Uçuruma Düşen Çığlık

Thomas Mann‘ın “Büyülü Dağ” romanında vurguladığı gibi, zaman duruma ve şartlara bağlı olarak “ya genişler ya da daralır”. “Büyülü Dağ” zaman algısını kavramak açısından öngörüsü yüksek bir roman. Roman kahramanı Hans Castorp, kısa bir süreliğine Davos‘a gelir; sanatoryumda geçen bir haftanın evde geçen bir haftadan ne kadar çok farklı olduğunu keşfeder!

Her şeyden önce, balkonda keyif çatmak, “Berghof”da zamanı öldürmekten ziyâde “genişlemeyen an” anlamına gelmektedir. Öte yandan, yedi yıl sonra Davos‘dan ayrılma vakti geldiğinde, zaman sanki elinden kaçmaktadır. Thomas Mann burada ünlü “tatil paradoksu” denilen algıyı tersine çeviriyor. Örneğin; keyfiyete göre, 15 günlük yarıyıl tatili öğrenci için 15 saat, öğretmen için 15 gün, kantin işletmecisi için 15 ay sürmüştür! Bu çelişkinin açıklaması, zaman algıları arasındaki çatışmada yatıyor. Eğer üç ayrı bakış açısı birbiriyle iletişim içerinde olursa, zaman doğal ve eşit akıyor gibi gözükür. Eğer bu denge bozulur ve algılar uyuşmazsa, zaman algısı kafamızı karıştırır.

Günümüze yakından bakalım. Bir günün ne kadar sürdüğünü, hatta bir saatin tam ölçümünü fiziki olarak biliyoruz ancak zaman algısının ‘esnek’ olduğunu görüyoruz. Bir zamanlar doğum günümde kız arkadaşım ‘atomik’ işlediği söylenen bir saat hediye etmişti. Bu saatin o kadar hassas olduğu söylenirdi ki, 600 milyon yıl sonra bile şaşmayacak; ne bir saniye ileri ne de geri gidecekti. Ancak aşkımız aradan 600 gün geçmeden bitmişti! Evlendikten sonra “iç saatimizin” nasıl çalıstığını kendi çocuklarımda daha iyi gözlemledim: Dişlerini iki dakika fırçalamak zorunda kalırlarsa, aradan ne kadar uzun bir süre geçtiğini düşünüyorlar, ancak tv’de çizgi film izlemek ya da internette oyun oynamak için aldıkları izin çabucak bitiyordu…

Herşeyden önce bu olgunun öznel yönü, yani zaman algısı hepimizi doğrudan ilgilendiriyor. Örneğin, zaman algısı ile mekânsal tasavvur arasında doğan karmaşık ilişkiler. Tarih kimileri için dönemsel, kimileri için doğrusal bir seyir izler. Ama kültürler Claude Lévi-Strauss‘un ifade ettiği gibi- sınırlarda veya karşılaşmalarda doğar. Özetle, zaman her halükârda mekâna dönüşecektir. Mesela Batılılar için geçmiş sol, gelecek sağ tarafta bulunur. Araplarda ise tam tersi söz konusudur. Araştırmacılar bunu dilin ve yazının etkisine bağlıyor; sonuçta Latince soldan sağa, Arapça sağdan sola yazılmıyor mu? Peki, Çarşamba günü için planlanan bir toplantının iki gün ertelenmesini nasıl anlayacağız? Toplantı Pazartesi veya Cuma günü mü gerçekleşecek? Her iki cevap da doğru aslında. Ama “Pazartesi” derseniz, zaman bir yürüyen band gibi üzerimize doğru gelir; “Cuma” derseniz, zaman çizgi boyunca ilerler. Kısaca, gözümüze öyle görünür.

Şimdiki Zamana Tutsak Olmak…

Elbette özel anekdotlar ikna edici olmasa ve verilen bilgiler eksik olsa bile eğlenceli olduğunu kabul etmelisiniz. Son olarak belirtelim; psikoloji veya nöroloji alanında zaman duygusu araştırılırken yapılan deneyler yatay ve dikey bakış açımızı değiştirecek kadar zengin. Örneğin, 50 metrelik bir derinliğe atlayan gönüllüler, zaman algısındaki korku faktörünü incelemek için, saniyeleri saymak zorunda kalıyorlardı. Bazıları vücut ısılarının yapay olarak yükseltilmesine izin verdiler, çünkü ateşli hastalıklar döneminde zaman neredeyse hiç geçmiyordu… Yine cesur bir araştırmacı, birkaç ay boyunca -gece ve gündüz farkı olmayan- kutuplarda bir mağarada tek başına yaşamış ve neredeyse çıldırma noktasına gelmişti. Zaman duygusu o kadar darmadağın olmuştu ki, onu almaya gelenlere önünde daha 25 günü kaldığını sayıklıyordu. Sakinleştirici ilaçlar kullanan kişilerin zaman algısı üzerine deneyler yapan bilimadamı Marc Wittmann olayına girmiyoruz bile. Ancak gelecek için geçmişe ağıtlar yakan sol melankoliyi bir kenara not ediyoruz.

Özetleyecek olursak; duygular, dış koşullar, dikkat ve en önemlisi hafıza zaman algımızı belirleyen ana etkenlerdir. Araştırmacılar şimdi, çoğu insanın en yoğun tecrübeleri edindikleri 15-25 yaş aralığında bir tür “bellek höyüğü” keşfettiler, zira ilk kez aşkı, cinselliği veya acıyı yaşıyorlar ve bu dönemde kimlikleri gelişiyor.

Ancak beynin zamanı tam olarak nasıl ölçtüğü, kendi salınımları içerisinde veya olağanüstü durumlarda zamanın daha hızlı geçip geçmediği ve böylelikle “zamanın nabzı”nın daha hızlı atıp atmadığı veya –duygusal ben anlarını ölçmek adına- beyinde değişik zaman aralıkları için farklı “kum saatleri” olup olmadığı hususlarında yalnızca çeşitli teoriler mevcut. Ancak, dış dünyadan tamamen kopuk ve sonu belirsiz bir cenderenin tam ortasında aylarca hapis yatan ingiliz gazeteci Alan Johnston vak’ası, zaman algımızı[kaderi] lehimize değiştirebileceğimizi ispatlıyor.

Zaman Nehrinde Sefere Çıkan Kayıkçı

Peki, gazeteci Johnston bunu nasıl başardı? Cezaevinde zamanı bilinçli bir şekilde göl olarak değil, nehir olarak tasavvur etti: “Kendimi bu zaman nehrinde bir kayıkçı olarak gördüm. Nehrin bir yere aktığını biliyordum. Ya burada yaşlanıp ölecektim, ya da özgürlük beni dışarda bir yerde bekliyordu. Ama kesinlikle bir şey olacaktı – bu durum sonsuza dek sürmezdi!” Bu, Mustafa Kemal’i inkılap yaptı diyerek suçlayan Mustafa Sabri ve Said Nursi zihniyetine usturuplu bir cevaptır aynı zamanda.

Johnston aylar sonra serbest bırakıldığında, zaman algısı çok değişmişti. Havalimanında check-in’in uzun sürmesi yüzünden küfredenler onun nazarında “gerçeküstü” bir durum arz ediyordu. Ancak, zaman algısındaki bu değişim ebedi sürdürülebilir bir gerçeklik değildi. “Altı hafta sonra Londra’daydım ve otobüs durağında beklerken kendimi küfrederken buldum, çünkü otobüs gecikmişti. Olağan sabırsızlık yakamı bırakmamıştı yine.”

Bunları neden anlattım? Özellikle dindar aydınların yaşadıkları sükût-u hayal çercevesinde bir soruya cevap arıyoruz: Türkler niçin yeniden doğmayı değil, tarihte geri dönmeyi arzu etmektedir? Veya geçmişe geri dönme çabası neden güçlü bir biçimde kendini göstermektedir? İlkin Anadolu irfanı olarak gözümüze inen perdeyi kaldırarak cevap aramaya başlayalım.

Bizi ayakta tutan ve hayatta kalmamızı sağlayan zihnin bir ürünüdür zaman. Zaman bireyden bağımsız değildir. Zaman bizati zihnimizde yarattığımız bir şeydir. Yani onun müellifi biziz. Zaman ve mekân içerisinde ‘figüran’ değiliz. Oyun sahnemizi her zaman kendimiz kurarız. Örneğin, Batı medeniyeti kendi zihninin eseridir, bizim değil. Arap kültürü de öyle. Bilinçler arasında elbette köprüler kurulabilir; tıpkı din üzerinden Orta Doğu, medeniyet üzerinden Batı ile köprüler kurduğumuz gibi. Ancak biz, hem Arap hem Batı zihninin aslını görmemekteyiz; algıladığımız ya da deneyimlediğimiz ara yüzleri asıl sanıp kendi gerçekliğimizi yok sayarsak acı çekeriz. Çünkü Doğu veya Batı’da gördüklerimizin hakikat ile bir ilgisi yoktur. Cumhuriyet’e can veren inkılaplar da ülkemizi modern çağda ayakta tutmaya yarayan girişimler idi sadece.

Şimdi 1000 yıllık Anadolu tarihinde bir ufuk turuna çıkalım: Selçuklu uygarlaşması bir Sasani rönesansı idi, Moğollar bertaraf etti. Osmanlı uygarlaşması bir Bizans rönasansıydı, 16.yüzyılda Araplaşma cereyanıyla akamete uğradı. (Bkz. Said Halim Paşa) Cumhuriyet’in muasırlaşmak projesi bir Batı rönasansıydı, siyasal islam tökezletti.

Elbette bir rönesansı birebir tatbik etmek hiçbir zaman mümkün değildir. Vak’ayı anlamak ve kendi tarzımızda yeniden doğmak söz konusu olabilir ancak. Bin yıllık tarihi süreçte Sasani, Bizans ve Batı ‘form’larından epey yararlandık ama din ile birlikte ithal edilen ‘epistomoloji’ bir türlü aşılamadı. Özellikle, bilginin her zaman bağlamlara ve koşullara (biyolojik, sosyal, tarihsel veya teknik gibi) gömülü olduğu ve epistemolojinin bu bağlamları gözardı edemeyeceği akılda tutulamadı.

Bu ayrışmalar ve etkileşimler günümüz kültür ve medeniyet anlayışını da şekillendirmiştir. Bu hareketlerin bazıları hayatın doğal akışına ayak diretme ölçeğinde cereyan etti. Teori ile pratik, ideal ile realite ters yüz edilmekle kalmadı, aynı minvalde yeni bir zihniyet teşekkül etti: counterproductive. Acaba bugün müminlerin zihnine yerleştirilen inanç ‘ed dinül kayyim’ midir? İdealist ve ideolojik din, insanları hayattan koparmaktan ve kurtuluşu ötelerde aramaktan başka bir işe yaramış mıdır? Acaba insanlık tarihinde “maslahat” ve “hile-i şeriyye” kavramları altında ‘paralel hukuk’ üreten başka din adamı sınıfı var olmuş mudur?

 

Hakikatte algıladığımız tek gerçeklik bilincimizin kurguladığı bir algıdır ve bu -öznel- bilincin dışında başka bir gerçeklik yoktur. Olayları(şeyleri) bilginin objesi kılan tarihi koşullara ve bilgi edinme sürecini tetikleyen araçlara bir yansıma söz konusudur. (Hans-Jörg Rheinberger, Historische Epistemologie, Hamburg 2007) Dolayısıyla hiçbir din yeni birşey getirmez. Yalnızca mevcut olanı yeniden yorumlar. Peygamber Efendimiz de ilahi mesajın ışığı altında Arap örfünü yeniden tanımlamıştır.

Arapların zihin yapısı çölde, Türklerinki bozkırda oluşmuştur. Batılı halklar ise her zaman yerleşik bir düzen içerisinde yaşamışlardır. Bu vak’ayı en güzel şekilde ‘zaman’ kavramı temelinde görebiliriz. Batılı için zaman su gibi akar gider; o nedenle soldan sağa doğru yazarlar. Arapların zihin dünyasında zaman durağandır; akmaz birikir. O nedenle sağdan sola doğru yazarlar. Asya kültüründe zihin yapısı ‘sonsuzluk’ ekseninde oluştuğu için Göktürk Kitabeleri yukardan(gök) aşağıya(yer) doğru yazılıdır. Eylemin her zaman, yani sonsuz tekrarlandığını bildiren ‘geniş zaman’ kipi Türkçe’nin dışında hiçbir Batı dilinde yoktur. Özetle, Batılı bir baba hiçbir zaman ‘alırız oğlum’ demez alır ya da almaz. Söz ötelenmez; bir gerçeklik ve kesinlik içerir.

Zamanı kilim gibi dokuyabiliriz

Bu bağlamda Cumhuriyet inkılapları, Doğu’nun atık denizinde boğulan Türk aklını kurtarmayı amaçlayan bir huruç hareketidir. Alfabe değişikliği ile geçmişi geride bırakan, geleceği ilerde arayan bir uyanış amaçlanmıştır. Bu teşhise itiraz edecek din odaklı düşünenler olabilir. Unutmayalım ki, bu sorunsalı ilk kez Cumhuriyet entellijensiyası keşfetmedi. Farabi, İbn-i Rüşd, İbn-i Sina gibi büyük düşünürler Yunanca metinleri şerh ederken ‘zaman’ kavramının Arapça karşılığını bulamadılar ve kelimeyi olduğu gibi benimsediler! Dolayısıyla ‘zaman’ Grek orjinli bir kelimedir. Arapça’da kullanılan ‘vakt’ kelimesinin muadili değildir. Biri ‘dinamik’, diğeri ‘statik’ karakter taşımaktadır.

Yine mekânın üç boyutu (yükseklik, genişlik ve derinlik) zaman boyutuyla ayrılmaz bir bütünlük oluşturur. Bu birlikten, Newton‘un iddia ettiği şeyin aksine, asla zamanın mutlak olduğu anlamı çıkmaz. Eğer toplumsal bağlamda düşünürsek, İslam, Araplık sayılamaz ve sayılmamalıdır. Zira zaman, mekan gibi biçimlendirilebilir. Zamanı kilim gibi dokunabiliriz. Zaman her ülke ve her toplum için farklı akar. Bursa’da Zaman ile Time in New York işleyiş ve algılayış bakımından ayrıdır. “Nerede olursa olsun, her insan ya da toplum kendi zamanını kendi tanımlayabilir. Çünkü zaman yerel bir olgudur.” Ancak zamanın ibresi sürekli ileriyi gösteriyor. Dolayısıyla zaman aynı zamanda olayların sırasını da belirlemektedir; ve bu yüzden kesin, geri döndürülemez bir yönü bulunmaktadır.

Zamanın yönü geleceğe işaret etmeseydi eğer, insanlar ve insanlık asla var olamazdı: “Mekân ve zaman arasında inanılmaz bir fark bulunuyor. Aynı yere iki kez gidebiliriz, ama aynı zamanı iki kez yaşayamayız. Zaman; hayatın nitel, mekân ise nicel boyutudur. “Bu yaklaşım Einstein’ın meşhur cümlesi ile çelişmez: “Zaman, saatte okuduğunuz şeydir.” Aslında, düzgün ayarlanmış her saat, o şehir veya o ülke için tek geçerli olan zamanı göstermektedir.

I.Dünya Savaşı’ndan sonra savaş alanları üzerinden toz ve gaz bulutu henüz kalkmamıştı ki şair Paul Valéry aydınlara iki seçenek sunan bir makale kaleme alır: “Zihnin Krizi”. Bu makalesinde “Avrupa gerçekte ne olacak?” diye sorar. Yani “Asya kıtasının bir uzantısı mı olacak yoksa Avrupa göründüğü gibi mi kalacak; yani yeryüzünün kıymetli bir parçası, yerkürenin incisi, dev bir bedenin beyni olarak?” Buhran ve kibir dolu bu satırlar yazılırken Atatürk Samsun‘a çıktı. Yüz yıl sonra aynı sözler hala Avrupa’nın ve Anadolu’nun üzerinde yankılanıyor; kendini keşfetme süreci hızla ilerliyor.

Hitler zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan Alman yazar Auerbach‘ın 1946 yılında yayınlanan dev eseri “Mimesis”, Anadolu yarımadasının ufkunda beliren sonsuzluk penceresinden bir kez daha dünyaya bakar; Virginia Woolf ve James Joyce, Robert Musil ve Hermann Broch‘un temsil ettiği gerçekçilik akımının kaçınılmaz boyutunu tekrar ortaya koyar. Eser, aynı zamanda Şark’a bir veda mektubudur. Zira bu coğrafyada ilâhi mesajdan ziyade doyumsuz Arap kültürü etkili olmuştur. Maddi veya manevi doyum eşiği olmayan göçebe ruh ne kadına, ne mala ne paraya doymaktadır?

Halbuki Paul Valery, savaştan sonra kaleme aldığı “Zihnin Buhranı” yazısına Yunus Emre hissiyatıyla başlamıştır: “Biz, medeni halklar, fani olduğumuzu artık biliyoruz.” Bu özlü sözler, 1918’den sonra oldukça yaygın olan ve sadece edebiyatta değil, aynı zamanda felsefe, müzik veya sanat alanında da dile getirilen bir kıyamet işaretidir. Valéry şöyle devam ediyor: “Kuşağımızın kişisel deneyimleriyle en güzel ve en saygıdeğer, en güçlü ve en düzenli olanın nasıl tesadüf eseri yıkılacağını öğrenmek zorunda kalması yeterli değildir; düşünce, sağduyu ve his dünyasında en saçma olanın en beklenmedik şekilde aniden nasıl gerçekleştiğini, en emin olanın nasıl şaşıp kaldığını gördük.”

Söz konusu eserde Batı kültürüne özel bir konum biçilir. “Elbette başka ülkelerin de” diye yazıyor Valèry, “takdire şayan kültürleri, usta şairleri, yüce mimarları ve ulu alimleri vardı. Ancak onların hiçbirinde şu ender görülen özellik yoktu: yoğun temellük kabiliyeti ile birleşen yoğun çekicilik. Her şey Avrupa’ya geldi, her şey Avrupa’dan gitti. Hemen hemen her şey.”

Batı medeniyetini yüceltmek veya islam kültürünü küçümsemek burada vurgulamak istediğimiz asıl tehlike değildir. 19. yüzyılda cereyan eden Batılılaşmak gibi 16. yüzyılda gerçekleşen Araplaşmayı “tabii süreç” saymak yanlıştır. Siyasî bakımdan güçlü olan Türkler tarih boyunca çekinmeden yararlanabilecekleri kültürel unsurları Avrupa ve Asyadan almışlardır. Ancak bu ‘temellük’ mevcut yapıya uygun biçimde ve dini ve harsi hassasiyet gözetilerek ya da uyarlanarak toplumsal bünyeye alınmıştır. Yeni olan yaratıcı tarzda özümlenmiştir. Bu ilişkilerden her daim çağdaş bir kültür vücuda gelmiştir.

Her kültür farklı zaman ve mekân tecrübelerini sunmuş ve ona uygun eserler ortaya çıkarmıştır, kısaca hiçbir kültür statik değildir. Yarınlara doğru gelişmeye devam ederler. Ancak günümüzde, her kültürün eşit ölçüde değer görmesi yönünde ve farklı kültürlerin bir arada var olabilmesi için artan bir toplumsal talep mevcut. Kendisini sürekli tekrar ve taklit eden bir dindarlık bu demokratik isteği görmezden geliyor.

Dünya hayatını düşünsel olarak kavramış akıl; bir yasa koyucu gibi düşünebilme beceri ve alışkanlığı olan birey cemaat ve tarikatların hedef tahtasına konuluyor. Ortaasya’da Türklerin matem rengi mavi idi, Anadolu’ya geldik Arap etkisiyle siyah oldu. Mavi ati, siyah mazi demekti. Halbuki Peygamber Bedir ve Uhud’da beyaz bir bayrak göndere çekmişti. Bu ülfetinin tarihi derinliği işte bu kadar basit…

Alaattin Diker-1985

Alaattin DİKER


*Claudia Hammond: Tick, tack. Wie unser Zeitgefühl im Kopf entsteht., Stuttgart 2019.
*Paul Valéry, Die Krise des Geistes, Paris 1919

1 Yorum

  1. AvatarMustafa Everdi Cevapla

    Biz din ve milliyet olarak eşsiz olsak da, dünyada yalnız değiliz. Geçmişte bunu çok rahat ifade eder, her kültürden sentez yapmakta beis görmüyorduk. Bugün dindarlığımız ya da milliyetçiliğimiz dünyada her kültürün bir bütün olarak birbirini etkileme gücünü reddetmeye çalışıyorsak zamanın dışında paralel bir zaman kurmaya çalışıyoruz demektir.
    Yaşadığımız gerçeklik ile paradigma arasındaki uyuşmazlıkların sürekli biriktiği bir yerde geçmişe kaçmak bir kaçıştır.
    Geniş zaman kullanarak üstesinden geliriz diyebilmek bile bir uyanış sayılır. Anomaliyi farkeden yeni bir paradigma kurabilir ancak.
    Bütün bu tartışmaları alkışlamak, eleştirmek, reddetmek ucundan kıyısından zamana iştirak etmektir. Yukarıdan aşağı yazmak başa bağlılıkla da ilgili olabilir. Başıbozuk olmak bile,
    yanaşık düzen içinde sıralananlara baktıkça, ümit verici bir duruş sayılır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir