Londra’da Bir Kemer Öyküsü

Londra gerçekten büyük bir dünya kenti. Sanki bütün dünya insanlarını buraya toplamışlar. Kimse kimseye giyiminden, konuştuğu dilinden, ten renginden dolayı yan gözle bakmaz. Metroya bindiğinizde arı kovanı gibi vızırtı duyarsınız; İngilizce, Türkçe, İtalyanca, İspanyolca, Çince… havada uçuşup ait olan bir kulağa girer. Büyük mağazaların çoğunu Ruslar ve Arap Şeyhleri satın almış. Mağaza çalışanlarına da yansıyor bu manzara.

Hava yağmurlu olunca ne yapılır? Hemen daha önceki yıllarda duymuş olduğum İngiliz atasözü aklıma geldi: “İngiltere’de kötü hava yoktur, o gün için seçtiğiniz kötü kıyafet vardır!” Kıyafetimiz ne kadar iyi olsa da, ıslak ayakkabılarla sokaklarda yürümek pek hoş değil açıkçası.

Yağmurlu havalarda yapılacak en güzel iş, ya kapalı çarşıları gezmek, ya da müzeleri. Pazar günleri Türkiye’de olduğu gibi mağazaların çoğu açık. Dünya gelenek ve kültürü buraya da yansımış.

İlk durağımız CAMDEN MARKET. Yıllar önce burada yine bir Pazar günü kurulan Antika Pazarından tarihi değeri yüksek olan kameralar almıştım. Aynı umutla çarşıya geldik. Maalesef antika pazarlarının artık ilgisizlikten kapandığını söyleyenler oldu. Eski fabrika binaları restore edilerek kapalı çarşıya dönüştürülmüş. Sokaklar, labirent gibi iç içe. Biraz nem kokusu, biraz naftalin, biraz da değişik ülkelere has kokular. Değişik ülkelerin mutfakları, giyim eşyaları satılıyor. Loş sokaklardaki mağazaların önünden geçince, çalışanların kendi aralarında Türkçe konuştuklarını hemen duyuyorsun. Böyle durumlarda eşim hep takılar bana. Birazdan yine bir hemşehrinle tesadüfen karşılaşacaksın, hazır ol!

Tekstil mağazalarının bulunduğu sokakta çatal bir yol ayrımında, ten rengi bana benzeyen, benim yaşlarda birisi koşarak bana gelip sarılmaz mı? 

Eşim: “Ben sana ne dedim?”, demez mi.

Kaldığımız otel görevlilerinden birisi, kapıdan çıkarken bizi uyarmıştı. “Çantalarınıza, cüzdan ve cep telefonlarınıza dikkat edin. Londra’da malesef hırsızlık olaylarında artış var.”

Adam bana sarılınca hemen bu cümle beynimde canlandı. Acaba???

Sarılıp şapur, şupur öpünce, neye uğradığımı bilemedim. Bir yandan da elleri iki omzumda, durup durup:

“Majid, Majid, Majid…
Vallah, yallah, maşallah…”

Adam sözümü kesmese, dönüp bir şeyler diyeceğim.

Ama benim de dilim tutuldu, kala kaldım öylece. Bir süre sonra Türkçe: Sanırım beni birisiyle karıştırdın, dedim. Başladı Fransızca konuşmaya, anlamadığımı anlayınca, döndü İngilizce konuşmaya.

Eşim hâlâ ne olduğunu anlamamıştı. Adama dönüp İngilizce, sanırım siz başka birisiyle karıştırıyorsunuz. 

Adam inanmaz. Ellerinin kirini, üzerindeki deri önlüğü ve mağazayı görmesem, dolandırıcı sanacakım. Çekti bizi mağazasına. Hala inanmıyor. 

Majid, Majid…

Nerelisin, diye sordum. Magrip ülkelerinden Cezayir’den geldiğini söyledi.

Baktım kurtuluş yok, çantamdan pasaportumu çıkardım. Adımı okuyunca,  birden mahcup oldu. “brothers, brothers. Turk brothers…”

Bu defa ben ona sarıldım.

Mağazanın önü bir kalabalık. Millet sanki küçük bir tiyatro parçası izliyor.

Ne arzu edersiniz, nasıl yardımcı olabilirim? Ama önce bir Türk kahvesi. 

Şimdi bu kadar hengameden sonra bir şey almamak olmaz. El yapımı, çeşitli desenlerde deri çantalar, kemerler, çeşit çeşit ürünler var. 

Ucuz kurtulmak için, bir kemer almak istediğimi söyledim. Vitrinde aslı kemerlerden birini seçtim. Fiyatı ne diye sordum. 25 İngiliz Sterlini olduğunu söyledi. Tamam, bunu alıyorum dedim. Aaa, olmaz, sana özel yapacağım. Götürdü beni deri deposuna. Üst üste yığılı renk renk, kalite kalite deriler. Seçtirdi bana birisini. Bu olsun dedim. Çıkardı o koca inek dersini, önce ortadan yardı, sonra elindeki özel aletiyle benim kemerin ölçüsünü, kesip çıkardı. Daha sonra adım adım bu deri parçasını kemere dönüştürdü. Hay Allah, benden şimdi birkaç kat fazlasını isterse ne yaparım. Eşimin de, benim de yüz renklerimiz değişti. Eşim: “Takma kafana, bu dünyada bir defa yaşıyoruz, önemli olan senin hoşuna gitmesi”

İşi bitirdikten sonra, benden tekrar pasaportumu istemez mi? Açtı, adım ve soyadımın baş harflerini kemere nakış olarak işledi. Ben bir an evvel kurtulmak istiyorum. Bu da yetmezmiş gibi bir de özel olarak deriden anahtarlık yaptı. Bu da benden tanışmamızın adına hatıra olsun.

Biz tekrar birbirimize sarılıp vedalaştık. Birkaç adım gittikten sonra tekrar dönüp ona baktım. 

Otel görevlisi ne demişti: “Londra’da hırsız çok, eşyalarınıza dikkat edin!”

Demek ki dünyada sadece kötü insanlar değil, iyiler de varmış. 

Celal AYDEMİR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir