Hira’nın Gölgesinde

Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır.
Sana ne kötülük gelirse kendindendir.
Nisa Suresi 4/79

Dünyamız Covid 19 diye nitelendirilen virüsle tanışalı birkaç ay oldu. Bu virüs kısa sayılacak bir sürede dört milyondan fazla insanı ensesinden yakalamış durumda. Ölenler ise dört yüz bine merdiven dayamak üzere. Bu illetin Çin’in Wuhan şehrinde bir et pazarında satılan yarasadan geçtiği söyleniyor. Bir başka iddia ise bunun biyolojik bir silah olarak laboratuvarlarda üretildiği. Zahiri sebep her ne olursa olsun hakikatte bu varlık Allah’ın emir tahtında hareket eden bir canlıdan başka ne olabilir? Tıpkı geçmişte olduğu gibi gelecekte de tabiatın ve içindeki müştemilatın galeyana gelmesi ancak bir emir ve irade ile olacaktır. Yoksa tek başına ontolojik olarak bir nesnenin müessir olmasını beklemek mantık örgüsü içerisinde söz konusu dahi olamaz. Elbette her bir hadisede bir kanunun işlediği muhakkak. Üreme kanunu, ölüm kanunu, yer çekimi kanunu, hayat kanunu, tabiat kanunu, elmanın kanunu, virüsün kanunu vesaire. Bu bundan oldu, şu şundan oldu dediğimiz şeyin arkasındaki kudreti ve iradeyi görmez isek sağlıklı bir netice elde edemeyiz. Nazarlarımızın miyoplaşmasından dolayı hadiseleri tahlil etme kabiliyetlerimizi bir ölçüde yitirdik. Malum, devletler kanunlar, daha özelde yönetmelikler, genelgeler çıkarırlar. İşlerin belirli bir düzende gitmesini sağlayan görünürde bu yasalar olmasına karşın hakikatte Devlet erkidir. Ülkemizde virüsten dolayı genelde hafta sonları çıkarılan sokağa çıkma yasaklarını bir hatırlayalım. İnsanların bu kanunlara uymasının gerisinde yatan sebeplerden biride başlarına gelebilecek müeyyide korkusu değil midir?  Allah’ın kâinatta işleyen cari kanunları zarf değil mazruftur. Yani kanunlar güç ve iradeye tabidir. Kanunları ya da sebepleri fail olarak gördüğümüzde asıl fail-i muhtarın kim olduğunu kaçırırız. Bu nedenle eşyaya olan nazarımızın ve bakışımızın değişmesi aslında hayatımızın olumlu manada değişmesine katkı sunar.  Hadiseler böyle değerlendirildiği zaman korona virüsünün de görevli memurdan başka bir şey olmadığı açıkça görülecektir. Zira varlığı milimetrenin milyonda biri yani nanometre çapında kabul edilen ve bu haliyle ince bir sebebe tutunan virüsün dünyayı dize getirdiğini kabul etmemiz bizi doğru sonuca ulaştırmayacaktır. Bu durum devasa bir incir ağacını iğne ucu kadar bir çekirdeğe vermekle eş değerdir.

İncir ve Virüs…

İkisindeki muazzam sonucu kıl kadar bir sebebe vermek büyük bir gaflet değil de nedir? Kuşkusuz görevini icra eden bu memurun(Virüsün) insanlığa kaybettirdiklerinin yanında kazandırdıkları da vardır. Ancak buna geçmeden önce dünyalıların başımıza neler ördüklerine kuşbakışı bir bakalım. Umumi hatalar umumi belaları intaç eder. Geçmişte de insanoğlunun zulümleri ve sapkınlıkları yüzünden belalar sağnak sağnak yağmıştı. Kuran’da da sabit olan Ad, Semûd, Nuh, Hud, Lut ve diğer kavimlerin başlarına gelenlerden haberdarız. “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Böylece Allah- dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.”  Günümüzde yapılanları yazmaya mürekkep yetmez ama yine de kalemimizden birkaç damla akıtalım.

Dünyalıların zulümleri arşı titretiyor. Beyaz kızıla dönüyor. Avusturalya’da ağsız ve dilsiz develer fazla su içiyor diye öldürülüyor. Kedi, köpek ve ismini saymadığımız nice hayvanlara işkenceler ediliyor, Yarasa, yılan, kedi, köpek gibi hayvanların etleri hiç tiksinmeden yenilebiliyor. Et pazarlarında hayvanlar canlı canlı kesilerek sofralara meze yapılıyor. İnsanın insana yaptığı daha acımasız. Cinayet, taciz, kumpas gibi gazetelerdeki üçüncü sayfa haberleri bizleri insanlığımızdan utandırıyor. Geçmişte Aborjinleri, Kızılderilileri katledenler gözlerini İslam coğrafyasına dikmiş durumda. Hem bu hâl yenide değil. Ümmetçe gardımız düştüğünden bu yana hep dayak yiyoruz. Suriye’de varil bombaları hayallerini bölüyor çocukların. Gözlerinde yaşlar bırakıyor annelerin. Dünyaya mihmandarlık örneği gösteren ülkemizi saymazsak yerini yurdunu terk edenler sahipsiz.  Batı, mültecilerden vebadan kaçar gibi kaçıyor. Aslında onlar kendi mabetlerinden kaçıyorlar. İnsanlıklarından istifa ediyorlar. Bir kez olsun akıllarına getirmedikleri vicdanlarından uzaklaşıyorlar. İnsan ırkı bir köşede tortulaşmış kalan son merhamet damarını da kesiyor acımadan. Babil Kulesi benliklerini yükseltiyorlar ha bire.  Bir balinayı kurtarmak için seferber olan Batı, sahile vuran Suriyeli üç yaşındaki bebeğin görüntülerini görmezden geliyor. Alacakları petrolü kanla yıkamakta beis görmüyorlar. Bir meta gözüyle bakılıyor insana sadece.

Sadece Et ve Kemik…

Söyleyeceklerimiz uzayıp gider ta fecre kadar. Biz yazmaktan utanırız da, onlar yapmaktan niye utanmaz? Suriyeli kızın ölmeden önce annesine yazdığı vasiyeti vicdanımızın noterine havale ederek bitirelim.

“Bu benim vasiyetimdir. Canım annecim! Senden benim güzel gülüşlerimi hatırlamanı ve yatağımı olduğu gibi bırakmanı istiyorum. Ve sen ablacığım! Arkadaşlarıma de ki: ’O açlıktan öldü…’ Ve sen abiciğim! Üzülme; ama, ikimiz birlikte, ‘Biz açız!..’ dediğimizi hatırla. Ey Ölüm meleği! Acele et ve ruhumu al ki artık Cennette yemek yiyeyim. Ben çok açım. Ve ey ailem! Benim için korkmayın. Ben sizin yerinize de Cennette yiyebildiğim kadar çok yiyeceğim”

Gülşenimizde ne gülücükler kaldı ne tatlı hatıralar ne yaşama isteği ne de istenilen bir yaşama ait kırıntılar. Yerler kanla sulandı, gökleri ağlatanlarca. Gülün rengi soldu, başağa duranların boynu vuruldu. Elbette ki tüm bu yapılanların bir Z raporu olacaktı ve oldu da…

Korkunç hadisler yüzünden aklımız tutuk, gözlerimiz kuru, vicdanlarımız yaralı. Sözlerimiz lâl ü ebkem. Lakin biz sussak da susmayan biri var:

Bir Emirle Sapan Taşı Gibi Hareket Eden Kâinat…

Zaman denizi her asrı kıyıya vururken bazen taş çatladı, bazen yer yarıldı, su yuttu bazen, gök yırtıldı ve nihayet yaşadığımız asrın son dalgasında virüsü taşıyan esen bir rüzgârla insanlar öldü ve ölüyor.

Dünyamızı çepeçevre saran bu umumi illetin neden kaynaklandığını az-çok tahmin ettikten sonra asıl bu hadisen çıkaracağımız derslere yoğunlaşma vakti geldi sanırım. Gecenin en koyu anı sabahı müjdeler derler. Sabah yakındır inşallah. Musibetler iki uçlu mızrak gibidir. Bir yönü mücazatı gösterirken bir diğer yönü de mükâfatı işaret eder. Yaptığımız eylemler(safileşme ya da azgınlaşma) bir bakıma tercihimizi de ortaya koyar. Dolayısıyla herkes gideceği istikameti bilir aslında.

“Her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde hakiki bir hüsün ciheti vardır.  Evet, kâinatta her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir. Ona hüsn-ü bizzat denilir veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki ona hüsn ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki zahiri çirkin müşevveştir. Fakat o zahiri perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var.”

1400 Yıl Önce

Şimdilerde yaşadığımız maddi virüse mukabil cahiliye döneminde de toplum manevi bir virüsle karşı karşıyaydı. Küfür ve zulüm kol kola girmiş geziniyorlardı. Dünyanın iyiliğe, güzelliğe, adalete dair çıkan tek bir sokağı yoktu ne Mekke’de ne de başka bir yerde. Erdem tabanlarda gezerken sefahat uzaya merdiven dayamış gidiyordu. Yalan, evlerin bacalarından bile girmişti içeri. İnsanlık karanlık bir hayatı altın vehmederek yaşıyordu. Sınıf farklılığı tabi bir hadiseydi. Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu hunharca. Kan davaları, kabile savaşları vardı bitip tükenmek bilmeyen. Böyle bir manzara-i umumiye karşısında peygamberimiz(Nübüvvetten önce) çareyi oradan uzaklaşmakta buldu.

Her şeye varış için her şeyden kaçıştı bu.

Bir dağa sığındı.

Üzerinde ağacın, çiçeğin, hayvanın olmadığı bir dağa.

Bir diriliş öyküsüdür Hira…

Efendimiz ruh dinginliğini orada buldu. Huzuru orada, tefekkürü orada, ibadeti de orada. Rabbinin kelimelerini okuyordu orada. Orada buldu Rabbine yakınlığı. Toplumun hastalığının teşhisini koyarken tedaviyi de gösterdi orada. İnşa edeceği insan profilinin temelini attı sonra. Stratejiyi belirledi adım adım. Bir buçuk milyar Müslümanın çekirdeği de esasen atılmıştı orada. Bulunması gerekenden daha fazlasını buldu orada.

Gönlündeki Kalabalığı Yalnızlıkta Buldu, Yalnızlığı da Orada…

Mekânın genişliği ve darlığı birazda insanın yapısına bağlı değil midir sizce? “Düşmanlarla beraber sahrâ bir fincan kadar dar; dostlarla beraber iğne deliği bir meydan kadar geniştir.” sözünü meselemizi izahta bir mihenk taşı olarak kabul edebiliriz aslında.

Dost dostu arar, dünyalık dost yoksa şayet dost, hakiki dostu yönelir ve onu arar. Bulunduğumuz yerlerde en ağır şartlar altında yaşıyor olsak bile ruh dinginliği içerisindeysek şayet bu bizim için yeterli bir sebeptir aslında. Peygamberimize salat ve selam ettikten sonra mağaradan ayrılıp günümüze dönüyoruz.

Covid 19 diye tabir edilen virüsle bir oturup bir kalkıyoruz. Hayat tarzımız şaşılacak tarzda değişti. Zengin-fakir; işçi- patron hâsılı taban ve tavan arasında kalan tüm makamlar eşitlendi. Dijital bir çağ için belki de haklı bir sebep oluşturuldu. Okullar kapatıldı. Kepenkler indirildi. Fabrikaların bacaları tütmez oldu. Dünyamızın ekonomik zararı daha şimdiden sekiz buçuk trilyon doları aşmış durumda. Camilerimiz suskun. Spor, sanat ve kültür adına her ne varsa iptal edildi. Süper devletler bozguna uğradı. Oğul babadan; baba evlattan kaçar oldu. Tıpkı herkesin kendi derdine düştüğü bir kıyamet provasıyla karşı karşıyayız. Her şeye rağmen karanlığın en koyusunda başlayan bir aydınlık hep vardır. Muhammed ümmetinin çıkaracağı dersler vardır.

İnziva, Tecrit, İzolasyon…

Adını ne koyarsak koyalım. Vardır bunda da bir hayır. Temizlendiğini gördük gökyüzünün. Deniz canlıları birbirleriyle bayramlaşıyorlar şimdi. Dağ, taş ve sair canlılar nefes aldı bir sürelik te olsa. Sokak kavgaları sadece filmlerde kaldı artık. Gürültü ve patırtının arasındaki keşmekeşlikten kurtulduk az da olsa. Kuş sesleri evimizin içine kadar girdi güneşle birlikte. Hiç umursamadığımız rüzgârın iniltisi bile ney gibi geliyor bize. Yağmurun sesi artık bir başka güzel. Yakınlarımızın, dostlarımızın kıymetini anladık. Nedenli ihtiyacımız varmış birbirimize. Ne kadar da önemliymiş bir dost meclisinde birkaç kelam etmek. Kanaati öğrendik sonra. Paralar saçmadan da yaşaya biliyormuşuz meğer. Daha fazla dikkat eder olduk kişisel temizliğimize. Yemekten önce ve sonra ellerimizi yıkayarak bir sünneti daha hatırladık asırlar sonra. Ramazandayız. Bizi dünyaya bağlayan bağların çözüldüğü, Allah’a bağlayan bağların güçlendiği bir aydayız. Affedicinin affının tavan yaptığı bir zaman dilimindeyiz. Ruh dinginliğine ermenin şimdi tam zamanı dostlar.

Muhasebe ve Murakabe Vakti.

Geliniz evlerimiz birer Hira Dağı olsun. Hatta odalarımız, hatta bedenlerimizdeki her zerremiz. Hira aksın çeşmelerimizden. Maddi virüsten korunduğumuz gibi manevi virüs mesabesinde olan günahlara, süfliyatlara da bir paydos diyelim artık. Evimizi dışarıya değil, dışarıyı evimize misafir edelim. Birkaç söz, birkaç şiir belki birkaç sure ezberleyelim. Epey düşünme vaktimiz varken bu hal neyin nesi diye başımızı elimizin arasına alıp şöyle bir sorgulayalım kendimizi. Sokaklarda gezinme yerine kitaplarımızın sayfalarında gezinelim özgürce. Tolstoy’u, Mevlana’yı, Yunus’u buyur edelim içeri. Elindeki Safahat’ıyla Âkif’i de çağıralım. Anlaşılamamaktan mustarip Bediüzzaman da çıkagelsin yanımıza. Şöyle duvarda asılı duran Kuran’ı indirip ne dediğine kulak kesilelim ailece. İş yoğunluğundan dolayı ihmal ettiğimiz ailemizle, çocuklarımızla vakit geçirelim doyasıya. Bizlere katkı sunabilecek filmler izleyelim abartmadan. Bir meşgalemiz olsun mutlaka. Hobilerimiz her ne ise onların peşine düşelim bir süre. Hira’nın gölgesi düşsün üzerimize. Gelin virüsün rengini değiştirelim, virüs bizi değiştirmeden önce.

Necati İLMEN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...