en fazla söyleyeceği şey, dört fıkıh mezhebinin çok evliliğe verdiği cevaz ve bu cevaz da en fazla kapitalist muhafazakârların iştahını kabartacak cinsten olacaktır. Müslüman aklın bilgi sisteminin tarumar oluşuyla birlikte bu açıdan Kur’an’ın nihai ufkunu, Allah’ın insanlıktan beklentisini zengin bir vizyonla da kavramak mümkün değildir. Bu mümkünsüzlükler içinde modern birey için İslam artık ağrılarına çare olan bir reçete olmaktan ziyade, yaralarını daha da derinleştiren bir din olmaktadır. Şunu açık bir şekilde dile getirmek gerekir; bir yaşam tarzının pratiği ile bu pratiğin referans kaynağı arasındaki uyuşmazlığın faturası öncelik sıralamasında referans kaynağına kesilir ve bu kaynak sorgulanır, reddedilir hale gelir. Hele hele teolojik açıdan bazı hadis metinlerine, mezhep imamlarının fikirlerine bakıldığında durum, bugünün insan aklı ve algısı için daha da vahim bir epistemolojik zemine oturmaktadır. Bu konuda Kur’an’dan ilham almayı bırakan bir gelenekçi/muhafazakâr akıldan vahyin ufkuna yetişmesini beklemek vahye de saygısızlık olacaktır. Kur’an kendisiyle muhatap olan bireyden iyi bir akıl ve insan doğasına (fıtrat) uygun bir bilinç talep eder. Bunun tersi bir durumda en dindar birey bile Kur’an’dan, şeytana hizmet edecek yorumları çıkarabilir ki vakıada Müslüman toplumların ağırlıklı yaşadığı durum da bundan ibarettir.

Kur’an’ın nihai ufkuna yetişecek bir akıl ve bilinçten yoksunluğun üreteceği şey en fazla IŞİD barbarlığı olacaktır. Şengal Dağlarındaki insanlığın en kadim topluluğu olan savunmasız Yezidi kadınlarını pazarlarda satmak, cariye olarak almak, tecavüz etmek bu barbar aklın ürünüdür. Muvahhid bir akıl eğer buradan bir darü’s selam/evrensel bir barış bekliyorsa en fazla kendi cemaatinin egolarını ve barbarlıklarını besleyecektir. Tüm bunlara ve geleneğin en arkaik formlarına rağmen kadimden, onun kavramsal örgüsünü yeniden yorumlamak mümkündür. Çünkü “kadın-erkek” kavramsal tanımlanması kapitalist bir tanımlamadır ve görünürde eşitliği savunsa da “Hatun’a” yönelik en az geleneğin arkaik formları kadar yıkıcıdır. O halde gelenek ile modernite arasında bu konuda senteze dayalı bir yaklaşım mümkün müdür? Kendi tarihsel belleğinin arkaik formlarındaki parazitleri, asalakları, posaları temizlemiş, özgüven sahibi bir Müslüman için bu mümkündür. Modern hayatın da kendi içinde hakikatleri barındırdığını dışlamadan, suçu moderniteye yıkmadan teorik olarak güzel bir gelecek hayali ve bu hayale dayalı bir pratiği ortaya koymak her zaman için vardır.

Kur’an’ın ufku, kapalı bir sistem değil, açık bir sistemi, değişim ve dönüşümü vazeder. Önemli olan bireyin ufku ile vahyin ufkunun mutlu ve barış dolu bir  gelecek için kaynaşmasını gerçekleştirecek bir yapıyı inşa etmektir. Gadamer’in deyimiyle bu “ufukların kaynaşmasıdır.” Bugün için temel problem bu ufukları kaynaştıramamaktır. Ufukların kaynaşması için önerdiğimiz iki temel yaklaşımın/metodun, Kur’an’ın sadece bu konuda değil, diğer meselelerde daha sağlıklı anlaşılması noktasında fayda sağlayacağını umuyoruz.

Bu açıdan Kur’an modern bireye ne söyler? Hatun’un, erkek karşısındaki hakları nelerdir? Gelenek, tarım döneminden kalma fıkhi, teolojik, tarihsel, sosyolojik vb. bir yaklaşım ile hatunu baskı altına alırken, kapitalizm ve modernite ise onu bireysel ve ekonomik özgürlük adı altında ataerkil toplum içinde savunmasız bırakmaktadır. Gelenekçiliğin, muhafazkârlığın kutsandığı, adeta putlaştırıldığı bu zaman diliminde “eşref-i mahlukat” olarak yaratılan insanı cinsiyet merkezli bir yaklaşımla ele alan tüm üretimlerin, hukuksal yaptırımların derde deva olmayacağı açıktır. Tüm olumsuz yaklaşımları aşan bir bilinç inşası ancak kadim olanın modern olan ile sentezinden neşet edebilir.

Meseleyi İslam ve insan hakları bağlamında ele alacağımız için İslam’ın temel referans kaynağı olan Kur’an’ın bu konuda sağlıklı anlaşılması noktasında bir okuma ve anlama yaklaşımı olarak senkronik yöntem ve rizomatik/saçaklı okumayı önermekteyiz. Burada senkronik yöntemin ve rizomatik okuma yaklaşımının tüm detaylarına girmeyeceğiz. Sadece temellerini vermeye gayret edeceğiz.

1. Senkronik (Eş Zamanlılık) Yöntem:

Bu yöntem bir metnin okunması noktasında metne bir bütün olarak yaklaşır. Metnin sağlıklı anlaşılması için metinle muhatap olan kişi, tüm metni bir bütün olarak tasavvur eder ve metni okurken senkronik (eş anlı) zihinsel sıçramalarla metni bir bütün olarak kavrar. Metin, kategorilere tabi tutulsa bile bir kategori diğer bir kategoriden bağımsız bir şekilde anlaşılamaz. Çünkü tarihsel bir metin artık “kişilik” kazanmış tarihsel bir olgu olarak tek bir beden gibidir. Bir ayet bağlı olduğu pasajdan, sureden ve metnin bütünlüğünden bağımsız bir şekilde ele alınamaz. En önemlisi ise metnin gösterdiği nihai ufuk ile muhatabın ufkunun çakışmasını sağlamak için senkronik sıçramayı yapmaktır. Kur’an metni bu açıdan önü açık bir yapı ve her daim bir halk-ı cedidi vazederek değişimci ve dönüştürücü bir özelliğe sahiptir. Bu açıdan metni kontrol etmek imkansızdır. Sürekli hareket halinde ve önü açık bir metin olan böyle bir metni sağlıklı anlamak ancak onun ufkuyla hareket halinde olmakla mümkündür. Ne ki gelenek, gelenekçilik, muhafazakarlık metni tarihin herhangi bir döneminde inmiş sabit bir yapı, hakikati tüm dönemler için tüketmiş bir metin olarak algılar. Bununla da yetinmez, bu metnin ancak önceki nesiller tarafından sağlıklı anlaşıldığını ve bu gök kubbenin altında söylenmemiş bir şeyin kalmadığını, öncekilerin (selefi salihinin) her şeyi söylediğini, bize söylenecek söz bırakılmadığını iddia eder. Bu yaklaşım, metni geçmişin tekeline ve tarihin mezarlığına gömmektir. Oysaki Kur’an metni zamanı ve mekânı aşan, aynı anda zamana ve mekana müdahil olan bir metindir. O giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşan bir roman, hikaye, masal vs. kitabı değildir ki sabit bir yapısı olsun. Böyle bir kapalı sistem özelliği yoktur. Mushaf’ı rastgele açın, karşılaştığınız ayetler şimşek hızında çakmaya başlar. Çünkü ilahi söylem sabit değil dinamiktir ve sürekli hareket halindedir. Bu nedenle okuyucu metni değil, metin okuyucuyu yönlendirir, onun üzerinde derin bir etki bırakır. Bunun pratikteki bir çok örneğini vermek mümkündür. Bir örnek olması açısında Avusturyalı bir Yahudi olan Muhammed Esed Müslüman olmadan önce evine gider ve masanın üzerinde açık olan Kur’an’a ilişir gözleri. Karşılaştığı yer Tekasür suresidir. Bu sureyi okuyan M. Esed adeta çarpılır ve Müslüman olmaya karar verir.

Kur’an metni kendi içinde sonsuz bir ufuk barındırır. Değil bir ayeti, bir kelimesi için tüm metin onun için seferber olur ve onun içinde kaynaşır. Bu açıdan metni parçacı okumak tarih boyunca büyük sıkıntılara neden olmuş, metinden olmadık yorumlar çıkarılmıştır. Oysaki Kur’an metni, okuyucu tarafından yönlendirilen bir metin değil, okuyucuyu/muhatabı yönlendiren, onun üzerinde derin bir etki bırakan bir metindir. Tarih boyunca Kur’an’a mezhebi, tasavvufi, fıkhi, kelami, cemaatçi, ideolojik vb. yaklaşımlar metni kapalı bir sistem olarak algılamış ve bu nedenle de metni yönlendirmeye kalkışmışlardır. Bu da metin ile muhatabın ufuk kaynaşmasını engellemiştir. Önerdiğimiz senkronik yaklaşımda metin, önü açık bir sistem, sonsuz bir ufku bağrında taşıyan bir metin olarak okunur. Bir ayeti okurken zihin senkronik sıçramalarla metni bir bütün olarak kavrar ve iki ufkun çakışması sağlanır. Bu da okuyucunun her an yenilenen evrene katılımını sağlar, tarihin herhangi bir dönemine, söylemine hapsolmasını engeller. Burada metin, muhatabı inşa eden önü açık bir sistem olarak bireyi inşa eder.

2. Rizomatik Okuma

Bu yaklaşım G. Deleuze ve F. Guattari tarafından geliştirilen bir okuma biçimidir. Bu yaklaşım aslında bir bütün olarak Hırıstiyan ve batı aklının bilgi kuramının eleştirisini ele alır. Bu filozoflara göre batı aklı Yunan’dan beri “ağaç yapılı düşünmeye” bağlıdır. Ağaç yapılı düşünme, kapalı bir sistem olup bir hiyerarşi içinde hareket eder. Ağacın kökü, gövdesi, dalları, yaprakları ve meyvesi vardır. Bu yaklaşım belli bir hiyerarşi içinde olup kapalı, düz/lineer bir yapıdır ve buradan yaratım çıkmaz. Buna karşın, bu yapıyı yıkacak, önü açık bir sistemi ortaya koyacak olan rizomatik düşünmedir. Rizom ya da kök sap düşünme ağaç biçimli, hiyerarşik düşünme ve okumaya karşı rizomatik bir yayılımla okuma ve düşünmeye dayalıdır. Biz buna “saçaklı düşünme” diyoruz. Herhangi bir metni, herhangi bir yerinden okumak, üzerinde düşünmek bize hem açık bir ufuk kazandırır, hem de önü açık bir sistem içinde hareket olanağı verir. Bu yaklaşımda okuyucu, bir bitkinin köklerini toprağın derinliklerine, her taraftan kök salmasına benzer bir biçimde muhatap aldığı şeyin içine dalar. Bir yumrunun kökleri nasıl ki toprağı her taraftan kuşatıyor ve  kucaklıyorsa, okuyucu da karşılaştığı metni her taraftan kuşatmaya ve kucaklamaya çalışır. Metni, bir sarmaşık gibi aşkla, heyecanla, sabırla sarar ve burada senkronik/eş anlı olarak metnin tüm boyutlarıyla ilişki kurmaya gayret eder. Bu yaklaşımla metnin ufku ile muhatabın ufku kaynaşmaya başlar. Muhatap kendisini, kendisi ve metin aracılığıyla inşa etmeye başlar. Her daim bir “halk-ı cedid” içinde olduğunun bilinciyle hareket eder. Metnin ufku, anlamını zaman geçtikçe daha derinlere salar. Burada metnin ufkuyla muhatabın ufku çakışmadığında, iki özne arasında bir yabancılaşma, kapanma başlar. Muhatap, metni bir özne, yönlendirici olarak değil, yontulacak bir nesne olarak biçimlendirmeye başlar. Tarih boyunca tefsir, fıkıh, tasavvuf geleneğimizin büyük oranda yaptığı şey budur ve bugün modern birey için geleneğin ve modern dönemde geleneği referans alan yaklaşımların bu konuda hiçbir çözümü yoktur. En fazla, sadece kendi gettolarını besleyen kapalı birer sistem olarak kendi varlıklarını devam ettirirler, bu da sürdürülemez bir kısır döngü olarak bir tür intihardır.

Kur’an metni rizomatik/yayılımcı bir özellik taşır. Kendisini sabitleyen yani giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşan, belli bir hiyerarşik yapıya (ağaç) sahip olan bir metin değildir. Bu nedenle bu metni sabit bir yöntemle okumak sağlıklı sonuçlar vermeyecektir, verse bile sonuçlar kalıcı ve ilkesel olmayacaktır. Böyle rizomatik bir özelliğe sahip bir metni de ancak senkronik ve rizomatik bir yaklaşımla okumak ve anlamak mümkündür ki ancak bundan sonra ondan hayata dair sistemler, anlayışlar devşirilebilsin. Burada şunu da vurgulamak gerekir: Bugün için Müslüman birey, kapitalizmin ve modernizmin ağır basıncı ve geleneğin ağır yükü altında tüm özgüvenini yitirmiş; çareyi de geleneğe, tarihteki konjonktürel, sabit bir yapıya havale etmiş durumdadır. Açık konuşmak gerekirse bu bir tür acziyet ve dışlama psikolojisidir. Gelinen noktada gelenekçi, muhafazakâr dindarın evladı için bile Kur’an metni sorgulanır, reddedilir hale gelmiştir. Özelde Türkiye toplumunda cereyan eden deizm, ateizm tartışmaları da bunun bariz göstergesidir. Kadına şiddet bağlamında geleneğin ağır bagajları, kapitalizmin basıncı ile ataerkil bir yapıya sahip olan ve inanç metnini de bu ataerkil, güç merkezli okuyan bu toplumsal yapıdan tarih boyunca savunmasız bırakılmış kadının haklarını korumak modern algı açısından içinden çıkılmaz bir durum olarak pratikte cereyan etmektedir. Oysaki yine geleneğin akla ve vahye uygun sabitelerini esas alacak isek -ki almalıyız- kadın, geleneğin bağrında Allah’ın “cemal” sıfatının tecellisidir ve cemal sıfatı ile celal sıfatı aynı madalyonun sadece birer tarafıdır. Erkek, hangi hakka sahipse kadın da aynı haklara sahiptir. Burada hak kavramı her ne kadar Simon Weil “hak bireysel olana yöneliktir. Adalet ise daha kuşatıcı bir eşitliktir.” dese de bireyin adalet talebinin korunması da ancak karşılıklı bireysel hak ve hukukun korunmasıyla mümkündür. Burada da pozitif ve pratik hukuk devreye girer.

Görsel,( https://www.bursa.com.tr/cocuk-gozuyle-kadina-siddet-34979.html ) adresinden alınmıştır.

Kadına bakış açısıyla ilgili İslam’ın temel referans kaynağı olan Kur’an’da kadına şiddet çıkar mı? Miras hukukuyla ilgili Kur’an metni gerçekten adil mi? Kadının ataerkil düzen karşısında Kur’an’ın kadın savunusu nedir? Bu ve benzeri soruları/sorunları önerdiğimiz iki yaklaşım çerçevesinde bir sonraki yazımızda ele alacağız.

Gürgün KARAMAN

1 Yorum

  1. Avatarİlknur Yılmaz Arslan Cevapla

    Bu yazının 2. bölümünü de okudum ve devamını heyecanla bekliyorum. Aslında bu bakış açısına sahip bir insandan ayetleri tek tek ve diğer ayetlerle senkronizasyonunu dinlemek isterdim. Gerçi bu tarz çalışmalar günümüzde yapılıyor ama böyle bir çalışmanın felsefe ile hem hal olan biri tarafından yapılması bir Ömrü alsa da ümmete çok güzel bir ürün bırakabilirdi.

    Ya da tüm ayetler olmasa da yalnız toplum tarafından anlaşılamayan ayetleri senkronik ve rizomatik okuduğumuzda nasıl bir sonuç ortaya çıkar? Mesela Nisa 24 ve Talak 4 ayetleri?

    Saygılar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir