Kimdir Nusayriler?

“Tarihte Nusayriler” kitabının yazarı Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Yakınçağ Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Sacit Uğuz Bey’le  Nusayrileri konuştuk…

1. Sacit Bey öncelikle söyleşiyi kabul ettiğinizden dolayı teşekkür ederim. “Tarihte Nusayriler” adıyla bir kitap yayınladınız. Neden Nusayriler? Bu alanla ilgili çalışmanızın nedenleri hakkında neler söylersiniz?

Öncelikle bana yıllardır üzerine çalıştığım konu ile ilgili birkaç söz söyleme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Nusayrilerle ilgili çalışmalarımın temeli aslında Tarsus’a dayanmaktadır. Tarsus’ta öğretmen olduğum ve aynı zamanda Tarsus tarihi ile ilgili doktora tezi hazırladığım dönemde burada yaşayan halkın önemli bir kısmının Nusayri olduğunu gördüm. İlk defa o zamanlar araştırmaya başladım. Kimdir bu Nusayriler, Çukurova’nın yerlisi mi yoksa başka bir yerden mi gelmişler? Nüfusları ne kadar? İslâmiyet’in neresindeler? Osmanlı döneminde halk ile ve devletle olan ilişkileri nasıldı? gibi sorulara o dönemde cevaplar aramaya başladım ve bulduğum sonuçlar da hazırlamış olduğum doktora tezinde bir başlık altında yer aldı. Ancak o zaman yaptığım bu araştırma oldukça yüzeysel ve sadece Tarsus’a münhasırdı.

2012 senesinde Hatay Mustafa Kemal Üniversitesinde çalışmaya başlayınca Nusayrilerin Hatay’da da oldukça yoğun bir nüfusa sahip olduklarını gördüm ve bu topluluk ile ilgili merakım iyice arttı. Nusayrilik ve Nusayrilerle ilgili araştırmalarımı burada yoğunlaştırdım. Bir taraftan literatür taraması yaparken diğer taraftan da saha araştırmalarına başladım. 2014 yılında ABD’de Princeton Üniversitesi, Yakındoğu Araştırmaları Bölümünde misafir öğretim üyesi olarak bulunduğum süre içerisinde araştırmalarımı derinleştirdim. Döndükten sonra saha araştırmalarına başladım. Bu aşamada iki şeyi fark ettim:

Birincisi; sahada konu ile ilgili bilgi edinmek oldukça zor ve elde edilen bilgiler de oldukça tutarsız.

İkincisi; bu husustaki ilmî araştırmaların çoğu batı literatürüne ait.

Türkçe yerli literatürde Nusayriler ile ilgili bir miktar dini, sosyolojik ve antropolojik çalışmalar bulunmakla birlikte Nusayrilerin tarihi ile ilgili derli toplu bir çalışmanın olmadığını fark ettim. Gerçekten de konuya ilgi duyan çok az sayıda araştırmacı dışında toplumun genelinde de Nusayrilerle ilgili bilgi eksikliği vardı. Nusayriler bile kendi tarihleri hakkında büyüklerinden intikal eden anlatılar dışında bir şey bilmiyorlardı. Bildiklerinde de çelişkiler ve yanlışlıklar vardı. Bu süreçte fark ettim ki Mersin, Tarsus, Adana ve Hatay’da yüzyıllardır iç içe yaşayan insanlar birbirine ne kadar yabancı ve birbirlerini ne kadar yanlış tanıyorlar. Ayrıca 2011’de başlayan Suriye iç savaşı ve rejimi temsil eden Esed ailesinin mezhepsel aidiyetleri, toplum nezdinde Nusayrilere olan ilgi ve merakı da arttırmıştı. Bütün bu düşünceler beni Nusayrilerle ilgili kapsamlı bir araştırma yapmaya sevk etti ve neticede beş yıllık bir çalışmanın ürünü olarak “Tarihte Nusayrîler” isimli eser ortaya çıktı. 

2. Nusayrilik nedir? Nusayriler kimdir? Kesin çizgilerle tanımlanabilir mi? Heretik, İslam dışı bir topluluk mu yoksa İslam’ın içindeler mi? Bildiğimiz kadarıyla Nusayrilikte gizlilik önemli bir nokta. Araştırmalarınızda ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki Nusayrilik yani inanç meselesi benim çalışma alanım dışındadır. Benim çalışmalarım toplum olarak Nusayriler ve onların tarihleridir. Ancak ilgili kaynaklardan elde edilen bilgiler ışığında Nusayrîlik, “IX. yüzyılda Muhammed bin Nusayr’ın görüşleri doğrultusunda ortaya çıkmış ve mensubu olduğu Şia’nın diğer kollarından ayrılarak günümüze kadar ulaşmış Batınî karakterli bir inanç” olarak tanımlanabilir. Tarihte bu inanca mensup olanlara da “Nusayriler” denilmektedir. Irak topraklarında ortaya çıkan Nusayrîlik, siyasî ve sosyal nedenlerle Halep’e oradan da Suriye’nin kıyı dağları bölgesine taşınmıştır. Bu süreçte Nusayrîlik bölgedeki yerel inançların kalıntıları ile İmâmî Şiîlik, Nizarî İsmailîlik, Hıristiyanlık ve Sünnî İslâm’dan kendisine bir şeyler katarak bir takım farklılıklarla günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır.

Çeşitli sebeplerle Osmanlı topraklarında bulunan Batılı seyyah, misyoner ve diplomatların, Nusayrîlerle ilgili XIX. yüzyılın başlarından itibaren kaleme aldıkları eserlerde, onların farklı inanç sistemleri ön plana çıkarılmış, kökenleri ve Nusayrîliğin ortaya çıkışı ile ilgili çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Bu teorilerden, Nusayrîliğin kökenlerini Hıristiyanlıkla ilişkilendirmek isteyen klasik oryantalist düşünce tarzına sahip bazı yazarlar olsa da çoğunluk, Nusayrîliğin İslâmiyet kaynaklı olmakla birlikte farklı inanç ve kültürden etkilenmiş ve iç içe girmiş bir yapıya sahip olduğunu kabul etmektedir. Bunun yanında her ne kadar farklı birçok kültür ve inancın tesiri altında kalmış olsa da Nusayrîlik, Şiîliği doğuran sebeplerin tesiriyle oluşmuş bir akımdır. Bu nedenle Şiî nitelikli bir fırka olarak görülmektedir. Gizliliği esas alan bir yapısı olduğundan din içi bir din olarak da kabul edilmektedir. Hatta yukarıda da geçtiği gibi birçok farklı din ve inanıştan görüş ve ritüelleri barındırdığı için farklı bir din olduğunu iddia edenler de vardır. İnanç sisteminin dayandığı bazı Batınî yorumlar akademik çevrelerce aşırı Şiî fırkalardan biri olarak kabul edilmelerine neden olmuştur. Ancak bütün bu tartışmaların Nusayrîler dışında cereyan ettiği, her ne kadar farklı birtakım itikadî uygulamaları bulunsa da Nusayrîlerin kendilerini geçmişte olduğu gibi günümüzde de İslâm dairesi içinde gördükleri de bir gerçektir.

3. Hocam hem yukarıda söylediğiniz gibi hem de kitabınızı okuduğumuzda Nusayriler ve Nusayrilikle ilgili birçok araştırmanın Batılı misyonelerce yapıldığını görüyoruz. Hatta Nusayri topluluklarının içinde yıllarca yaşayan İngiliz araştırmacılar var. Bu ilginin altında yatan sebepler sizce neler?

Bu hususta misyonerlerin öncelikle Nusayrileri tanıma ve Batı’ya (özellikle yardım aldıkları kuruluşlara) tanıtma amacında olduklarını söyleyebiliriz. Bu amaçla Nusayrilerin yaşadıkları coğrafyalara sık sık geziler düzenlemişler, hatta uzun yıllar onların arasında yaşayarak inançlarını, zayıf ve güçlü gördükleri özelliklerini, devletle, toplumun diğer kesimleriyle ve birbirleriyle olan ilişkilerini incelemişlerdir. Faaliyetlerini özellikle Osmanlı topraklarında yaşayan azınlık gruplar üzerinde yoğunlaştıran misyonerler, Müslüman ahali içerisinde de heterodoks kabul edilen Dürzî ve Nusayrîler gibi toplumları, hedef kitleleri içerisinde dâhil etmişlerdi. Sünnî Müslümanlar tarafından genellikle dışlanan bu toplumları misyonerler de zavallı, sefil, yozlaşmış bir halk olarak tanımlamaktaydı. Misyonerler, Nusayrîlerin bu durumda olmasını Osmanlı yönetimine bağlamaktaydı. Bu durum onların arayıp da bulamadığı bir fırsattı. Çünkü misyonerlere göre, Nusayrîlerin sahip olduğu yozlaşmış inanç sistemi, toplum içinde kadınlara hiç değer verilmemesi ve Nusayrîlerin içinde bulundukları cehalet ve perişanlık durumu, onlara götürülecek “Hıristiyan yardımı” için oldukça elverişli bir ortam oluşturuyordu. Ayrıca kendilerini diğer toplumlardan soyutlamış, genellikle dağlarda sefalet içerisinde yaşayan, inançları nedeniyle diğer Müslümanlar tarafından dışlanan, geleneklerinde ve birtakım ibadetlerinde Hıristiyanlığa dair izler taşıyan Nusayrîler, misyonerler için hasat mevsiminde bolca ürün alabileceklerini düşündükleri verimli tarlalardı.

1900’lerin başı Lazkiye’de bir Nusayri

Ancak genel olarak değerlendirildiğinde Misyonerlerin Nusayrîler üzerinde yaptıkları çalışmalardan bekledikleri sonucu aldıkları söylenemez. Çünkü münferit bazı hadiseler dışında toplu olarak din değiştirerek Hıristiyanlığa geçen Nusayrî toplumundan söz etmek mümkün değildir. Bu hususta öncelikle şunu söylemek gerekir ki; Nusayrîler her ne kadar Sünnî devlet otoritesi ve toplumun diğer kesimleri tarafından heretik/gulat inanca sahip bir toplum olarak kabul edilse ve Hıristiyan olmaları kendilerine birçok avantaj (askerlikten muaf olma ve yabancı devletlerin koruması altına girme gibi) sağlasa da inançlarına oldukça bağlı insanlardı.

Bu durum misyonerlerin istedikleri neticeleri alamamalarının nedenlerinden biridir. Ayrıca misyonerlerin faaliyetlerini iyice yoğunlaştırdığı dönemlerde Osmanlı hükümetinin uyguladığı ılımlı politika ile Nusayrîlere bakışını değiştirmesi misyonerlerin başarısızlıklarının diğer bir nedeni olarak söylenebilir.

4. Hocam Nusayrilik Irak’ta ortaya çıkıyor, zamanla Suriye’nin Akdeniz’e paralel uzanan dağlarına doğru gidiyor. Buralara Cebeli Nusayriye adı veriliyor. Bu yer değişiminin nedenleri hakkında ne dersiniz?

Nusayrîliğin ortaya çıktığı ve yayıldığı dönem, bir taraftan Sünnî Abbasi hilafetinin Ortadoğu siyasetini şekillendirdiği, diğer taraftan da gerek devletin merkezinde gerekse merkeze uzak bölgelerde Şiî-Batınî toplulukların isyanlarının yaşandığı, bu nedenle de çatışmaların eksik olmadığı bir dönemdir. Bu çatışmaların temelini oluşturan mezhepsel ayrışmaların ortasına doğan Nusayrîliğin de bu çatışmaların bir parçası olması kaçınılmazdı. Zira Nusayrîlik, bir taraftan Şiîliğin bir kolu olması nedeniyle Sünnî çevrelerce kabul görmezken, diğer taraftan da sahip olduğu Batınî karakter nedeniyle İmamî Şiîler tarafından dışlanmaktaydı. Bu süreçte Nusayrîler, her ne kadar zaman zaman yok olma tehlikesi yaşasalar da liderlerinin feraseti ve uyguladıkları belli stratejiler ile grup içi cemaat dayanışması sayesinde hayatta kalmayı başarmışlardır. Hayatta kalmalarında liderlerin kritik zamanlarda gerçekleştirdikleri mekân değişikliklerinin de rolü büyüktür. Nusayrîlerin en önemli liderlerinden olan ve inancın doktrinlerini belirleyen Hamdan el-Hasibî, Bağdat’taki siyasî karışıklıklar ve baskılar nedeniyle kritik bir hamle yaparak Halep’e gelmiş ve burada Hamdanîlerden destek bularak, inancın yayılmasını sağlamıştır. Hasibî’nin öğrencisi olan ve kendisinden sonra liderliğe geçen Kasım et-Taberanî ise Hamdanîlerin nüfuzunu kaybetmesi ve Halep’te baskıların artması üzerine Lazkiye’ye yerleşmiş ve burayı merkez hâline getirmiştir. Ölünceye kadar geçen iki yıllık süreçte Lazkiye ve çevresinde inancını halka anlatmış ve bir cemaat oluşturmayı başarmıştır. Böylelikle Nusayrîler, Suriye’nin kıyı dağları bölgesinde (bu dağlar ileride Cebel-i Nusayriye olarak adlandırılacaktır), siyasî çekişmelerden ve savaşlardan uzak, izole bir şekilde hayatta kalmayı başarmışlardır. 

5. Sacit Bey, size İbn-i Teymiyye’nin Nusayrilikle ilgili fetvalarını sormak istiyorum. İslam düşüncesinde özgün bir yere sahip olan, görüşlerinin çoğuna Sunnî Müslümanların iştirak etmediği İbn-i Teymiyye sizce niye böyle fetvalar vermiş olabilir?

İbn-i Teymiye Memlükler döneminde yaşamış bir İslam âlimidir. Ancak görüşleri gerek kendi döneminde gerekse günümüzde Sünnî İslam camiası tarafından sert bir şekilde eleştirilmiş biridir. O dönemde Nusayrîlerin Memlüklü yöneticileri ile genel manada iyi ilişkiler geliştirdiği görülür. Her ne kadar zaman zaman siyasî, ekonomik ve dinî nedenlerle zaman zaman devlete karşı isyan etmiş olsalar da bu isyanlar yaygınlık kazanmamış, yerel düzeyde kalmıştır. İbn-i Teymiye’nin Nusayrîler ile ilgili verdiği fetvalar işte bu isyanların bastırılma sürecine denk gelmektedir. Bu fetvalar şüphesiz Nusayrî tarihinin en tartışmalı konularındandır. Nusayrîlerle ilgili verilen üç fetvada da batınî karakterli gulat/heretik bir inanca sahip oldukları, bu nedenle de ortadan kaldırılmaları gerektiği yönünde ifadeler yer almaktadır. Ancak Memlük hükûmeti fetvaların gereğini yerine getirmemiş sadece isyan eden Nusayrî ve diğer toplulukların itaate alınmaları ile yetinmiştir. Yani Nusayrilere yönelik toplu bir cezalandırma söz konusu değildir. Zaten görüşleri ve verdiği fetvalar nedeniyle dönemin dinî otoriteleri tarafından da eleştirilen ve bu nedenle birçok defa hapse de atılmış olan İbn Teymiye’nin Memlük politikalarının ya da o dönem Sünnî eğilimlerinin bir temsilcisi olduğu kabul edilemez. Ancak XX. yüzyılın ortalarına kadar hemen hemen hiç itibar görmeyen İbn-i Teymiye’nin Şiîlikle ve Nusayrîlikle ilgili görüşlerinin, Suriye’de Nusayrîlerin siyasî olarak etkinliklerinin artmasından sonra ön plana çıkarılmış olması ilginçtir. Suriye’de iktidarı elinde bulunduran Nusayrîlere karşı mücadele eden gruplar, mücadelelerine meşruiyet kazandırmak için İbn-i Teymiye’nin fetvalarını dayanak olarak kullanmaktadırlar. Özellikle Suriye’de yönetime karşı halkın ayaklandığı ve iç savaşın başladığı 2011’den sonra bölgede etkin olan, İbn-i Teymiye ekolü Selefî grupların bu konuda başı çektiği görülmektedir.

6. Nusayrilerin Osmanlı Devleti dönemindeki durumları hakkında neler söylersiniz? Genelde Osmanlı’nın Nusayrileri Sunni Müslümanlardan ayırmadığını ama yerel yöneticilerin zaman zaman baskı uyguladıkları yazılıyor. II. Abdulhamit’in bölge ile ilgili birçok çalışması var. Neler söylersiniz?

Sultan I. Selim’in Mısır Seferi’nin ilk ayağı olan Mercidabık Savaşı ile Nusayrîler için dört yüz yıllık Osmanlı hâkimiyeti dönemi başlıyor. Bu tarihten sonra Osmanlı’nın yıkılışına kadar geçen sürede gerek Nusayrilerin devlete bakışında gerekse devletin Nusayrî toplumuna yaklaşımında önemli değişiklikler olmuştur. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bu süreçte devlet ile Nusayrî toplumu arasında dinî/mezhepsel polemiklerin ötesinde kurumsal bir yaklaşımın olduğu söylenebilir. Osmanlı Devleti’nin tebaasına yaklaşımının esasını teşkil eden millet sisteminde Müslümanların ve gayrimüslimlerin yerleri belliydi. Bu kapsamda devletin, Müslüman olarak idarî ve malî sistemine dâhil ettiği Nusayrîlere yönelik uygulamaları, Sünnî Müslümanlardan farklı olmamıştır. Ancak ulema ve halkın bu husustaki tutumu genellikle devlet ile çelişmiştir. Hatta teorikteki resmî söylemlere karşın pratikte idarenin bu topluluğa bakışı da zaman zaman farklılık da göstermiştir. Devletin Nusayrîlere yaklaşımının seyrini belirleyen en önemli unsur ise Nusayrîlerin otoriteye karşı tutumları, sisteme uyumları olmuştur. Sisteme dâhil olan Nusayrî coğrafyalarında sorun yaşanmazken buna direnen ve vergi mükellefi olmamak adına isyan eden bölgelere yönelik devletin yaklaşımı da farklılık göstermiştir.

Osmanlı hâkimiyetine alınmalarından itibaren, Nusayrîlerin belli bölgelerde devlete karşı olumsuz tavırları hiç eksik olmamıştır. Ancak XVIII. yüzyıla gelindiğinde her ne kadar zaman zaman isyanların çıktığı görülse de bir sükûnet dönemi başlamıştır denilebilir. Bu dönem Nusayrîler için daha önce hiç görmedikleri tolerans ve serbestliğin yaşandığı yıllar olmuştur. Osmanlı idarecileri bu süreçte, vergilerini verdikleri ve askerlik hizmetini yerine getirdikleri sürece Nusayrîlerin inançlarına karışmamış, onları kendi liderlerinin yönetimleri altında serbest bırakmıştır. Hatta bu dönemde Nusayrîler devlet görevlisi ve mültezim olarak resmi yazışmalarda yer almıştır. Seçkin Nusayrî ailelerinin özellikle kırsal bölgelerde kazandıkları nüfuz onları bölgenin politik aktörlerinden biri hâline getirmiştir. Kısaca XVIII. yüzyıl, Nusayrîlerin bölgedeki varlıklarını ve ağırlıklarını ortaya koydukları, siyasî olarak görünürlüklerini arttırdıkları ve dinî/mezhepsel bir tanımlama ile taife olarak kabul edilmeye başlandıkları bir dönem olmuştur.

XIX. yüzyılın ilk yarısı yine birtakım siyasi karışıklıklarla geçmiştir. Yüzyılın ikinci yarısında ise devletin Nusayrîlere yönelik politikasını belirleyen üç temel etken vardır:

Birincisi; bu dönemde Nusayrî toplumunda mezhepsel aidiyet hususunda görülmeye başlanan yumuşamadır. Bu yumuşama, Nusayrîlerin II. Abdülhamid döneminde kitlesel olarak Ehl-i Sünnet’e yönelmelerine kadar varmıştır.

İkincisi; Osmanlı devlet adamlarının, eskiden beri bir türlü tam manasıyla itaat altına alınamayan Nusayrî aşiretlerinin, devlete bağlılıklarını sağlamak için yumuşak ve ılımlı bir politika takip etmenin çok daha etkili bir yöntem olduğunun farkına varmalarıdır. Bu şekilde Nusayrîlerle temelde ayrışılan en önemli husus olan inanç meselesindeki farklılıkların ortadan kaldırılması ve böylelikle İslâm’ın ana akım koluna dâhil edilen bu topluluğun, devlete bağlılığın sağlanması hedeflenmiştir ki bu hususta talebin bizzat Nusayrî toplumundan gelmiş olması önemlidir.

Üçüncüsü; Misyonerlerin giderek yoğunlaşan faaliyetlerine karşı Nusayrîlere sahip çıkma düşüncesidir. Misyonerlerin eğitim yoluyla Nusayrîleri elde etmeye çalıştığını gören ve bunun doğuracağı muhtemel sonuçları fark eden devlet, o döneme kadar Nusayrîlerin yaşadıkları coğrafyada henüz açılmamış olan yerli eğitim kurumlarını açarak onları misyonerlerin çekim alanından kurtarmak istemiştir.

Sultan II. Abdülhamid saltanatı süresince, eğitim vasıtasıyla Müslüman bir orta sınıf inşa etmeyi ve yeni açılan okullarla da bütün halk kitlelerine ulaşabilmeyi amaçlamıştır. Kısaca geleneksel devletten modern devlete geçişte eğitimi bir araç olarak kullanmak istemiştir. Taşrada modern fikirlere sahip, devletin değerlerini benimsemiş, seçkin bir sınıf inşa etme isteğinin neticesi olarak bu süreçte eğitim büyük ölçüde vilayetlere yayılmıştır. II. Abdülhamid’in ırk, din ve mezhep farkı gözetmeksizin toplumun tüm kesimlerini kapsayacak şekilde uygulamaya çalıştığı eğitim hamlesinden, İslâm toplumu içerisinde yer alan ve gerek Sünnî gerekse de Şiî anlayışa göre inançları açısından rafizî/heretik olarak nitelendirilen toplumlar da nasibini almıştır. Bu toplumlardan biri olan Nusayrîler, demografik olarak Osmanlı topraklarında belirli bir coğrafyada yoğunlaştıkları ve kendilerine has birtakım sosyolojik özelliklere sahip olmalarından dolayı, eğitim açısından zaman zaman farklı uygulamaların merkezinde olmuşlardır. Sultan II. Abdülhamid döneminde Nusayri toplumunun eğitimi ve bu yolla devlete olan bağlılıklarının temini maksadıyla Lazkiye, Antakya, İskenderun gibi Nusayrilerin yaşadığı bölgelerde adeta bir okullaşma ve eğitim seferberliği başlatılmıştır. Örneğin Sultan, Cebele’nin köylerinde masraflarını bizzat kendisinin karşıladığı kırk okul inşa ettirmiş ve öğretmenler görevlendirmiştir.

Ancak merkezî hükümetin Nusayrîlerin topluma entegrasyonunun sağlanması adına hayata geçirdiği bu bütünleyici politikaya ve iyi niyetli yaklaşımlara rağmen bölgesel yönetimler düzeyinde aynı çabanın gösterilmemesi ve hatta bu konuda isteksiz davranılması, karşılaşılan en büyük güçlük olarak gösterilebilir. Nusayrilerin hassasiyetleri yerelde algılanamamış, çoğunlukla da bu insanları sahiplenici davranışlar sergilenememiştir. Ayrıca Nusayrîlerin önceleri eğitim hususunda oldukça hevesli görünmelerine rağmen, ilerleyen yıllarda çocuklarını okullara göndermemeleri de bu husustaki başarısızlığın önemli bir nedenidir. Neticede okullardaki öğrenci sayıları oldukça düşük bir düzeyde kalmış ve mezun olan öğrencilerin bir üst eğitim kurumlarına devamları sağlanamamıştır.

1914 Antakya’da bir Nusayri

7. Tarih içinde Cebel-i Nusayriye’den (Lazkiye’den güneye doğru kıyıya paralel olarak uzanan dağlar) Antakya, İskenderun, Adana, Tarsus, Mersin gibi ova yerleşimlerine göçler gerçekleşiyor. Bu göçleri ve ovaya göçen Nusayri topluluklarıyla, Cebeli Nusra Nasayrileri arasında ne gibi farklılaşmalar olduğunu anlatır mısınız?

XVIII. yüzyılda Suriye’nin kuzey-batı bölgelerinde yaşanan geniş kapsamlı ekonomik bazı değişimler kıyı dağları bölgesinde yaşayan halk arasında rekabetin ve birtakım sürtüşmelerin doğmasına neden oldu. Bölgedeki asayişsizlik nedeniyle insanların kendilerini güvence altında hissetmemeleri ve yerleşiksizliğin artması nedeniyle yaşanan sorunlardan dolayı imkânları daha iyi olan ve daha huzurlu olabileceklerini düşündükleri yerlere göç etmeye başlamışlardır. Bu süreçte özellikle Lazkiye çevresindeki dağlık alanlarda yaşayan Nusayrîlerin XVIII. yüzyılın ilk yarısından başlayarak peyderpey Antakya, Süveydiye ve İskenderun’un güney bölgelerine yerleşmeye başladıkları görülmektedir. Nusayrîlerin bu mıntıkaya olan ilgisinde şüphesiz bölgenin bereketli topraklarının etkisi büyüktür. Özellikle toprak sahiplerinin ihtiyaç duyduğu iş gücü ihtiyacı Nusayrîler için önemli bir istihdam alanı olmuştur. Cebel-i Nusayriye’nin coğrafî ve ekonomik zorlukları altında yaşayan Nusayrîler için bir cazibe merkezi hâline gelen Süveydiye ve Antakya çevresindeki düzlükler ve verimli ovalar, bu süreçte dağ bölgesinden gelenlerin akınına uğramıştır.

Nusayrîlerin kuzeye doğru yayılmaları İskenderun ile sınırlı kalmamış Çukurova’ya kadar uzanmıştır. Ancak bu konuda ayrıntıları ortaya koyacak veriler oldukça kısıtlıdır. Ancak Nusayrîlerin Çukurova’ya -ilk gelişleri ile ilgili XVIII. yüzyıla ait bazı emareler olmakla birlikte- XIX. yüzyıl boyunca yerleştiklerini söylemek mümkündür. Bunlar yaygın olarak bilinenin aksine Mısır’dan değil, Cebel-i Nusayriye bölgesinden, çoğunlukla da Lazkiye ve çevresinden tedrici olarak uzunca bir süreçte Çukurova’ya yerleşmişlerdir. Nusayrîlerin bölgeye gelmelerinde ve yerleşmelerinde herhangi bir otoritenin etkisi olmayıp sistematik bir yerleştirmeye tabi tutulmamışlardır. Münferit ya da aile-akraba ilişkisi dâhilinde küçük gruplar hâlinde gelmişlerdir. Geldikleri yerlerle ilişkilerini devam ettirmeleri de yeni göçleri tetiklemiştir. Bu göçlerin en önemli sebebi ekonomik olmakla birlikte yaşadıkları bölgelerde uzun süredir devam eden siyasî ve sosyal kargaşa da önemli bir etkendir. Bu şekilde birbirlerinden bağımsız küçük gruplar hâlinde göç etmeleri, yeni yerleştikleri yerlerde geldikleri yerlerde olduğu gibi bir kabile kültürünün oluşmasını engellemiştir. Konuştukları dil ve ağız da Suriye ile aynıdır. Küçük gruplar halinde ya da münferit, tedrici olarak geldikleri için bölgenin toponimisine etki etmemişlerdir. Eğer daha büyük gruplar halinde aynı zamanda göç etmiş olsalardı yeni yerleştikleri yerlere kendi dillerinde isimler verirlerdi. Zira birkaç istisna dışında bölgedeki yer isimleri tamamen Türkçedir. Çukurova dâhilinde Nusayrîlerin yerleştikleri yerlere bakıldığında ise kabaca Adana ve Tarsus şehrinin güney mahalleleri ve güneye doğru uzanan düzlükler ile Mersin şehrinin doğu mahalleleri ve doğuya doğru uzanan düzlüklerde meskûn oldukları görülmektedir. Günümüzde de her ne kadar modern şehirleşmenin bir sonucu olarak demografik yapıda bir karışma olsa da Nusayrîlerin çoğunlukla yine aynı bölgelerde meskûn olduklarını söylemek mümkündür.

Suriye’de bulunan Nusayrilerle –özellikle Lazkiye ve çevresi, Cebel-i Nusayriye- Türkiye topraklarında yaşayan Nusayriler arasında günümüzde inanç ve itikat açısından bariz farklar olduğu söylenemez. Ancak sosyal ve kültürel bazı konularda farklılıklar vardır. Örneğin, Suriye Nusayrileri arasında kabilecilik tarihten beri önemli bir olgu iken Türkiye Nusayrilerinde kabilecilik yoktur. Ayrıca Anadilleri olan Arapçanın kullanımında Türkiye’de yaşayan Nusayrilerin özellikle gençleri ve çocukları arasında görülen azalma iki taraf arasındaki diğer bir önemli fark olsa gerektir.  

8. Hocam bir de Alevilik, Arap Aleviği, Nusayrilik, Fellahlık… Galiba bu isimlendirmeler tam anlamıyla anlaşılmıyor. Bunlar aynı şey mi, aralarında farklılıklar var mı?

İsimlendirme meselesini tarihi seyri içerisinde değerlendirecek olursak bu sorunuza cevap vermiş oluruz. Nusayrî isminin menşei hakkındaki en yaygın olan ve akademik çevrelerce de kabul edilen görüş fırkanın kurucusu olarak kabul edilen Muhammed bin Nusayr en-Nemîrî’nin ismine atfen bu şekilde isimlendirildiğidir. Hatta erken dönem bazı Şiî kaynaklarında bu fırkaya Nemîriye/Nümeyriye dendiği görülmekte ve yaygın kullanımın da bu şekilde olduğu anlaşılmaktadır. Bu isim Muhammed bin Nusayr’in nisbesi olup mensup olduğu Fırat Nehri boylarında yerleşmiş olan Benî Nümeyr/Nemîr kabilesini işaret etmektedir. Hamdan el-Hasibî tarafından kaleme alınan Kitabü’l-Mecmu’da isimlendirme amaçlı olarak hem Nusayrî hem de Nemîrî/Nümeyrî ifadeleri kullanılmıştır. Nusayrî isminin bu fırkayı nitelemek için tam olarak kullanılmaya başlanması ise Dürzîliğin kurucusu kabul edilen Hamza bin Ali’nin er-Risâletü’l-dâmiğa fi’r-red ‘ale’n Nusayrî adlı eserini yazmasından sonra olmuştur. Aynı asırda fırkanın bu isimle anıldığı başka kitaplar da kaleme alınmış ve bu eserler Nusayrî isminin bu fırka ile özdeşleşmesine vesile olmuştur.

Osmanlı resmi yazışmalarında bu fırka için genellikle Nusayrî ya da Nusayrî taifesi, ifadelerinin kullanıldığı görülmektedir. Halk arasında yaygın olan niteleme ise fellah tabiridir. Ayrıca birçok araştırmacı da Nusayrîler için fellah tabirinin kullanıldığını belirtmektedir. Ancak çiftçi manasına gelen fellah tabiri, sadece Nusayrîleri nitelememekte, genellikle kırsal bölgelerde oturarak çiftçilikle uğraşan ya da büyük arazilerde tarım işçisi olarak çalışan insanları da nitelemekteydi. Ancak kelimenin Arapça olmasından ve kendilerini tanımlamak için bu ifadeyi kullanmalarından dolayı genel manada Arap kökenli çiftçilerin kastedildiği söylenebilir. Zira bölgenin Arap coğrafyasına yakın olması ve eskiden beri bölgeyle yakın ilişkiler kurulması nedeniyle Çukurova’ya çeşitli sebeplerle gelmiş ve yerleşmiş Nusayrî olmayan Arapların mevcudiyeti bilinmektedir. Ancak Antakya, ve Çukurova bölgelerine yerleşen Nusayrîler, bol ve verimli arazilerde çok büyük oranda çiftçilik, bahçecilik gibi ziraat işleriyle meşgul olduklarından, özellikle XIX. yüzyılda, fellah ve Nusayrî tabirleri birbirleriyle özdeşleşmiştir. Diğer bir deyişle bu dönemde Çukurova ve Antakya bölgelerinde fellah denilince akla Nusayrîlerin geldiği söylenebilir. Çiftçilikle uğraşan Arap ya da Afrika kökenli diğer grupların mevcudunun ise Nusayrîlerin yanında yok denecek kadar az olduğu eldeki verilerden anlaşılmaktadır

Nusayrî ve Nusayrîlik tanımlamaları bu fırkanın asırlarca taşıdıkları hem dinî hem de tarihî isimleridir. İlk ortaya çıkış dönemleri hariç, tarih boyunca bu şekilde isimlendirilen fırka için, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Alevî isimlendirmesi ön plana çıkmıştır. Ancak bu isim, I. Dünya Savaşı’nın ardından bölgeyi işgal eden Fransızlar tarafından verilmemiştir. Zira arşiv kayıtları çok daha önceleri bu isimlendirmenin kullanıldığını ortaya koymaktadır. Ancak Fransızların işgal yıllarında bu isimlendirmenin kullanımını teşvik ettiği de bilinmektedir. Nusayrîlerin yoğunlukta oldukları bölgelerde, manda rejimine bağlı olarak kurdukları otonom devlete Alevî Devleti adını vermeleri, bu ismin cazibesinin artmasına neden olmuştur. Bu süreçte, fırka mensupları, özellikle de şeyhler tarafından da benimsenen bu isim, oldukça yaygınlık kazanmıştır. Eğitimli Nusayrî aydınları tarafından, Alevî isimlendirmesine vurgu yapılan makaleler kaleme alınmıştır.  Böylece ilerleyen dönemde Nusayrî ismi tercih edilmez olmuş, hatta toplum içinde hoş karşılanmayan bir isimlendirme hâline gelmiştir. Bunun sebebi, Alevîlik tanımının toplumun geneli tarafından daha genel geçer ve kabul edilebilir bir yönünün olmasıdır. Bununla birlikte fırkanın Şiîliğe olan mensubiyetinin yanında ayrıca Nusayrî olarak isimlendirilmesi, Nusayrîliğin ne olduğu ile ilgili soruları da beraberinde getirecek ve ister istemez bazı açıklamaların yapılmasını da zorunlu kılacaktır. Bu durumun gizlilik prensibi ile korunan batınî inanç sisteminin ifşa olmasına sebebiyet verebileceğinden, bütün bunların önüne geçebilmek ve ayrıca meşru zeminde de kabul görebilmek için Alevî isminin daha çok tercih edildiği düşünülebilir. Sonuçta her ne kadar Nusayrîlik ve Alevîlik/Şiîlik arasında farklılıklar olsa da Nusayrîler, Şiî çoğunluk içinde yer almayı, küçük ve merak uyandıran dinî bir azınlık olarak var olmaya tercih etmişlerdir denilebilir.

Dünya Savaşından sonra değişen Ortadoğu haritası ve ortaya çıkan yeni siyasî oluşumlar neticesinde Nusayrî toplumunun yaşadığı coğrafya siyasî olarak bölünmüş ve Nusayrîlerin çoğunluğu Suriye topraklarında kalmıştır. Ulus devlet söylemi ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan Nusayrîler bu süreçte yeniden gündeme gelmiştir. Nusayrîleri tanımak ve tanımlamak için onların antropolojik yapıları, dilleri ve kültürleri üzerinde ilmî araştırmalar yaptırılmıştır. Bu araştırmalar neticesinde Nusayrîlerin Mustafa Kemal’in öncülüğünde ortaya atılan Türk Tarih Tezine de uygun olarak Hititlerin bakiyeleri oldukları kanaatine varılmış ve resmî olarak da Eti Türkleri şeklinde isimlendirilmişlerdir. Ancak günümüzde bu söylem tamamen ortadan kalkmıştır. Genellikle Alevîlik olarak adlandırılan Nusayrîliği, diğer Anadolu Alevîliğinden ayırmak için de daha çok Arap Alevîliği ve Nusayrî Alevîlik gibi isimler tercih edilmektedir.

Sacit Bey, bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Ben Teşekkür ederim.

Muaz ERGÜ sordu, Sacit UĞUZ yanıtladı

  • Sacit Uğuz 1977 yılında Mersin ili Erdemli ilçesine bağlı Kocahasanlı Kasabası’nda doğdu. İlkokulu aynı kasabada, liseyi Erdemli’de tamamladı. 1995 yılında girdiği Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü 1999 yılında bitirdi. Aynı yıl Erzurum ili Karaçoban ilçesine sınıf öğretmenliğine atandı. Öğretmenlik ile lisansüstü eğitimini birlikte yürüttü. 2003 yılında yüksek lisansını tamamladı ve ardından askerlik görevini ifa etti. 2005 yılında başladığı doktora eğitimini “I. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’in İlk Yıllarına Tarsus (1876-1926)” isimli tez ile 2011 yılında tamamladı. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı ilköğretim ve ortaöğretim kurumlarında 13 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra 2012 yılında Mustafa Kemal Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ne, 2016 yılında da aynı üniversitenin Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümüne Yrd. Doç. Dr. olarak atandı. Halen aynı görevi sürdüren UĞUZ evli ve iki çocuk babasıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...