Oscar’ı Reddeden Marlon Brando’nun Kısa Hikâyesi

Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi (Academy of Motion Picture Arts and Sciences) tarafından ilk kez 1929’da Los Angeles’ta dağıtılmaya başlayan Oscar Ödülü, dünyanın bilinen en eski sinema ödülü olma özelliğini taşımaktadır. Oyuncular ve sinema emekçilerinden oluşan yaklaşık 6.000 üyeye sahip Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’nin kuruluş amacı, sinema sanatının gelişimine katkı sağlamaktır. Mayıs 1927’de sinema dünyasının ünlü isimlerinden oluşan 36 kişilik bir grupla çalışmalarına başlayan organizasyonun ilk başkanı ise Douglas Fairbanks’tır. Fairbanks’in ardından Frank Capra, Bette Davis, Jean Hersholt, George Stevens, Robert E. Wise, Karl Malden, Arthur Hiller ve Robert Rehme gibi isimler başkanlık koltuğuna oturmuştur. Akademi’nin şu andaki başkanı olan Tom Sherak ise 2009’dan beri bu koltuktadır.

Oscar’ın dağıtıldığı ilk yıllarda bir filmin ödüle aday olabilmesi için ödülün verileceği yıldan bir önceki yıl 31 Temmuz’a kadar Los Angeles’ta vizyona girmiş olması gerekiyordu. Fakat daha sonra aday olan filmlere 17 aylık bir süre tanınmıştır. Ödüllerin dağıtım seremonisi 1999 yılından beri Pazar geceleri yapılmaktadır. Günümüzde bir filmin Oscar’a aday gösterilebilmesi için 40 dakikadan uzun olması, Los Angeles sınırları içinde en az bir sinemada paralı gösteriminin gerçekleşmiş olması, bu gösterimin de en az bir hafta sürmüş olması şartı aranmaktadır. Bugün Akademi’ye iki şekilde üye olunabilinmektedir: Oscar adaylığı kazanacak kadar iyi olmak veya Akademi tarafından davet edilmek. Bugün Akademi’de görev alan üyelerin birçoğu bu ikinci gruba dahil. Akademi’ye üye olduktan sonra bu unvan ömür boyu devam etmektedir. Bu yüzden üyelerin yaş aralığı oldukça geniştir.

‘Akademi Heykelciği’, ‘Altın Ödül’ gibi isimlerle de anılan Oscar heykelciğinin hikâyesi ise 1928 yılına dayanmaktadır. MGM’nin baş sanat direktörü Cedric Gibbons tarafından tasarlanan heykelcik, bir film makarasının üzerinde elinde kılıç taşıyan bir şövalyedir. Şövalyenin üzerinde durduğu makaranın beş tekerlek parmağı; aktörler, yazarlar, yönetmenler, yapımcılar ve teknik ekip olmak üzere Akademi’nin kollarını temsil etmektedir. Heykelciğin Oscar ismini alması hakkındaki en bilinen hikâye ise şöyledir: Akademi’nin kütüphanecisi ve eski yöneticisi Margaret Herrick, o zamanlar Akademi heykeli diye isimlendirilen ödüle bakarken, heykelin Oscar Amcası’na ne kadar benzediğini söyler. O sırada Herrick’in yakınlarında bulunan bir gazeteci bunu duyar ve “Oscar” ağızdan ağza dolaşır. 1934 yılında düzenlenen 6’ncı Oscar Ödülleri’nde, Hollywood yazarı Sidney Skolsky, Katharine Hepburn’ün en iyi aktris ödülünü kazandığını anlattığı yazısında “Oscar Amca” tabirini kullanır ve söz böylece lügata girer. Akademi’nin “Oscar” sözünü resmi biçimde kullanmaya başlaması ise 1939’u bulmuştur.

Oscar ödülleri sinema dünyasının en prestijli ödülü kabul edilse de ve bu ödüle sahip olmak sektörden herkesin hayali olsa da durum aslında bazıları için hiç de öyle değildir. Oscar ödüllerinin görkemli tarihinde kimileri ödülü almak için törene katılmamıştır, kimileri de ödülü reddettiğini açıklamıştır. Bu isimler arasında kimler yok ki. Marlon Brando, Roman Polanski, Michael Caine, Elizabeth Taylor, Woody Allen, Paul Newman, Katharine Hepburn, Banksy, Alice Brady, George C. Scott, Will Smith, Peter O’Toole, Terrence Malick, Eminem, Stanley Kubrick.

Bu yazıda sadece Oscar’ı dikkat çeken bir haareketle reddeden ve hafızalara kazınan oyunculuğuna politik duruşunu da ekleyen Marlon Brando konu edinilecektir. The Godfather’daki Vita Corleone rolüyle Oscar ödülüne aday olduğunu öğrenen Brando, Akademi Ödülleri’ni 1973 yılında boykot etmiş ve ödül törenine kendi yerine temsilci olarak Amerikan yerlisi diğer bir deyişle Kızılderili aktivist Sacheen Littlefeather’ı yollamıştır. Littlefeather sahneye Brando’nun ödülünü almak için çıkmış ve Brando’nun yazmış olduğu Amerikan yerlilerine yönelik kötü davranışları konu alan yazısını okurken seyirciler tarafından yuhalanmıştır.

Marlon Brando adına sahneye çıkan  Sacheen Littlefeather‘in yaptığı konuşma ise şöyledir. “200 yıl boyunca toprağı, yaşamı, ailesi ve özgür olma hakkı için savaşan yerli halka şöyle dedik: ‘İndir silahını arkadaş, gel beraber oturalım. indirirsen eğer silahını arkadaş, barıştan söz ederiz senle, anlaşırız senin hayrına.’ Silahlarını indirdiklerinde ise onları katlettik biz. onlara yalan söyledik. onları topraklarından koparmak için kandırdık. onları açlığa mahkûm ettik, ki hiçbir zaman sadık kalmadığımız ve adına antlaşma dediğimiz o kağıtları zorla imzalasınlar. onları, yalnızca yaşamın anımsayabileceği kadar uzun bir süredir yaşam vermiş bu kıtada dilencilere döndürdük. ve tarihi nasıl yorumlarsanız yorumlayın, ne kadar çarpıtırsanız çarpıtın: biz doğru davranmadık. ne adil davrandık ne de dürüst. onlara ne haklarını iade etmek zorundaydık ne de antlaşmalarımıza sadık kalmak.. çünkü gücümüzün üstünlüğü bize diğerlerinin haklarına saldırma, mallarını gaspetme, yalnızca yaşamlarını ve özgürlüklerini savunmaya çalışırken yaşamlarını ellerinden alma hakkını sağlıyordu. onların erdemleri suça dönüşürken bizim ahlâksızlıklarımız erdem oluyordu.

Fakat bu sapkınlığın ulaşamayacağı bir şey var, o da tarihin büyük hükmü. emin olun tarih bizi yargılayacaktır. ama umurumuzda mı? bu nasıl bir ahlâki şizofrenidir ki, tüm dünyanın işitmesi için ulusumuzun en tepesindeki sesle ciğerlerimiz patlayana kadar taahhütlerimizi yerine getirdiğimizi haykırırız da, tarihin tüm sayfaları ve amerikan yerlilerinin son 100 yıl boyunca geçirdiği tüm o aç, susuz günler ve geceler bu sesin dediklerinin tam tersini söyler.

Görülen o ki, bu bizim ülkede ‘komşunu sev’ ilkesi ve bu ilkeye saygı artık işlemez hâle gelmiş ve tüm yaptığımız, gücümüzle yapmayı başarabildiğimiz ancak ve ancak, dost da olsa düşman da, yeni doğan ülkelerin umutlarını yok edecek şekilde onlara bizim insancıl, uygar olmadığımızı ve sözümüzü tutmadığımızı göstermek olmuştur.

Belki de şu anda kendi kendinize, ‘hay aksi şimdi bunun akademi ödülleri ile ne ilgisi var canım!’ diyorsunuz. ‘bu kadın burada ne arıyor, hem akşamımızı berbat etti, hem de bizi ilgilendirmeyen konularla yaşamlarımıza girdi, üstelik umurumuzda bile değil. zamanımızı ve paramızı harcadığı gibi bir de evlerimize istemeden girdi.’

Sanırım bu sorulmamış soruların cevabı, sinema dünyasının da en az diğerleri kadar yerlileri küçük düşürmekle, onları vahşi, düşmanca ve kötü göstererek karakterleriyle alay etmekle sorumlu olmasında yatıyor. bu dünya çocukların büyümesi için zaten yeteri kadar zor. yerli çocuğu televizyon izlerken film de izler ve soyunu filmlerde anlatıldığı gibi görünce o zihinlerin nasıl zedelendiğini bilmemiz mümkün değildir.

Geçenlerde bu durumu düzeltecek birkaç sendeleyen adım atıldı, ancak çok az ve çok aksak.. öyle ki, bu mesleğin bir üyesi olarak, bir birleşik devletler yurttaşı olarak bu gece bu ödülü kabul etmek içimden gelsin. öyle düşünüyorum ki bu ülkede şu anda ödül almak ya da vermek, amerikan yerlilerinin durumları önemli oranda düzeltilmediği sürece uygun değildir. eğer kardeşimizden sorumlu olamıyorsak en azından celladı olmayalım. bu gece doğrudan sizinle konuşuyor olabilirdim ancak yaralı diz’e (wounded knee) gidip, ırmaklar aktıkça ve otlar büyüdükçe onursuz kalmaya devam edecek bir barışın kurulmasını engelleyebilmek için elimden gelen yardımı yapmakla daha yararlı olabileceğimi hissettim.

Ümit ederim ki şu anda dinleyenler bunu kabalık olarak addetmez de, yaşayan hafızanın ötesinden beri yaşamlarını destekleyen bu toprakların üzerinde tüm insanların özgür ve bağımsız kalma hakkı olduğuna inandığımızı söylemeye hakkımız olup olmadığı gibi önemli bir konuda dikkati çekmek için yapılmış samimi bir çaba olarak görürler. Bayan littlefeather’a gösterdiğiniz incelik ve nezâket için teşekkür ederim. hepinize teşekkür ederim ve iyi geceler dilerim.”

Peki işin perde arkasında ne vardı ve Brando bu eyleme neden başvurmuştu?

1890’da ABD hükümeti Amerikan yerlilerinin (Kızılderililer) yaptığı “Hayalet Dansı” nın bir savaş dansı olduğundan şüpheleniyordu. Ancak bu dans Kızılderililer için kutsal bir tören idi ve bazı yerliler ellerinden alınan haklara bu kutsal dansı icra ederek kavuşacaklarına inanıyorlardı. Savaş Bakanlığı yerlilerin bir isyan hareketine kalkışacakları düşüncesiyle 7. Süvari alayını Pine Ridge ve Rosebud bölgelerindeki Lakota yerlilerinin kamp yerine göndermiş, bu kutsal dansı icra edenleri tutuklamak istemişti. 29 Aralık 1890’da Birleşik Devletlerin beş yüz kişilik 7. Süvari alayı Minikonju Lakotalarının kamp yerlerini çevirmiş ve çıkan çatışmada yirmi beş süvariye karşılık, aralarında altmış iki kadın ve çocuğun yer aldığı en az 153 Siu öldürülmüştür. Ancak çatışma sırasındaki kargaşada tam olarak kaç kişinin öldüğü bilinmemektedir. Dee Brown 1970 yılında yazdığı Bury My Heart at Wounded Knee adlı incelemesinde Kristof Kolomb‘un İspanya Kraliçesine Kızılderililerle ilgili şunları yazdığını aktarır. “Yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar. Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.”

1890’da Wounded Knee’deki Siu katliamı Kızılderili özgürlüğünün sembolik olarak sonu oldu. Katliamı yaşayan Kara Geyik o gün bir başka şeyin daha öldüğünü söyler. “O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları hâlâ o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada…” Bu katliamı yaşayanlardan biri, Gelincik Louise yaşadıklarını şöyle anlatıyordu. “Kaçmaya çalıştık ama yaban sığırı gibi bir bir vurdular bizi. Beyazların içinde de iyi insanlar bulunduğunu biliyorum, ama kadınları ve çocukları da vurduklarına bakılırsa askerler çok kötü insanlar olmalı. Kızılderili askerler beyaz çocuklara asla böyle yapmazlardı.”

Amerikan Ordusu katliam sonrasında ölüleri gömmek için sivil vatandaşlar kiraladı. Savaş meydanına gelenler soğuk havada 84’ü erkek, 44’ü kadın, 18’i çocuk Lakota cesedi ile karşı karşıya kaldı. Katliamdan yaralı kurtulan 7 Lakotalı Wounded Knee Creek bölgesindeki Pine Ridge hastanesinde öldü. General Nelson Miles, katliamın sorumlusu Albay Forsyth‘ı görevden almış, Askerî Araştırma Mahkemesi taktik hatasından dolayı kendisini eleştirmiş ancak yine de mahkemede hakkında beraat kararı çıkmıştır. Daha sonra The Wonderful Wizard of Oz‘un yazarı olarak ünlenecek olan genç editör L.Frank Baum 3 Ocak 1891 yılında Aberdeen Saturday Pioneer‘da şunları yazmıştı. “Öncüler daha önce güvenliğimizin tek yolunun Yerlilerin tamamen yok edilmesine bağlı olduğunu ilan etmişlerdi. Asırlardır onlara karşı hata edip durmaktansa medeniyetimizi korumak adına daha büyük bir hata yapıp bu evcilleşmeyen ve evilleştirilemeyen yaratıkları dünya üzerinden tek bir iz kalmamacasına yok etseydik daha iyi yapardık. Biz sıradan insanlar ve beceriksiz komutanların emri altındaki askerler için gelecek güvenliğimiz bunda yatmaktadır. Aksi takdirde gelecekte de geçmişte olduğu gibi kızılderililerle tümüyle sıkıntı yaşayacağımızı bekleyebiliriz.”

Yirminci yüzyılın sonlarında Wounded Knee Katliamına karşı protesto sesleri daha da yükselmiş, tarihçi Dee Brown aynı adla bir kitap yazmış, Buffy Sainte-Marie ise protest bir müzik bestelemişti. Ünlü oyuncu Marlon Brando 1973’te Baba (The Godfather) filmindeki rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında verilen Oskar ödülünü işte bu nedenle (Yaralı Diz Katliamı sebebiyle) reddetmiştir. Brando, yıllar sonra kaleme aldığı otobiyografisinde o gece ile ve ödülle ilgili olarak “Ama yine de büyük zorluklara rağmen Sacheen, Kızılderililer adına bir iki söz söylemeyi başardı; bu hareketinden ötürü onunla gurur duydum. O Oscar’a ne oldu bilmiyorum. Sinema Akademisi belki onu bana yollamıştır, ama öyle olduysa bile nerede olduğunu bilmiyorum.” ifadesine yer vermiştir.

Emel AKBAŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...