Kayıp Şehrin Çiğnenen Onuru

Bugün sizlere son gezimde yolumun üzerinde bulunan ve ünlü Alman yazar Henrich Böll‘ün ömrünün son yıllarını geçirdiği Langenbroich köyünü anlatmaktı niyetim. Ancak bir dönem Almanya’nın vicdanı sayılan bu yazarın ‘hemşehrim’ olduğunu, Köln‘de doğduğunu ve yaşadığını hatırlatmadan geçmek olmaz. İleride anlatacağım öykü eksik kalır yoksa…

70’li yıllarda yurtdışından gelen yazar arkadaşları Heinrich Böll‘i memleketi Köln‘de ziyaret ettiklerinde, onları sıkı bir gezi programı beklerdi. Bir yabancı gezgin olarak, siz de bunu her zaman deneyebilirsiniz ancak bu yolculuğun azim ve güç gerektirdiğini kesinlikle bilmeniz gerekir.

Konuklarını ilk olarak Romanesk kiliselere götürürdü Böll. Onlara St. Maria, St. George, St. Severin, St. Gereon ve St. Ursula kiliselerini gezdirirdi. Yorgun düstüğü için geri kalan yedi kiliseyi göstermekten çoğu kez feragat ederdi. Bunu kazı yapılan Roma Vali Sarayı ve en son Katedral izlerdi, çünkü Böll, Köln‘ün simgesi sayılan bu kiliseyi sevmezdi. Özellikle ikiz kuleler onu rahatsız ediyordu. Sonra Roma-Cermen ve Wallraf-Richartz olmak üzere iki müzeye sıra gelirdi. Siz de mi yoruldunuz yoksa? O halde biraz dinlenelim ve kısa süreliğine Ren kıyısına inelim.

Böll’ün sevdiği Romaneks Kiliselerden biri St. Aposteln.

Nehir boyunca yürürken Böll, ardı ardına içtiği sigaraların yarattığı boğuk sesiyle Köln‘ün bir köprüler şehri olduğundan bahsederdi. Yakındaki ‘Altstadt’ muhitinde bulunan birahane ve lokantalar göz önüne alındığında, onların orada birseyler atıştırdıklarını düşünebiliriz… Ama diğer Romanesk kiliseleri de ziyaret etmek belki gerçekten yararlı olacaktı(r). Kimbilir?

Heinrich Böll hayatının büyük kısmını Köln‘de geçirmiştir. Sanki üç farklı şehirde yaşamış gibidir: savaş öncesi Köln, savaş sırası Köln ve savaş sonrası Köln. Südstadt semtinde 100 yıl önce doğduğu ev hala ayakta duruyor.(Teutoburger/Alteburger caddesi köşesi). Böll‘e göre eski Köln, sokakları ve mahalleleri ile, Belçika‘nın Flandern bölgesine benziyordu; örneğin kendinizi Antwerpen kentinde hissederdiniz hemen. Bu atmosfer bugün Groß St. Martin(Heumarkt) çevresinde korunabilmiştir. Burada Roma İmparatorluğunun ayak izlerini yakalayabilirsiniz. Öyle ya, şehrin ismi Latince ‘colonia’dan, yani sömürge kelimesinden gelmiyor muydu?

Böll, yıkılmamış şehir merkezini çok iyi tanıyordu, sokak ve mahalle isimlerini tek tek biliyordu. Köln şehrinin ismi, II. Dünya Savaşı’nın başında Lübeck, Nürnberg ve Frankfurt ile birlikte anılıyordu. Ancak eski şehirden bugün sadece Alter Markt, Heumarkt ve Ren üçgeni arasında kalan dar alanı (Martinsviertel) görebilirsiniz.

Nobel ödülü sahibi iki yazar: Günter Grass ve Heinrich Böll Almanya Başbakanı Willy Brant ile.

Böll, Eylül 1945’te Amerikan esaretinden kurtulup şehre geri döndüğünde ikinci Köln‘ü yaşadı. Şehir Dresden‘den daha fazla bombalanmış, yerle bir edilmişti. 1945 yılı yazında Köln’de bulunanan İngiliz şair Stephen Spender durumu kısaca şöyle anlatıyor: “Tüm köprülerin yıkılmış olduğu gün, Ren nehri, korkunç bir ihtişamın manzarasını sunuyordu bize.”

Böll, birçok yönden şair Spender‘e benziyordu: “Yıkılan Köln, yıkılmamış olana sahip değildi: azamet ve izzet.” Onun için yıkık şehir de umut yericiydi. Sonuçta, şehir bir zamanlar gamalı haçın gölgesi altındaydı. Onun yerine şimdi sınıfsız topluma benzer birşey ortaya çıkmıştı…

Genç yazar enkaz üzerinde mutlu günler geçirir. Tavan arasında oturur, çay içer, sigara tüttürür ve babasının eski daktilosu ile hikâyeler yazar. Moloz temizlenirken çalışmaya hiç de hevesli değildir: “Elim bir küreğe değmedi bile.”

Böll artık Yeni Köln ile ilgilenmiyordu. Ona “Otomobil Köln” ismini takmıştı. 70’li yılların başında Eski Köln’ün ruhunu bir nebze yaşatan Agnesviertel semtine taşınır. O evi geçen yıl bir yazar arkadaş ile ziyaret etmiş; Böll’ü uğrak yeri Cafe’de saygıyla anmıştık.

Köln’de vaizler  Müslüman cemaate düşmanlık aşılarken Böll meydanlarda Müslümanlarla birlik ve beraberliği savunuyordu.

Evet, Henri Böll‘ün yeni evi ‘Küçük Türkiye’ olarak anılan Nippes semtine çok uzak değildi. Cuma namazlarını kıldığım Fatih Camiine beş yüz metre uzaklıktaydı belki. Ama ben dâhil hiç bir Türk bundan haberdar değildik! Bilmek isteyecek biri de yoktu zaten aramızda! 1980 yılında Almanya’ya ilk geldiğimde ‘gurbetçi’ Türkler, kendilerini “ev-cami-iş” üçgeni arasında geçen bir gurbet hayatına kilitlemişlerdi. Ülkesinde çağdaş bir eğitim almış bir genç adam – ailesinin arzusu üzerine geldiği bu ülkede – Almanca öğrenip üniversite hazırlık sınıfına başladı. O da Böll’den habersiz aynı muhitte ikâmet etmekteydi.

Bu arada Ramazan mevsimi gelip çatmıştı. Ancak 1982 yılının Temmuz sıcağında müminler 18 saat oruç tutmak zorundaydılar. O genç Kadir Gecesi evine en yakın cami olan Fatih Mosche‘ye gider. Gecenin ilerleyen bir vaktinde – getirilen salavatlardan rahatsız olan Alman komşuların şikayetleri üzerine – Alman polisleri camiyi basar ve o sırada teravih namazını kıldırmakta olan imamın önüne postallarıyla dikilirler! Mihrapta merhum Erbakan‘ın Almanya’daki bağlılarını yönetmek üzere gönderdiği Dr. Hüseyin Kami Büyüközer ile birlikte Almanya’ya yeni gelen Ahmet Polat Hoca bulunmaktaydı. Hoca, dil bilmemekten ötürü şaşkın… Namazı bölünen cemaat çil yavrusu gibi dağılmış ve bir köşede olan biteni sessizce izlemekteydi. 20 yaşındaki modern genç, yüzlerce müminin huzurunda memurlara bir demokrasi dersi verir!.. Onursuzluğa dayanamayan Dadaş Hoca ertesi gün “bre sahte mücahitler, bulun getirin tez bana, o delikanlıyı” diye etrafı yıkar. Yoksa tekrar memleketine çekip gidecektir.

12 Eylül askeri darbesinden sonra ülkeden ayrılan eski Akıncı Gençlik, yeni Gençlik Kolları başkanı A.A. o genci Köln Üniversitesi Studien Kolleg‘de bulur/buldurur. İşte o gencin dini cemiyet ve cemaatlar ile dansı böyle başlamıştır. Ancak kör değildir, aklını kiraya vermez. Görmektedir ki, 1000 metre ötede ikamet eden Köln Kardinali Josef Höffner Hz. İsa‘nın ‘Dağdaki Vaaz’ından esinlenerek çağın sorunları üzerinde kafa yorar ve harıl harıl ‘Hristiyanlık Sosyal Öğretisi’ eserini hazırlarken Köln’e kapağı atan sözde müftüler milli mücadele kahramanlarının dinsiz imansız olduklarını araştırmakla ömür tüketmektedirler. Beşyüz metre ötede Dünya PEN Yazarlar Birliği Başkanı Henrich Böll‘ün evinde buluşan Günter Grass, Alexander Soljenistin ve Lew Kopelew (Kırım Türkleri Başkanı Mustafa Cemil’in dostu) insanlığın içine düştüğü ekonomik ve siyasi eşitsizliğe, sosyal adaletsizliğe karşı neler yapılabileceğini düşünürlerken Köln camilerinin kürsülerini işgal eden sözde yazarlar Cumhuriyetimizin banisinin içki içip içmemesiyle kafayı bozmuşlardır! Aynı aylarda Almanya’da Barış Hareketi doğarken ve yüzbinlerce genç Henrich Böll ile kolkola Köln sokaklarında barış için yürürken sözde tarihçiler düzmece belgelerle iftira atmayı marifet bilmektedirler… Aman Allah’ım, bu nasıl bir anlayıştı? Bu nasıl bir travmaydı ki vicdanlar körelmiş, akıllar tutulmuştu? Nedenleri görmezden gelip sonuçlara takılıp kalmak nasıl bir aymazlıktı? Köln’den ayrılıp Trier‘e okumaya giden genç adam değildi yalnızca bu soruyu kendisine soran…

Heinrich Böll yüzbinlere konuştu (Ekim 1982)

Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz

Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz

…. İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler Bunu bana öğretmediniz

Şair; inanmak söylemek değildir, inanmak yapmaktır, buyuruyor. Acaba biz ne yaptık, ne kadar yaptık Yabancılaşmaktan kurtulmak için ileri doğru kaçmak yerine yüzümüzü geriye çevirdik. Tek çıkış yolumuz yenilikti, ama biz yenilenemedik! Yeryüzünde kaybedişimiz yenilenme imkânından yoksun kalışın sonucudur bir bakıma. Fransız düşünür Alain Badiou, son kitabında (20. Yüzyılın İki Devrimi-2019) aynı şeyi yazıyor: “Bir inkılabın ölümü ancak iftira ile gerçekleşir.” Halbuki inkılap, yeni bir başlangıç demekti. Yüzlerce yıl önce ortaya konan “parametreler” içinde hâlâ yaşanıp yaşanılamayacağını sorgulamaktı. Islahatları, Tanzimat ve Meşrutiyet ilanını doğru okursanız, Türkiye’de Kemalist çevrelerin çok ötesine geçen bir ‘inkılap arzusu’ olduğunu göreceksiniz.

Biz onu “ufukların kaynaşması”(Gadamer) olarak tanımlayabiliriz. O zaman yakın tarihten çıkaracağımız ders belki şu olabilirdi: Tek parti iktidarında ya da parti devletinde siyasi yenilik geliştirmek imkânsızdır. Örneğin; 1789 Fransız Devrimi’nden ilham alan Sovyetler Birliği ve Çin “proleter” devlet idiler. Ancak kurucu liderler, feodalite ve burjuvazinin parti içinde iktidarı ele geçirebileceği ve böylece ülkenin renginin değiştirmesine neden olabileceği hususunda aydınları uyarmıştılar. Bugün bu uyarıların bir gerçeklik haline geldiğini inkar edemeyiz. Alain Badiou, güçlü ve zayıf yanlarını öğrenmek için Kültür İnkılabı tecrübesini objektif gözle incelememiz gerektiğini düşünüyor. Ona göre; yaşanılan gerginlik ve çatışmalara dayanarak, bireylerin ve toplumların özgürleşmesini amaçlayan yeni bir siyaset üretmek pekala mümkün olabilir.

Böll, Sovyet rejim muhalifi Aleksandr Soljenitsin’i evinde misafir etti.

Birey ve yazar olarak elbette Böll de, Federal Almanya Cumhuriyeti’ni oluşturan yapıların bir çoğuna karşıydı. Federal Almanya Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisine birçok yönden itiraz ediyordu. Ömrünün sonlarına doğru kendini o kadar yalnız hissetmeye başladı ki doğduğu şehir Köln‘ü terk etmeye karar verdi. Eifel‘daki Langenbroich köyüne yerleşti. Yazılariyla genç nesillerin ufkunu açmayı ve onları bilinçlendirmeyi oradan sürdürdü. Yıkıp dökmeden, kimseyi karalamadan yeni fikirler üretti. Her zaman yapıcı olmaya çalıştı. Güvenilir insan olduğuna dair kimse kuşku duymadı. Köln‘e bir daha geri dönmeyen yazar Temmuz 1985’te Langenbroich‘de öldü.

“Benim için Köln, hâlâ birkaç noktasını tanıdığım kayıp bir şehir ve bunlar esas olarak sadece Kiliseler” demişti ölümünden önce verdiği son mülakatta. Bir bakıma, Eski Köln‘ü özlemiş olduğunu vasiyet etmişti…

Aslında bu şehri yürekten seviyordu Böll. “Köln büyük bir şehir, kendinizi büyük bir şehirde hissediyorsunuz” diyordu. Ama 1945’ten sonra kentsel dönüşüm altında betona gömülen Köln‘ün gerçekte neler kaybettiği, Katedralin nasıl turistik bir cazibe merkezine dönüştüğü ve Ren nehrinin nasıl kirletildiği konusunda kaygıları vardı; devran böyle gitmez ve bir kültür başkenti böyle yok edilemez, diye için için ağlıyordu. Toplumsal ve siyasal gelişmelere son derece eleştirel yaklaşıyordu. Evet, o belki bir gezgin idi. Ancak Walter Benjamin‘in tanımladığı manada flanör olmaktan çok Hermann Hesse gibi insanlığın avukatı olmaya soyunmuş bir kent eleştirmeni vardır karşımızda. Kentleşmek ile Kentlileşmek olgularını birbirinden ayıran...

Böll’ün tabutunu solcu yazar dostları ile Almanya Cumhurbaşkanı sağcı Richard Weizsacker birlikte taşıdılar.

Kentsel dönüşümü bir şehrin kendini yeniden keşfetmesi olarak görüyordu. Böll bununla ilgili gözlem ve deneyimlerini 1959’da yayınlanan “Eski Yüzler Şehri” başlıklı yazısında şöyle dile getirir:

“Ailem nerede olursa orası yurdum, yakınlarımı gördüğüm her yer evim; Köln ise tanımadığım kimselerin olduğu bir yer şimdi; Ren Nehri’nin kıyısında uzanıyor. Kiliseleri ve köprüleri ve onca yüzü var: Roma lejyonerleri bu hikâyeyi tuğlalara kazıdı, Ortaçağ mimarları, tren istasyonuna ve büyük otellere çok yakın Katedral’den daha çok Köln’ü yansıtan Romanesk kiliseler inşaa ettiler; bir otel penceresinden Katedral’e baktığınızda Köln’ü tanıdığınızı sanmanız bile artık çok kolay…

Ya sizin, kaybolan İstanbul için ağlayan, bir şairiniz ya da yazarınız oldu mu hiç?

Heinrich Böll’ün ikâmet ettiği evin önünde.

Alaattin DİKER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir