Sahibine Ulaşmayacak Mektup: Vedalaşmanın Bir Başka Türlüsü

Aylar sonra zaten hayatınızdan gitmiş olan biriyle vedalaşamamanın verdiği yorgunlukla bir koltuğa yığılıp kaldığımda fark ettim ki kalp farklı beyin farklı dil farklı işlemiş bende. Öfkeyle ettiğim birkaç cümle ile seni hayatımdan sonsuza kadar çıkardığımı sanıyordum oysaki… Bir süre evet acı çektiğimi kabul edebilirim. Nee rüyalarımda rahat verdin bana ne de beynimin içinde. Odamdaki resimlerini yüzüne bakmadan kaldırışımı görseydin yine çocukluk yapıyorsun Emel derdin bana, biliyorum. Hiç inanmadığım, hiç görmek istemediğim bir yüzün varmış senin. Bir türlü kabul edemediğim, kötü bir tarafın, karanlık, soğuk… Senin gidişine benim seni bitirişime rağmen hala kabul etmemek için direnmeme rağmen bir tarafın acımasızmış, kötüymüş senin.

Aynı dertten muzdarip iki kişiydik biz. Gönül dili ile konuşur, nezaketini kaybetmiş şu dünyada nazik insanlar arar dururduk. Hayıflanırdık vicdansız, sadakatsiz insanların arkasından. Kalbimizi kırarlardı da biz birbirimizin omzunda ağlardık. Oturur sevgiden konuşurduk, sevgiden ne anladığımızdan, eski zaman aşklarına özlem duyar, hayaller kurardık; sevgi üzerine yazılan şiirleri, sözleri okurduk birbirimize, şairlerden bahsederdik. Sevmek üzerine o kadar çok konuşurduk ki sevgisizliğin aramızda baş göstereceğine ihtimal dahi vermezdim.

Bazı insanların gideceğini geldikleri ilk gün anlarsınız, öyle kendini gösteren bir yama gibi eğreti durur yanınızda, bir uyumsuzluk vardır, bir şeyler hep eksiktir ve gidişleri bu yüzden sizi hiç üzmez ama bazı insanlar da sizin eksik parçanız, aynadaki aksiniz gibidir. Sen benim eksik parçamdın. Dilimden anlar, sözümdeki manayı yakalardın. Söylemediklerimi bilir, bir haltlar karıştırdığımda sana enselenirdim. Zannederim ki ben de sana aynı hisleri tattırdım yıllarca. Öyle olmasa dokuz yıl, yani tanıştığımızdan bu yana hemen her gün birlikte vakit geçirir miydik? Birlikte ne çok plan yapmıştık, birkaçını gerçekleştirmiştik bile. Şimdilerde arkadaşlarım ara ara bazı şehirlerden bahsediyorlar laf arasında, birlikte gittiğimizi hatırlıyorum, anılar depreşiyor içimde. Durduramıyorum, susmuyor iç sesim. İstanbul’da hangi sokağı gezsem ya seninle gitmişiz veyahut seni götürmeye söz vermişim. Beni senden soruyorlar mı bilmiyorum ama bana hep seni soruyorlar mesela. O kadar çok birlikte vakit geçirdik ve o kadar çok sevdik ki bir zamanlar birbirimizi (eminim birbirimizi sevdiğimize) şimdi gidişini ne kendime ne bir başkasına anlatmayı beceremiyorum. Başkaları mühim değil de ben kendime anlatamıyorum, açıklayamıyorum. Bu yüzden durup kendimi dinlemiyorum, kendi kendime soru yöneltmiyorum seninle ilgili. Başlarda yaptığımı itiraf etmeliyim. O kadar çok neden diye sordum ki bu sorunun cevabını hemen her gün rüyalarımda aradım. Sen gidince soruyu yöneltecek kendimden başka muhattabım kalmamıştı. İnsanlar seni bilmezlerdi ki anlatayım. Seni en iyi ben bilirdim. Gözyaşlarını tanır, gülüşlerinin nedenlerini gözlerinden, yüzünün aldığı ifadeden okurdum. O kadar iyi bilirdim seni ya da bildiğimi sanırdım işte, her neyse…

İnsan hayatında ihtimal vermediği ne varsa onu bir bir yaşamak zorunda galiba. Adeta asla olmaz deme bak olur demeye çalışıyor bize. Sen benim tüm “asla” larımı tükettin. Bir kabustan uyanacağım sanıp günlerce yaşadıklarımın gerçekliğini sorguladım durdum. Ta ki gerçek yüzüme bir köşe başından çıkar gibi aniden çıkıp vurana dek.

Güvenmediğin insan sana zarar veremiyor da güvenip, emin olduğun insan seni bir hareketiyle enkaza çevirebiliyor. Gardını almadığın insan seni tek hareketiyle yere serebilir. Düşüşüme, canımın acımasına, kalbimin kırılmasına normal baktım bundan dolayı. Bana zarar verecek birkaç kişiyden biriydin, verdin. Buna ben müsaade ettim ve sen de değerlendirme fırsatını kaçırmadın. Ama senden sonra kimseye güvenemedim ben, güvenemiyorum da. Hep en kötüsünü bekliyor, en kötüsüne hazırlıyorum kendimi. Herkesten her şeyi bekler oldum. İnsan her şeyin ölçüsüymüş gidişinle insana dair bir şey daha öğrenmiş oldum.

Şimdilerde duvardan kaldıramadığım tek fotoğrafımızla göz göze gelmeyi başarabiliyorum. Seni düşününce daha az ağlıyorum, daha az yeniliyorum seninle ilgili düşüncelerime, kalbim daha az acıyor. Zaman ilacım oldu. Günbegün toparlıyorum. Biliyorum tamamen iyileşmeyecek bir yara bırakıp gittiğini. İçimde hep sessiz sedasız kanayacak, kimse duymayacak içimdeki sızıyı, bazen ben bile kulaklarımı kapatacağım ama sonsuza dek kanayacak. Seni hiçleştirmeyeceğim. Her şeye rağmen hiçleştirmeyeceğim. Biraz daha zaman sonra belki anılarımız aklıma geldiğinde keyifle hatırlamaya, ayrıntılarda boğulmaya başlarım. Belli mi olur, belki hatırlarken gülümserim bile. Unutur muyum sahi, unutur ve seni yeniden arar mıyım? Merak eder miyim neredesin napıyorsun nasılsın diye, cesaret edip peşine düşer miyim? Seni yeniden görmek ister miyim? Benim tek bir neden bile bulamadığım gidişine neyin sebep olduğunu sana sormaya cesaret eder miyim? Beni ikna edebilir misin, sana inanır mıyım bunca şeye rağmen?

Bir gün bir sokakta karşılaşacağız diye ödüm kopuyor, hazır değilim seni görmeye henüz. Gözün görmediğine gönlün katlanması kolaydır ama bir kez görmeyi versin işte o an ne zamanın yarana olduğu ilaç kalır ne de soğukkanlı tavrın. Her şey başa sarar.

Emel AKBAŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...