Sosyo-Kültürel Fenomen Olarak Entelektüeller

İnsan hep düş görür; sahip olduğundan daha çoğunun bulunduğuna inanır. Önemli projeleri herkes formüle edemez. Her insan ideler oluşturamaz. Toplumu birleştirecek düşler kurabilme, herkesin harcı değildir. Bütün bunları ancak entelektüel yapabilir. Entelektüel, topluma çeşitli projeler sunar; onları uygulamanın önemli olduğunu söyler; kendine güvenenleri harekete geçirebilir; böylece büyük işler başarabilir. O, toplumda her zaman dikkat ve ilgi konusudur.

Entelektüeller uzun zamandır araştırma konusu oldu. Bu araştırmalar otuz yıldan beri daha da çoğaldı. Onların konuları dönemlere göre değişti. Kimi zaman entelektüelleri ortaya çıkaran nedenler üzerinde duruldu. Bazen çeşitli entelektüel tanımları analiz edildi; bazı kere entelektüeller karşılaştırmalı biçimde ele alındı. Kimileyin, entelektüellerin rolü belirlenmeye çalışıldı.

Entelektüel, sadece modern toplumlarda var olan bir kategoridir. O, sosyo-kültürel fenomen gibi ele alınmalıdır. Entelektüeller problematiği, çeşitli sorularla ortaya konabilir. Örneğin şunlar sorulabilir: Entelektüel kimdir? Filozofa, profesöre, denemeciye, sanatçıya, yazara, gazeteciye, eleştirmene, uzmana ya da bilge kişiye entelektüel denebilir mi? Entelektüel, kavramları ve realiteyi üreten, düşünceyi yönlendiren midir? Bir mesajı ve bilgisi olan; bilgisine güvenilen, sözü dinlenen her insan entelektüel midir? Onun toplumdaki rolü ya da fonksiyonu nedir? Entelektüel üst sınıfa mı aittir? Aşağı sınıfların da entelektüeli var mıdır? Entelektüel, saygınlık peşinde koşan popülist midir? Yoksa sorumlu yurttaş mıdır? Entelektüeller yeni bir enternasyonal mi oluşturmaktadır?

Kuşkusuz bunlar içinde temel soru, entelektüelin kim olduğuna ilişkindir. Ancak bazı insanî fenomenlerin tanımında olduğu gibi, entelektüel tanımında uzlaşma yoktur. Bunun nedenleri çeşitlidir. Örneğin, tanım yapanların farklı noktalardan hareket etmeleri; entelektüelin rolünü kendilerinin belirlemeleri, Weberci deyimle söylersek ayrı ideal-tipler kabul etmeleri, çeşitli disiplinlerden gelmeleri, kendilerine özgü yöntem uygulamaları gibi. Tüm farklı cevapları burada değerlendiremeyiz. O nedenle birkaçını vermekle yetinmeliyiz. Vereceğimiz tanımlar şunlardır: “Entelektüel, toplum için değerli görüşleri olandır. O, bunu insan ve toplum bilimlerindeki, özellikle felsefedeki bilgisiyle gösterir.” Tzevetan Todorov, angajmanı da işin içine katar ve şöyle der: “Entelektüel, her şeyden önce bilim adamı ya da sanatçıdır. O, kendini kamuoyunun çıkarını gözetmek, toplumun değerleriyle ilgilenmek zorunda hisseder ve bu değerler için mücadeleye girişir.” Oysa Sartre’a göre entelektüelin görevi, ne ahlakî hayatı düzenlemektir ne de toplumsal uzlaşım noktalarını araştırmaktır. Entelektüeli reaksiyoner ve bireyselci gibi de göremeyiz. Gerçekte entelektüel, kendinin ve toplumun karşıt olduğunu fark eden, pratik hakikati araştıran kişidir.

Bazı tanımlarda entelektüel ile entelijansiya karıştırılır. Kuşkusuz onlar arasında birtakım benzerlikler vardır; ama yine de özdeş değillerdir çünkü farklı kültür ortamlarında ortaya çıkmışlardır. Entelijansiya, sosyo-politik reformlar için mücadele eden ve entelektüeli önceleyen kişiler topluluğudur. Entelijansiyanın iki ayırt edici özelliği vardır: İdeolojik-politik angaje olma ve etkin bir araç olan retoriği kullanma. Oysa bunlar, entelektüelde zorunlu olarak bulunmazlar. O nedenle entelektüelle entelijansiya karıştırılmamalıdır.

“Entelektüel” dendiğinde, aklımıza belli insanlar gelir. Bundan dolayı kavram, ilk bakışta açık gibidir. Ancak açıklık bir yanılgıdır. Gerçekte kavram, bir ölçüde belirsizdir ve kapalıdır. Entelektüel, başlangıçtan günümüze kadar sosyolojik, tarihsel, kültürel, ideolojik vs. çeşitli görünümler kazanmıştır. Verdiğimiz tanımlar a priori’dir; entelektüelin bütün bu görünümlerini yansıtmazlar. Kavramın içeriği, kültürlere, dönemlere ve sosyal sınıflara göre değişir. Her a priori entelektüel tanımı entelektüalisttir; indirgemecidir ve görelidir; bu nedenle evrensellik iddiası çelişkilidir; tehlikelerle doludur. Böyle bir tanım entelektüelin sadece içeriğini değil; pratik hayatla ilişkisini de belirsizleştirir. Bu nedenle entelektüel, kesin biçimde tanımlanamaz.

Entelektüeller Problemini Ele Alma Güçlükleri 

Entelektüel belirsiz, kapalı ve problematik bir kategoridir; bunu az önce söylemiştik. Yine de, konuyla ilgili araştırmalar gittikçe artmaktadır. Çalışmalar birkaç disiplinle sınırlı değildir. Pek çok insan ve toplum bilimi entelektüellerle ilgilenmektedir. Çünkü günümüzde entelektüeller, kolektif bir realitedir. Bu realiteyi oluşturan topluluğun özellikleri ortaktır. Son dönem araştırmalarında yalnız sayısal artış yoktur. Onların konuları da yenidir. Örneğin entelektüellere kılavuzluk eden öncüller, yeni araştırma konularından biridir. Fakat öncüllerin belirlenmesi son amaç değildir. Asıl hedef, daha genel sonuçlara ulaşabilmektir. Bu ise öncüllerin yeniden ele alınmasıyla mümkündür. O yüzden karşılaştırmalı ve fenomenolojik çalışmalar giderek yaygınlaşmaktadır; bunlardan hareketle uzak ve farklı tanımlar yaklaştırılmaya çalışılmaktadır.

Ancak her şeye rağmen, aşılamayan bir eşik vardır; bu eşik ortak söylemler belirlemeye engeldir. Eşiği birtakım sorunlar oluşturur. Söz konusu sorunlar, henüz uzlaşı sağlanacak şekilde çözülememiştir. Kuşkusuz onlar, entelektüel araştırıcısının hareket alanını daraltmaz; ancak, ulaştığı sonuçları görecelileştirir. Şimdi bunları görmeye çalışalım.

  1. A) Kavramsal Sorunlar
  2. B) Metodolojik Sorunlar
  3. B) Kategori Sorunları

Yazımız elverdiği ölçüde bunlara değinelim.

  1. A) Kavramsal Sorunlar

Kavramsal sorunların çözülemeyiş nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:

  1. Entelektüellerin ülkelere, hattâ dönemlere göre farklılığı. Farklar, bir entelektüel arketipi oluşturmaya izin vermez. Bundan dolayı, günlük hayatımızdaki entelektüel kavramları bilemeyiz.
  2. Entelektüelin gerçekte “topluluk”a ait özellik olması; buna rağmen, angaje kişilerin ürünü bir kurum gibi algılanması; sonuçta entelektüel statünün belirsizliği ve problematikliği.
  3. Bir sosyal grup gibi düşünüldüğünde, entelektüeller topluluğunu gözleme zorluğu. Çünkü entelektüeller toplumun zirvesidir ya da merkezidir. Onlar açıkça, yetkili ve yönetici sınıftan değildir; yine de politik veya ekonomik güce hep yakındır. Entelektüeller topluluğu, çok sınırlı ve heterojen kişilerden oluşur. Bu kişilerin hem meslekleri çeşitlidir; hem de kültürel ve sosyal çevreleri farklıdır. O yüzden insan ve toplum bilimcisi, bir topluluk oluşturan entelektüeller kategorisini kolayca kavrayamaz.
  4. Entelektüeller konusunda entelektüel söylemlerin çokluğu. Onlar, sık sık kendilerinden söz ederler; kendileriyle ilgili her tür görüşü ileri sürüp tartışırlar. Bu özellikleriyle daha kapalı gruplara karşıttırlar. Entelektüeller, Habermas’ın verdiği tarihsel, sosyolojik ve sembolik anlamda, kamusal alan insanlarıdır. Onlar konuşma, yazma, içebakışı kullanma, analiz etme ve akıldan yararlanma konularında profesyoneldirler. Entelektüeller, yayıncılığın, reklâmcılığın ve medyanın nasıl işlediğini bilirler. Ondan, kendilerini çok konuşurlar. Buna şaşmamalıdır. Kendilerinden söz etmek için yaratıldıklarını düşünmek, entelektüellere özgü bir anlayıştır. Bunu pek de yadırgamamalıdır.
  5. Macar Konràd ve Szelényi için temel problem, araştırmacının sübjektivitesidir. Çünkü kimin entelektüel olduğuna kimin olmadığına genellikle o karar verir. Entelektüel sosyologu, deneysel yönteme bağlı kalmak isteyebilir; o takdirde, entelektüeller galerisinden hoşuna gideni seçip sadece onları gerçek entelektüel sayamaz. Çünkü aynı galeride göz ardı edilemeyecek başka portreler de vardır. Eğer kendi değerlerini aydınlatmayı istiyorsa, bu seçmeyi yapabilir; yok öyle değil de entelektüellerin sosyal mahiyetini ve iktidarla ilişkilerini analiz etmeyi düşünüyorsa, seçim hakkı yoktur.
  6. Grubun mu yoksa bireyin mi entelektüel olduğuna ilişkin anlaşmazlık. Entelektüeller başlangıçtan beri bir topluluktu. Bu toplulukta birçok meslekten insan vardı. Örneğin onlar, yazarlık, öğretim üyeliği, avukatlık, kütüphanecilik, film yapımcılığı, gazetecilik, yargıçlık yapan kişilerdi. Onlar, yeterince güç ve prestij kazandılar; ardından evrensel değerleri savunmak amacıyla harekete geçtiler; bu değerlere öncülük ettiler. Bunlara aşkın entelektüel denir. Diğer yandan Michel Foucault’nun temsil ettiği bir başka entelektüel tipi vardır. Sonuncuya özel entelektüel denir. Foucault’ya göre özel entelektüel, bir konuyu sosyal ve politik açıdan inceleyebilir; yine de o, sadece incelediğini bilebilir. O nedenle entelektüel, kendini belli bir alanla sınırlamalıdır. Özel entelektüel, bu yönüyle aşkın entelektüelden köklü biçimde ayrılır.
  7. Entelektüellerin kendilerini ideolojik olarak tanımlamaları; bu nedenle onları istatiksel, sosyolojik ve sosyo-profesyonel terimlerle betimleme zorluğu.
  8. Günümüzde entelektüel hareketin son bulduğu iddiaları. Lyotard, 1984 yılında yazdığı Un tombeau pour l’intellectuel (Entelektüel İçin Bir Mezar) adlı kitabında bu görüşü savunur.
  1. B) Metodolojik Sorunlar

“Entelektüel alan” kavramı, kulağa hoş gelir ve aklı inandırır. Fakat bu kavram problemsiz değildir. Entelektüel uzmanları çeşitli disiplinlere mensuptur. Onlar tarihçi, sosyolog, dilci, politikbilimci, filozof ya da ahlâkçıdır. Bu uzmanlar farklı dönemleri merak edebilirler. Onların duyarlılıkları çeşitli olabilir; ama yine de hepsi entelektüelleri araştırma isteği taşırlar.

Bu problemi nasıl ele almalıdır? Soruyu araştırmacılar, farklı şekillerde cevaplamışlardır. O nedenle entelektüeller problemini incelenme biçiminde uzlaşma yoktur. Her araştırmacı kendi bakış açısına, metodolojisine, entelektüel anlayışına göre konuyu incelemektedir. Örneğin Cristophe Charle, bireysel entelektüelden hareket etmez; genel bir yaklaşımı kabul eder. Onun problematiği daha çok “entelektüel alan”ı betimlemektir; entelektüellerin içinde düşündükleri, içine yerleştikleri sosyal ve ideolojik alanı ortaya çıkarmaktır. Çünkü ona göre Dreyfus Olayı’nın yaşandığı dönemde entelektüel alan, belki kesin yapılarını kazanmamıştır; ancak en tam biçimine ulaşmıştır. Entelektüel tartışmalarında hep birtakım şemalar kullanılmıştır. Kullanılan şemalar XIX. yüzyılın sonundaki şemalara, mutadis mutandis (gerekli değişiklik yapılması şartıyla) benzer. Bu benzerlik bize göstermektedir ki, Dreyfus Olayı’nın entelektüel tipolojisi, toplumsal realiteye uygundur.

Boudin ise, entelektüel araştırmacılarını böcekbilim (entomologiste) uzmanlarına benzetir. Böcekbilim uzmanları, böcekleri doğumlarından ölümlerine kadar geçen sürede, bireysel ve toplumsal davranışlarıyla incelemek, gözlemlemek zorundadır; onlara bir ad vermek ve onların sayım-dökümlerini yapmak durumundadır. Entelektüel uzmanı da tıpkı böcekbilimci gibi davranmalıdır; başlangıçtan günümüze kadar çok değişim gösteren bu sosyal tipi, tek bir paradigmaya indirgememelidir; onu belli yer, durum ve şartlardaki görünüşleri içinde ele almalıdır.

Entelektüeller, anonim insanlardan ayrıdır; saygın ve seçkin kişilerdir; entelektüel alan da, sosyolojinin özel alanıdır. Kuşkusuz sosyolog, anonim grupları, büyük halk kitlelerini, istatistik sayesinde betimleyebilir. Ancak o, entelektüel alanı, istatistik hesaplamalarla tanıyamaz. Entelektüel alan daha çok biyografiler alanıdır. Bu nedenle sosyolog bireysel biyografileri analiz etmelidir. Az önce söylediğimiz gibi entelektüeller bir topluluktur. Bu topluluğun bireyleri, kamu hayatının ayrılmaz parçasıdır ve önemlidir. Entelektüellerin değerli kişiler topluluğu olması, psikolojinin ve sosyolojinin genel metodolojilerini uygulamayı güçleştirir. Bu açıdan tarihçiler, entelektüellerden konuşurken, sosyolog kadar sıkıntı duymazlar. Onlar gerçekte entelektüelleri, kültürün önemli yazarlarından, sanatçılarından, bilim adamlarından oluşan grup gibi inceleyebilirler. Monografik betimleme, önemli bireylerin karıştıkları olayları anlatma, entelektüelleri ele almanın ayrıcalıklı biçimidir. Tarih, genellikle biricik olanın ve olaysalın egemenliği diye anlaşılır. Sınıflar ve sosyo-profesyonel kategoriler, iyi tanımlanmış gruplardır. Sosyolog, bu tür grupların uzmanıdır. O, hipotetik de olsa değişmezleri araştırır. Oysa entelektüellere ilişkin bir değişmez bulmak, gerçekten zordur. Bu yüzden sosyolog, entelektüeller konusunda kendini tarihçi kadar rahat hissetmez. Onun araştırmalarında sık sık kullandığı istatistikler, görüleceği gibi, bu alanda pek de yararlı değildir.

  1. C) Kategori Sorunları

Entelektüeller bazen sınıfsız ve köksüz insanlar gibi görüldü; bu durum, onların ayırt edici özellikleri sayıldı. Bazıları da onları “yeni bir sınıf” kabul etti. Bunlara göre yeni sınıf, diskürsif uzluğa ve kültürel birikime sahiptir; gelecekteki tüm olası gelişmelerin ve değişimlerin potansiyel gücünü elinde bulundurur. Bu açıdan entelektüeller üzerine düşünme, bu tipe olumlu nitelikler yüklemek anlamına gelir. Entelektüellerin büyük bir çoğunluğu Debray’a göre, sosyal bir kategori oluşturur. Bu kategori, mutlak bireyciliğin figürlerinden çok, sembolik güçlere sahiptir. Kültürel birikimleri, entelektüellere değer kazandırır ve onları göreceli de olsa bağımsızlaştırır. Entelektüel bağımsızlık, sınırlı da olsa küçümsenemez; çünkü entelektüeller “büyük iktidar oyunu”ndaki seçkin konumlarını ona borçludurlar.

Entelektüeller, metaforik tarzda söylersek, özgür ve kolektif elektronlara benzerler; tıpkı elektronlar gibi kesin çizgilerle bölünen bir yapının küçük aralıklarında ve koridorlarında evrilirler. Entelektüel elektronlar hareketi, bir sosyal sınıftaki davranış özelliklerine benzer. Bu hareket 1980’li yılların başında, yeni bir alana, değerler alanına taşındı. Çünkü bu yıllarda ideolojik kamplaşmayı gerektirecek durumlar ortadan kalkmıştı. Bundan böyle entelektüel, sınıf sözcülüğü yapmadı; tüm sınıflardaki evrensel değerler adına konuştu. Artık bir tarafta iyiler, diğer tarafta kötüler vardı.

Boudon ve Bourricaud entelektüelleri sosyal alanın bir kategorisi sayar. Clerc, Sociologie des intellectuels (Entelektüeller Sosyolojisi) adlı kitabında tıpkı onlar gibi düşünür. Ancak onlardan farklı olarak bir şeyi vurgular. Ona göre entelektüeller bir sınıf oluşturmazlar; aynı meslekten insanlar grubu değildirler. İşçiler, memurlar, çiftçiler, çalışma dünyasının parçasıdırlar. Doktorlar, avukatlar, gazeteciler, meslek dünyasına aittirler. Fakat entelektüel statü, bir meslek sayılamaz. Entelektüellik, bir iş yapma ya da meslek icrası gibi görülemez. Bu yüzden entelektüeller, bir sosyal sınıf da olamaz. Onlar, asla istatiksel bir kategori değildir. Entelektüellerin görüşleri birbirine yakın olabilir; yine de bir topluluk oldukları hiç söylenemez. Sonuç olarak entelektüeller; belirli, homojen ve kolayca tanınabilen bir grup değildir.

Onlar, “entelektüel” dediğimiz fonksiyonu her zaman yerine getiremezler. Bu, bir gerçektir. Entelektüeller bazen entelektüel aktivite ye­rine sosyal, politik, kültürel ve başka birçok faaliyette bulunurlar. Böyle bir duruma çok sık şahit oluruz. Bu nedenlerden, entelektüelleri kategorileştirmekte zorluk çekeriz.

Entelektüel ve Entelekt

Kuşkusuz insan ve toplum bilimleri, bize entelektüelleri belli açılardan tanıtır. Onların entelektüel betimlemeleri değerlidir. Ancak problemi ortaya koyarken ya da tartışırken, bu bilimlerin sonuçlarıyla yetinemeyiz. Çünkü entelektüeli olabildiğince farklı yönleriyle görmek ve göstermek zorundayız. Bunun için sosyolojik ya da tarihsel açıklamalara felsefî analizleri de eklemeliyiz. Şimdi bunu yapmaya çalışalım.

Felsefî açıdan konuşursak, entelektüel, entelektini (intellecte) kullanan kişidir; bu yönüyle de onu kullanmayandan ayrılır. Peki, entelektüelin türediği bu entelekt nedir? Entelektüelle aralarında ne gibi ilişki vardır? Entelektüelin kendisine biçtiği rolün iyi anlaşılabilmesi, bu soruların cevaplanmasına bağlıdır. O nedenle kısaca konu üzerinde duralım. İlk önce bir tespit yapalım. Entelektüel, entelijansa (intelligence) değil; entelekt’e sahiptir. Entelekt ise, Grekçe νούς (Nous) kavramının Lâtince karşılığı olan intellectus’un Fransızcaya geçmiş biçimidir. Entelekt, akla ve diskursif düşünmeye karşıttır. O, soyut ve mantıksal düşünme yetisidir, genel fikirleri türetme ve kullanma gücüdür; kavramlarla düşünme kabiliyetidir. Entelektüeli entelijansla ilişkilendirmek doğru değildir. Çünkü entelijansın konusu, dış dünya yani tabiattır. Onun tabiata duyduğu ilgi, pragmatiktir. Entelijans, dünyayı biçimlendirebilen teknik kapasite demektir. Entelijans, ustaca kullanılabilen yetenekte, meslek kapasitesinde, uzmanlık becerisinde ve dirayet gücünde ortaya çıkar.

Entelijans ve entelekt, Lâtince’de aynı kökten, leg’ten türemiştir. Leg, okumak, anlamak demektir. Buradan hareketle söylersek entelektüel, klerk ya da mandarinle ortak özelliğe sahiptir. Entelektüelin işi, tıpkı onlar gibi, okuyup yazmak ve anlamaktır. Onun mesleği düşünmektir. Bu yüzden o, başkalarına benzemez. Onun, düşünmek için yeterli zamanı ve açıklamak için gerekli sabrı vardır. Hem yazmakta hem de söz söylemekte ustadır; bu nedenle, toplumda önemli ve saygın yere sahiptir.

Entelektüelin düşünme biçimi, deneyimden ayrıdır. Entelektüel, kendisiyle pratik dünya arasına mesafe koyar; aşkın değerlere angaje olur. Bundan dolayı entelektüel, idelere ideler sıfatıyla güçlü bir ilgi duyar; profesyoneller ve teknisyenler gibi pratiğe ilgi göstermez; onlara karşıt olarak temaşacı ve spekülatif düşünceyi yeğler. Entelektüel düşüncenin ayırt edici özelliği, eleştirel olmasıdır. Bu düşünce yalnız pratiğe karşı değildir; ayrıca entelektüellerde rastladığımız nispeten göreceli düşünceden de farklıdır. Gerçekte deneyim, normların ve kuralların içselleştirilmesidir; bu normlar ve kurallar büyük ölçüde geçmişin mirasıdır ve kurumlarla taşınmıştır.

Greklerden beri entelekt, mental davranışın merkezi olmuştur. Zihnimiz, sorularımıza cevap bulmak için düşünür. Ruhun sadece teorik bölümü ölümsüzdür. Bu Grek anlayışı Hıristiyanlık tarafından önemsiz görülmüştür; ama dışlanmamıştır.

Kuşkusuz, bireylerin entelektüel kapasitelerini ya da performanslarını konuşabiliriz. Bunları konuşurken, önce özel işlemleri düşünürüz; özel işlemlerle teorik aktiviteyi oluştururuz. Bu özel işlemler de entelekt dediğimiz yetinin ürünüdür. Entelektüel aktivitenin amacı, doğru ya da yanlış önermeleri bilmektir. Matematik ya da tabiat bilimleri, entelektle gerçekleştirdiğimiz şeylerin paradigmasıdır. Önceki yüzyıllarda teoriciler, teorik disiplinlerin gelişimlerine yardım ettiler ya da katkıda bulundular. Onlar sadece bununla kalmadılar, bu disiplinlere ilişkin spekülasyonlar da yaptılar. Bu kişiler, kesin teoriler oluşturabilen insanın hayvana üstünlüğünü vurguluyorlardı. Onlara göre teori ortaya koyan uygar insan, sadece hayvandan değil; barbar insandan da üstündür. Bu düşüncenin mantıksal sonuçlarına kadar gidersek diyebiliriz ki, tanrısal zihin, insan zihnine, daha mükemmel teorisi olduğu için, üstündür. “Zihnimizi, hakikatlere ulaşma kapasitesine dayanarak tanımlamalıdır”. Bu ilke bize teoricilerin mirasıdır. Diğer taraftan insanın bütün kapasiteleri mantıksal değildir. Mantıksal kapasite gerçekte, doğru önermeleri entelektüel olarak kavramaya yönelttiği kanıtlanan kapasitedir.

Tarihte Entelektüeller Var Mıdır? 

Her toplumun entelektüeli var mıdır? Yoksa ilk defa ne zaman ortaya çıkmıştır? Bu konular son yıllarda çokça tartışıldı; entelektüellerin tarihiyle ilgili çeşitli görüşler ileri sürüldü. Bu farklı görüşler şu üç ayrı tez hâlinde ifade edildi:

  1. a) Her toplumda entelektüel vardır;
  1. b) Entelektüel ilk defa Ortaçağ’da görünmüştür;
  1. c) Entelektüel denen grup XIX. yüzyılın sonunda ortaya çıkmıştır.

Şimdi bu tezleri sırasıyla açıklayalım.

  1. a) Bazılarına göre entelektüel, modernitenin ürünü değildir. Her dönemde ve her toplumda entelektüel denilmese de entelektüellik yapan kişiler vardı. O nedenle entelektüeller tarihin belli bir dönemine yerleştirilemez; onların, özellikle 1890’lı yıllardan sonra ortaya çıktığı söylenemez.

Bu görüştekiler düşüncelerini şöyle temellendirir: Kabile, şehir devleti, ulus devlet, imparatorluk; bütün bunlarda düşünce, kültür ve yazı profesyonelleri vardır; kültürel, mitik ve kutsal söz profesyonelleri bulunur. Bu profesyonellerin görevleri şunlardır: Grubun kimliğini, toplumsal hayatın temellerini koruyan söylemler üretmek; bu söylemleri zamana ve mekâna taşımak. Bu işleri örneğin Çin’de devletin yüksek görevlileri Shi’ler yapıyordu. Hint’te her zaman rsi’ler, brahman’lar, pandit’ler ve guru’lar vardır. Bunlar az veya çok mitik özellikler taşır. Ayrıca onlar, vizyon sahibidir ve bilge kişilerdir; sonuçta onlar, kendi toplumlarının entelektüelleridir. İslâm Dünyası’na gelince; orada Kutsal Kitap yorumcuları, kelamcılar ve mutasavvıflar, entelektüel rolü oynuyorlardı. Yahudi toplumlarındaki gezici vaizlere olduğu gibi, Yakın Doğu bilgelerine de entelektüel gözüyle bakılabilir. Kısaca söylemek gerekirse, halkın bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi, entelektüel aktiviteyle aynı şeydir. Az önce andığımız, bilgi ve bilinç veren kişiler de entelektüellerdir.

Bize göre iki nedenle bunlara entelektüel denemez. Birinci olarak, söz konusu gruplar homojen bir topluluktur. Onlar ya devlet görevlisidir ya da din adamıdır, aynı eğitimi almış kişilerdir. Halbuki entelektüeller, yazarlık, filozofluk, gazetecilik gibi çeşitli mesleklere mensup heterojen bir kitledir. İkinci olarak yukarıda belirtilen kişiler, kitaplı ya da kitapsız olsun; dinsel geleneğin etkin olduğu bir toplumda yaşamışlardır. Onların görevi, kutsal mirasa bekçilik etmek, dinî kurumlardan aldıkları otorite ve yetkiyle, kontrol ve denetim yapmaktır. Oysa entelektüeller, laik ve profan bir toplumda ortaya çıkmışlardır. Onların yaşadıkları topluma, Klâsik denebilecek eserler egemendir. Entelektüellerin dayandıkları felsefî, edebî ve estetik kitaplar, tartışılabilir, aşılabilir; ama dışlanamaz.

Buna itiraz olarak şöyle denebilir: Tarihteki bütün kültürler dinsel geleneğin etkisinde değildir. Örneğin Greklerde ve Romalılarda filozoflar; Çin’de Konfüçyüsçüler profan bir kültür oluşturmuşlardı ya da böyle bir kültürde yaşıyorlardı; dolayısıyla onlarda entelektüelin bulunduğunu söylemek yanlış değildir. Ancak yine de bu görüşe katılamayız. Çünkü entelektüeller medyanın bulunduğu ve etkin olduğu bir dönemin ürünüdür. Profan bir kültür olması gerekli şarttır; fakat yeter şart değildir. Bir cümleyle söylemek gerekirse, modernite öncesinde entelektüelden söz etmek bir anakronizmdir. İlginçtir ki, Kutsal Kitab’ı Almancaya çeviren Luther katı ve uzlaşmaz bir iman insanıydı. İnciller’i Grekçeden Lâtinceye çeviren Erasmus’a gelince; o, profan ve liberal düşünceye sahipti. Bundan dolayı Luther, Erasmus’u ciddi biçimde eleştirdi.

Greklerde, Romalılarda ve Çinlilerde sadece elit vardır, diyebiliriz. Elit ise entelektüel değildir. Çünkü elit sadece kendi gücüne güvenebilir. Üstelik o, korunmuş azınlık statüsündedir; sosyal fonksiyonunu, bu statüsüne başvurarak yerine getirebilir. Öte yandan entelektüeller, toplumun evrimi için eleştirel düşünceye sahiptir. Oysa elitte eleştirel düşünce yoktur. Elit, cimrilerin sığınağıdır, onun tüm çabası, yerleşik düzenin korunmasıdır.

Elit, belli bir alanda en güçlü ve en yetkili kişiler topluluğudur. Bundan dolayı bilimsel ya da sanatsal elitten söz edebiliriz. Fakat genel olarak elit, iktidarla ilişkileri akla getirir. Wilfredo Pareto’dan sonra, elitin iktidarla ilişkisine dair teoriler ortaya atıldı. Bu teorilerde, doğal olarak eli­tin meşruluğu sorunu gündeme getirildi. Oysa entelektüel, iktidarın do­ğal müttefiki değildir. O nedenle entelektüellerde böyle bir sorun yoktur.

Fransız sosyolog Raymond Aron da, entelektüellerin her toplumda bulunduğunu düşünür. Ancak o, görüşünü farklı bir temele dayandırır. Az önce görüşlerini verdiğimiz kişiler, entelektüelleri belli bir grup ya da zümreyle özdeşleştirmektedir. Oysa Aron’a göre entelektüel, sınırlı gruptan ibaret değildir; tersine genel bir fenomendir. Her toplumda devlet görevlileri, kültürel mirası taşıyan ya da zenginleştiren edebiyatçılar, sanatçılar vardır; hukuksal metinleri, tartışma sanatını prenslere ya da zenginlere öğreten uzmanlar, hukukçular bulunur. Aynı şekilde bütün toplumlarda tabiatın sırlarını keşfetmeye çalışan ve insanlara hastalıklarını tedavi etmeyi öğreten kişiler eksik değildir. Bu insanlar, bizim entelektüele yüklediğimiz görevleri hep yapmışlardır. O nedenle ayrıca bir entelektüel topluluğundan söz edemeyiz. Bize göre Aron’un gözden kaçırdığı iki şey vardır. Bunlardan biri şudur: Entelektüeller dediğimiz topluluğun ortaya çıkabilmesi için, kamuoyu oluşturmada etkin bir basının gerekli oluşudur. İkincisi ise, entelektüellerin, işbirliği yapan, oldukça farklı mesleklere mensup insanlar olmalarıdır. Oysa 1890’lardan önce ne etkin basın vardı; ne de hukukçularla edebiyatçılar, filozoflarla ekonomistler, herhangi bir konuda ortak platform oluşturmuşlardı. O nedenle, entelektüellerin çağdaş bir sosyal fenomen olduklarını söylemek yanlış değildir.

  1. B) Ortaçağ tarihçisi Le Goff’a göre entelektüel figürü ilk defa Ortaçağ’da görünmüştür. O, bu figürün ortaya çıkışını Gramsçı okuma ızgarasıyla betimledi. Ona göre

bir terimi ortaya çıktığı belli bir addan hareketle tanımlarız; söz konusu terimi, özdeş olmasalar bile benzer terimlerin nitelediği daha uzun bir kronolojiye yerleştirebiliriz; buna bir engel yoktur.

Le Goff’un okuma ızgarası entelektüelleri ikiye ayırır: Organik entelektüeller ve eleştirel entelektüeller. Organik entelektüeller, yüksek devlet görevlilerinden, devletin ideolojik yapısını ayakta tutan kişilerden oluşur. Eleştirel entelektüeller ise, değerler üzerine, devletin politik meşruiyeti üzerine teorik düşünce ileri süren kişilerdir. Le Goff’a göre Ortaçağ entelektüelleri, her şeyden önce organik entelektüellerdir. Bunlar devlete sadık vatandaşlardır ve Kilise’ye bağlı müminlerdir. Fakat bu çağda pek çok eleştirel entelektüel de vardır. Modern entelektüelin kaynağı, XI-XII. yüzyıllarda şehirleşme sürecinin başlaması ve bu sürece bağlı olarak yaygın biçimde şehir üniversitelerinin kurulmasıdır. Şehir üniversiteleri ona göre, eğitim konusunda Kilise’nin tekeline son vermiştir; bilginin laik öğrencilere aktarılmasına fırsat sağlamıştır; hem öğreticilik hem de bilgi üretme görevini yerine getiren ilk entelektüelleri yaratmıştır. Kilise mensuplarının ve iktidar çevrelerinin dışında ayrı bir üniversite topluluğu oluşması, ilk defa Ortaçağ’da başlamıştır. Üniversite, entelektüele toplumda giderek ayrıcalıklı bir yer edinme imkânı vermiştir. Le Goff’un Ortaçağ entelektüelleri dediği kişilerin tersine XIX. yüzyıl entelektüeli kendi kendini belirleme (autodesignation) sürecinden doğan bir a posteriori tanımlamadır.

Le Goff’un bu görüşleri ne nostaljiktir ne de romantiktir. Ancak onun, Ortaçağ’ı bir prototip gibi gördüğü kesindir. Oysa prototipler ya da paradigmalar, olguları açıklamak amacıyla kullanılmalarına rağmen, kendileri olgu ürünü değildirler.

Onlar zihnin ürünüdürler. Biz olgusal açıdan baktığımızda, sosyo-kültürel olaylarda sonsuz çeşitlikler ve farklılıklar görürüz. Le Goff’un entelektüel paradigması, “eleştiren kişi”dir. Oysa aşağıda göreceğimiz gibi, entelektüel sadece eleştiren kişi değildir. Entelektüeller, önce bir topluluktur.

Bu topluluk üyeleri belli bir problem karşısında aynı duyarlılığa sahiptir. Öte yandan entelektüeller, düşünmekle ve söylemekle yetinmezler. Görüşlerini hayata geçirmek için eyleme başvururlar. Bir kararın alınmasına ya da yanlış alındığını düşündükleri bir kararın düzeltilmesine çalışırlar. Bütün bunlar Le Goff’un Ortaçağ entelektüelleri dediği kişilerde yoktur. O nedenle Ortaçağ’da entelektüellerden söz edemeyiz.

  1. C) “Entelektüel” terimi geriye gidimli şekilde ele alınamaz. Entelektüelin ortaya çıkışı tarihsel bir duruma, toplumun evriminin bir anına, özellikle elitlerin oluşumuna bağlıdır. Yapaylığa düşmeksizin, başka bir dönemde entelektüelin varlığından söz edilemez. Bu hipotezi günümüzde, Pierre Bourdieu’nün sosyolojisinden esinlenen tarihçi Cristophe Charle kabul eder. O, Naissance des intellectuels: 1880-1890 (Entelektüellerin Doğuşu: 1880-1890) adlı kitabında şöyle demektedir:

Kuşkusuz Dreyfus Olayı sosyal, kültürel ve politik hayata kalıcı biçimini veren bir olay oldu. Toplumu yeniden biçimlendirme, kendilerini “entelektüeller” diye niteleyen topluluğun asıl amacı değildi. Ama çelişkili biçimde böyle bir sonuç ortaya çıktı.

Dreyfus Olayı’nın ortaya çıktığı dönemde eski tasavvurlarda kriz vardı; entelektüel alanda yeni bir durumla karşı karşıya kalındı; özellikle entelektüel meslekler görülmedik biçimde gelişti. Öte yandan geleneksel yönetici sınıfı da toplumu yönetmekte ciddi güçlüğe düşmüştü; bu güçlük aynı zamanda bir boşluğu da doğurmuştu.

Entelektüel hareketin ortaya çıkardığı çelişkiyi anlayabilmek için, şu sorular cevaplanmalıdır: Yeni cumhuriyetçilerin yol açtığı sorun, “entelektüeller” topluluğunu ortaya çıkaran şartları nasıl hazırladı? Edebî çevreye ya da üniversiteye mensup olsun; angaje olmayan öncüler neden giderek politik öncülere yaklaştılar?

Entelektüeller, hangi sebeple Dreyfus Olayı sırasında “entelektüeller ikiliği” çıkardılar? Neden klâsik politikaları izlemediler? Tersine politik alana yeni müdahale biçimleri aradılar? Açık konuşmak gerekirse, bu soruları cevaplamak, özel bir araştırmayı gerektirir. O nedenle biz, sadece soruları ortaya koymakla yetindik.

Entelektüeller tarihi konusundaki tartışmalarda göz ardı edilen temel bir nokta vardır: Tanımlama hakkının kimde olduğu. Entelektüeli başkası mı yoksa kendisi mi tanımlamalıdır? Bize göre kişiler, kendilerini gördükleri kabul edilmelidir. Onları kendi içsel durumlarına karşıt olarak tanımlamak doğru değildir. Buradan hareketle diyebiliriz ki, Dreyfus Olayı’ndan önce hiç kimse kendini entelektüel olarak görmüyordu. Sadece Zola ve arkadaşları kendilerini böyle nitelediler. O nedenle entelektüellerin tarihini XIX. yüzyıl sonundan öncesine götürmek doğru değildir.

Dreyfus Olayı ve Entelektüelin Ortaya Çıkışı

Önceki satırlarda zaman zaman Dreyfus Olayı’ndan söz ettik. Fakat konuların genel akışını bozmamak için ayrıntıya girmedik. Dreyfus Olayı, makalemiz için, değiştirilemez bağlam’dır. Entelektüel teriminin içeriğini, entelektüel denen kişinin temel tutumunu anlayabilmek, bu bağlamı dikkate almakla mümkündür. O nedenle söz konusu olay çok önemlidir. Bu konuda şimdi bilgi vermenin uygun olduğunu düşündük. Dreyfus Olayı’nı anlatmadan önce, entelektüel terimini artsüremli biçimde; ama kısaca betimleyelim.

Fransızca entelektüel (intellectuel) sıfatı, Lâtince intellectualis’ten gelir. Bu sıfat Fransızcaya ilk defa 1265 yılında girdi. Entelektüelin sözlük anlamı, yukarıda söylediğimiz gibi, bilgiyi veya idraki ilgilendiren demektir. Entelektüel, Fransızca’da XIX. yüzyılın ortalarına kadar sıfat olarak kullanıldı. Oysa Lâtince’den gelen, İngilizce’deki intellectual, XVII. yüzyıldan beri ad olarak kullanılıyordu. Entelektüel, Fransızca’da ancak 1820’li yıllarda ad oldu. İlk kullananlar da Buchez, Saint-Simon ve Stendhal’di. Örneğin 1821 yılında Saint-Simon, entelektüeli sosyolojik bir terim gibi düşündü. O, feodal bir organizasyonu yıkmak için, sanayicilerle işbirliği yapan aydınlara entelektüeller dedi. Kelime ondan sonra, politikayla ilgilenen bazı gençlerin çıkardıkları yerel edebiyat dergilerinde yer aldı. Ancak onlar bu terime Saint-Simon’dan farklı bir anlam yüklüyorlardı. Söz konusu gençler, diğer insanlardan üstün olduklarını anlatmak amacıyla kendilerine entelektüel diyorlardı.

Terim, 1880-1890 yılları arasında gerçek bir mutasyona uğradı ve ad olan “entelektüel”, elit, düşünce aristokratı, düşünen ve seçkin insan anlamında kullanılmaya başlandı. 1890 yılının Ocak ayında Paris Öğrenciler Derneği Başkanı Henry Bérenger, “Entelektüel Gençlik ve Çağdaş Fransız Romanı” konulu bir konferans verdi. Bérenger bu konuşmasında şöyle diyordu: “Entelektüel gençlik açısından baktığımızda, modern hümanite ikiye kampa ayrılır: Barbarlar ve entelektüeller. Barbarlar demokratlardır, halktan oluşan insan güruhudur; hayatlarını el işçiliğiyle kazanan aktif insanlardır. Entelektüeller ise, elitlerdir; sadece haz ve estetik peşinde koşan, sayıları sınırlı insanlardır.” Görüldüğü gibi, Dreyfus Olayı’ndan sekiz yıl önceki şekliye entelektüel terimi, bizim anladığımızdan farklı bir içeriğe sahipti.

Bugünkü anlamda entelektüel, 1898’li yıllarda, Dreyfus Olayı ile ilgili tartışmalarda ortaya çıktı. Terim, başlangıçta bir neolojizmdi; anlamı da, devlete meydan okumaya cesaret eden, kültürel ve politik öncü demekti. Entelektüeller görüşleriyle tepki uyandırdılar; eleştirildiler. Bunu az sonra göreceğiz. Ancak bu insanların kendilerine entelektüeller demeleri yadırganmadı. Hattâ bazıları, örneğin Durkheim, bunu doğru ve isabetli buldu. O, 1898 yılında “L’individualisme et les intellectuels” (Bireyselcilik ve Entelektüeller) adlı bir makale yayınlamıştı. Bu tarihte entelektüellerle ilgili tartışmalar çok yoğundu. Böyle bir ortamda Durkheim, entelektüel kavramının kullanılmasına karşı çıkmadı; ama onu toplumsal şartların bir ürünü saydı. Bu konuda Durkheim şöyle demektedir:

Şunu öncelikle belirtelim ki, bu kelimenin kullanılması çok uygundur ve anlamında da akla aykırılık yoktur. Ancak bilmek gerekir ki, entelektüel, zekâyı kullanma tekeline sahip kişi değildir. Zekânın gerekli olmadığı hiçbir sosyal fonksiyon yoktur. Zekânın hem amaç hem de araç olduğu durumlar vardır. Zekâyı, bilgiyi genişletmekte kullanırız. Entelektüel insan, kendini buna adayan kişidir.

Entelektüel terimi en yaygın ve en uzun ömürlü anlamını Dreyfus Olayı’nda kazandı. Dreyfus Olayı’na, Emile Zola, aktif olarak karıştı. Kendilerine entelektüel diyenler ise Zola’nın destekçileriydi. Bu olay, aynı zamanda entelektüeller tarihinin de başlangıcıdır. O nedenle Dreyfus Olayı’nın biraz ayrıntısına girelim.

Alfred Deyfus, 1893’te Fransız Genel Kurmayı’nda Yahudi yüzbaşıydı. Onun, 1894 yılının sonlarında Alman teğmen Von Shwertzkoppen’e bilgi sızdırdığı iddia edildi. Bundan dolayı Dreyfus, vatana ihanet suçuyla mahkemeye verildi. O, 1895’te mahkeme tarafından suçlu bulundu ve Diable (Şeytan) adasına ömür boyu sürgüne gönderildi. Yüzbaşı Dreyfus’un 5 Ocak 1895’te rütbeleri söküldü. Bu, 13 Ocak tarihinde Petit Journal (Küçük Gazete) adlı gazetede “İhanet” başlığıyla verildi. Dreyfus’un ailesi 1896’da bazı gazetecileri ve politikacıları, onun suçsuz olduğuna ikna etti. Dava Mart 1896’da yeniden görüşüldü. Askerî Mahkeme’nin başkanı Picquart kararı şöyle açıkladı: Dreyfus suçsuzdur; asıl suçlu başka subay Esterhazy’dir. Fakat ordu, yargılama sonuçlarını halktan gizlemeye çalıştı. Bunun üzerine kamuoyu, Dreyfus yanlıları ve Dreyfus karşıtları olmak üzere ikiye bölündü. “Adalet ve hakikat” adına mücadele eden İnsan Hakları savunucuları Dreyfus’un yanında yer aldı. Onlar, cumhuriyetçilerden, savaş karşıtlarından, radikallerden, sosyalistlerden oluşan bir gruptu. Bunların yayın organı, Clemenceau’nun L’Aurore (Şafak) adlı gazetesiydi. Fransız yurtseverleri ise Dreyfus karşıtıydı. Karşıtlar, milliyetçilerden, muhafazakârlardan, anti-semitiklerden oluşmuştu. Onların sözcülüğünü de Édouard Drumont’un La Libre Parole (Özgür Söz) adlı gazetesi yapıyordu.

Zola’nın çabalarıyla Dreyfus yanlıları birlik oluşturdular. 13 Ocak 1898’de L’Aurore gazetesi, “İtham ediyorum” başlığıyla Devlet Başkanı’na hitaben açık bir mektup yayınladı. Mektup Zola imzasını taşıyordu. Bu mektupta Zola, Dreyfus’ü savunuyordu; ona yöneltilen haksız suçlamaları reddediyordu ve davanın yeniden ele alınmasını istiyordu. Ertesi gün aynı gazetede Zola’yı destekleyen kişiler, “Entelektüellerin Protestosu” başlılığıyla bir bildirge yayınladılar. “Biz entelektüeller” diye başlayan bu bildirgeyi imzalayanlardan bazıları şunlardı: Anatole France, André Gide, Marcel Proust, Lévy-Bruhl. İmzaların sayısı sonraki günlerde, edebiyat, sanat ve kültür dünyasından pek çok kişinin katılımıyla arttı.

“Entelektüeller”e öncülük eden Zola, bu davranışıyla suçlandı ve Temmuz ortalarında hapse mahkûm edildi. Zola, hapse girmemek için Londra’ya kaçtı. Aynı hafta Gabriel Tarde, Revue de Paris’de7 “Le Public et la Foule” (=Kamuoyu ve Kalabalık” başlıklı, Zola aleyhine bir makale yayınladı. Zola, 1899 Temmuzunda Paris’e geri döndü ve Dreyfus tekrar yargılanmak için mahkemeye çıktı. Böylece Dreyfus Olayı yeni bir dönemece girdi. Dreyfus, 1899 Eylülünde Devlet başkanı tarafından affedildi.

Görüldüğü gibi, L’Aurore gazetesinin editörü Clemenceau’nun meşhur ettiği entelektüel, Bérenger’den sonra yeniden gündeme geldi; fakat bu defa anlamını değiştirdi ve artık teknik bir terim olarak kullanılmaya başlandı. Dreyfus Olayı diye bilinen politik kriz çözülünce, entelektüel terimi bir süre kullanılmadı; ancak tümüyle de unutulmadı. Daha sonra terime yeniden ihtiyaç duyuldu; yerleşik hiyerarşilere karşı evrensel değerler adına hareket eden bir sosyal gruba entelektüel denildi.

Dreyfus’un yeniden yargılanmasını isteyen entelektüellerin sayısı 1500’dü. Oysa o dönem Fransa’sında 10.000 öğretim üyesi vardı. Zola’nın yanında yer almayan sanatçıları, yazarları, gazetecileri ve politikacıları da düşünürsek, sayının çok daha fazla olduğu açıktır. Kısaca söylersek, entelektüel denen kişilerin sayısı, kendilerini böyle görmeyenlerden çok azdı.

Dreyfus Olayı, entelektüel kavramına ideolojik bir görünüm verdi. Bundan böyle bir yüzyıl boyunca insanlar …in yanında ya da karşısında olmak durumunda kaldılar.

Buraya kadar söylediklerimizi özetleyelim: Entelektüel alan, Fransa’da Dreyfus Olayı’nın neden olduğu pratik ve kültürel gelişmelerin izlerini taşır. Entelektüel aktivite, düşüncelerin ve/ya teorilerin üretilmesinden ibarettir. Bu aktivitede bulunabilmek için entelektüel, bir iletişim sürecine zorunlu olarak girer; kamuoyu ile ilişki kurar; pek çok ve farklı çevrelerle işbirliği yapar; bu çevrelerin desteğini alır ve onlarla dayanışır. Entelektüel aktivite hep kamuoyunun gözü önünde gerçekleşir. Bu durum, entelektüelin problematiğini oluşturur. Bu olay, oldukça karmaşıktır; söz konusu karmaşıklık, entelektüel kavramıyla ilgili önemli güçlüklerin hattâ belirsizliklerin kaynağıdır.

Biz böyle bir karmaşık olayı analiz etmeye çalışmayacağız. Bu konuda sadece basının rolünü kısaca belirtmekle ve bu olayın sosyolojik sonuçlarını ortaya koymakla yetineceğiz.

Bu olayda basın, Gabriel Tarde’ın dediği gibi,

  1. Bir problemi ısrarla ve sürekli gündemde tutmuş; sonunda kendi efsanesini yaratmıştır.
  2. Bir olayın sonucunu etkilemiştir.
  3. Kulaktan kulağa olan geleneksel iletişimin yerini almıştır; modern bir iletişim aracı olmuştur; kamuoyu kavramını icat etmiştir ve bunu da bir baskı aracı olarak kullanmıştır.
  4. Entelektüellerin kurumlara ve iktidara karşı çıkmasına aracılık etmiştir; böylece demokrasinin evrimine yardımcı olmuştur.
  5. Devlet yetkililerinin kamuoyu baskısına direnemeyerek geri adım atmasında önemli pay sahibi olmuştur.

Dreyfus Olayı’nın köklü dönüşüme yol açması rastlantı değildir. Bu dönüşüm, birkaç yüzyıllık özel evrim’in sonucudur. Söz konusu evrim, Avrupa’da Rönesans’la başlamıştır; en özgün şekline Aydınlanma’da ulaşmıştır. Bu evrime yol açan, sonuçta entelektüellerin ortaya çıkışına dolaylı etki eden birtakım olaylar vardır. Bunlar:

  1. a) Dinî düşüncelerin egemenliğinin tartışılır hâle gelmesi; dinî çoğulculuğun ortaya çıkışı;
  1. b) Tabiat bilimlerinin doğması;
  1. c) Metin eleştirisinin yapılmaya başlanması; tarihin ve sosyal bilimlerin ortaya çıkması;
  1. d) Toplumun ve kültürün sekülerleşmesi;
  1. e) Düşünce ve yayın haklarının, insan hakları kategorisinden sayılmasıdır.

Şimdi Dreyfus Olayı’nın sosyolojik sonuçlarına kısaca değinelim ve bu başlık altında söyleyeceklerimizi bitirelim. Dreyfus Olayı’ndan sonra Fransız entelektüelleri sol ve sağ entelektüeller diye iki kampa ayrıldı. Bu, Dreyfus Olayı’nın en önemli sonuçlarındandır. Böylece Dreyfus Olayı, Fransız İhtilali’yle ilgili büyük bir tartışmayı da başlattı. Bu tartışmada solcular bireyin devlete, sağcılar ise devletin bireye üstünlüğünü savunuyorlardı. Entelektüeller XX. yüzyılda ise, yeni bir politik güç oldular; iki kutba bölündüler; farklı değerleri simge yaptılar. Farklı değerler, yani simgeler etrafında kümeleşmenin nedeni Dreyfus Olayı’ndaki tartışmalardı. Bu durum Birinci Dünya Savaşı’na kadar devam etti. Bundan sonra entelektüeller, kendilerini yeni ölçütlere dayanarak tanımladılar. Artık önceki dönemi betimleyen elitizm kavramı terk edildi. Entelektüeller ilkin, geniş halk kitleleriyle bütünleşmeye başladılar. İkinci olarak entelektüeller, etkili kolektif bir eylemi gerçekleştirmek için, sosyal gruplar oluşturdular. Üstelik basın XX. yüzyıl boyunca bazı entelektüellere yeni bir güç veren radyo ve televizyon yardımıyla gelişti. Entelektüel kamplar arasındaki bir tür iç savaş bu döneme damgasını vurdu.

Zeki ÖZCAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...