Uygarlık Süreci Üzerine Bir İzah

Yarınları kurgulayabilmek ve çağın gereklerini yaşayabilmek; dünü, güncellemekten uzak biçimde bilmekten geçer. Böylece geçmiş, çağı yaşamanın önünde engel değil yarını kurgulamanın bir aracı hâline gelir. Başkasının kurguladığı değil kendi tasarımlarımızla inşâ edilmiş bir gelecek için, tarihsel belleği diri tutarak ve işlevsel kılarak önümüzdeki engelleri kaldırmak bu engellerin ne olduğunu tespit etmekle başlar.

Peki bu engeller nedir? Eric Hobsbawm “Tarihsel bellek artık canlı değil” der. Toplumların çağdaş deneyimini önceki kuşakların deneyimine bağlayan toplumsal mekanizmaların yok olmasını, 20. yüzyılın en karakteristik ve en ürkütücü fenomenlerinden biri olarak görür. Bu karakteristik özellik 21. yüzyıl için de devam eden bir gerçekliktir. Tarihsel belleğin canlı olmamasının sebebi yeni neslin geçmişe olan umarsızlığı şeklinde kendini gösterirken Doğu toplumlarında ise geçmişin güncellenmesi sonucu oluşan arabesk kültür olarak karşımıza çıkar.

Uygarlaşma süreci, insanların duygu ve davranışlarının dışsal ve içsel baskılanımı ile düzenlenir. İnsana ve topluma ilişkin yapılar bu doğrultuda mercek altına alındığında birçok itici gücün toplumda kültürel evrime; “dirençle karşılaşılsa bile” bireyin, cinsiyetlerin ve ailenin üzerinde yapısal değişimlere neden olduğu görülür. Uygarlık süreci tüm dünyayı kapsayan eş zamanlı bir gelişim çizgisi takip etmese de Doğu ve Batı uygarlaşma süreci zamansal olarak örtüşmese de tüm değişim modelleri dünya çapında yaşanmıştır. Uygarlığın ve modernitenin sonuçları her ne kadar dünya çapında yaşansa da modernleşme Avrupa ölçekli incelenir.    

Ekonomik karakterli uygarlık süreci, metânın insan yaşamına girmesiyle bireyin davranış ve duygu kalıplarında içsel ve dışsal sınırlamalarla sonuçlanmıştır. Yüzyıllar boyunca kilisenin ve dinin yapamadığını metânın Avrupa’ya girişi yapmıştır. Ortaçağ Avrupa’sının sosyal siyasal tablosunu, ne imparatorluk ne devlet ne de etki alanı geniş ekonomik sistem özellikleri ile tanımlamak mümkün değildir. Görünüşte kilisenin etki alanı geniş bir medeniyettir. Ancak 15. yüzyıl sonrasında metâ girişi ile kıta Avrupa’sında utanma sınırının yükseldiği, duygulanım ve davranışlarda özsel denetim ve dışsal sınırlamalar ile modern insan davranışı gözlenir.

Metânın Avrupa’ya girişi ticaret ve ticaretin özgürce yapılmasına altyapı sağlayan kentleşmeye neden olmuştur. Ağaoğulları’na göre kabileyi yerleşim merkezlerine,  polise dönüştüren sürecin temelinde ticaretin gelişmesi yatar.

Farâbî  “en üstün iyiliğe ve en büyük mükemmelliğe öncelikle ancak şehirde ulaşılabilir, şehirden daha eksik bir toplukta ulaşılamaz” der. Farâbî’ye göre “insan, sahip olduğu tabî yaratılışının gayesi olan mükemmelliğe ancak birbiri ile yardımlaşan birçok insanın bir araya gelmesi ile ulaşabilir. İnsanların büyük sayıda varlığa gelmesinin ve bazısı mükemmel, bazısı eksik, kusurlu olan insani toplumlar kurarak dünyanın oturulabilir kısmında (ma’mura- bayındır) bir araya gelmelerinin nedeni budur”. Farâbî binlerce yıl öncesinden bize, uzmanlaşma ve kentleşmeyi gelişmiş toplumu yaratmada anahtar olarak sunmuştur.

Farâbî gibi İbn-i Haldun da insanların toplu hâlde yaşamalarının zorunlu olduğunu gösteren toplumsal hayatın belli aşamalardan geçeceğini düşünmektedir. Şehir toplumu sanayi ve ticaret demektir. Zorunlu ihtiyaçlardan fazlası üretilmeye başlandığı an insan tabiatında saklı olan diğer ihtiyaçlar ortaya çıkar. Bu da şehir toplumuna geçişi sağlar.

İbn-i Haldun’a göre ticaret, bir toplumda ihtiyaç fazlası ürünün başka toplumlara götürülmesinden başka bir şey değildir. Sanayi faaliyetlerinin ortaya çıkmasının şartı ise toplumda zorunlu ihtiyaçları üretmek için gereken iş gücünden daha fazla iş gücünün açığa çıkması ve bunun tarım dışı etkinliklerde kullanılması imkânının doğmasıdır. Sanat ve bilimsel ilerlemeler bu durumla yakından ilintilidir. Toplumsal hayatın mümkün olması için insanların bir araya gelip üretim yapmak için işbirliğinde bulunmaları yeterli değildir. Toplumsal hayatın gerçekleşmesi için bireyleri bir arada tutacak ve birbirlerine zarar vermelerini önleyecek güce ve bu gücün temelini oluşturan siyasi egemenliğe ihtiyaç vardır. Siyasî egemenlik toplumu oluşturan ekonomik nitelikli eylemler kadar toplumun kurucu unsurudur. Sûretsiz madde olmazsa devletsiz toplum da olmaz. Devlet en büyük pazar yeridir. Devlet çeşitli kurumları ile ekonomik hayatın düzen içinde gerçekleşmesini sağlar. Her türlü ekonomik faaliyetin başlıca hedefi kârdır. Kişi ekonomik faaliyeti sonucunda ortaya çıkan kârı elinde tutmak ve istediği gibi tasarrufta bulunmak ister. Devlet bu kârı ve onun dönüştüğü şeyleri koruduğu sürece ekonomik faaliyet gelişir, çoğalır. Bunun tersi durumlarda devletin ekonomik hayata adil olmayan müdahaleleri, haksız vergilerle bu kâra göz dikmesi, insanların malına, parasına el koyarak mülkiyete tecâvüzü ekonomik hayatı felce uğratır. Bunun sonucunda devlet muhtaç olduğu vergileri kaybeder. Bu durum onu çözülmeye ve yıkıma götürür (Aslan, 2002).

Türkiye ve Doğu imparatorluklarının uygarlık sürecinde bayrağı Avrupa temelinde Batıya kaptırmasının sebebi eğitimsizlik miydi? Doğu imparatorluklarında uygarlık süreci Batı imparatorluklarının geçtiği süreçten geçmedi. Doğu imparatorluklarının merkeziyetçi yapısı, ayrıca Türklerde Lonca sistemi, Çin’de Konfüçyüs geleneğine ve felsefesine sıkı sıkıya bağlı mükemmeliyetçi bürokratik yapısı nedeniyle Avrupa’yı Batı medeniyeti yapan ticaretin gelişmesi için gerekli şartlar ve uygun zemin hiçbir zaman bulunamadı. Bu nedenledir ki Batıda uygarlık süreci Doğu Medeniyetlerinde hiç olmayacak bir düzeyde etkin, engelsiz ve hızlı gerçekleşti. N. Elias’a göre, ülkelerarası karşılıklı bağımlılık zincirinin uzaması ve yoğunlaşması, uluslararası gerilim ve anlaşmazlıkların artmasına bağlı olarak ağır savaşlar ve savaş tehlikeleri ulus merkezli düşünüş biçimlerinin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Avrupa’da merkezî imparatorlukların olmaması, rekâbet ortamının varlığı ve devletler, krallıklar arasındaki gerilimler ulus merkezli devletlerin doğmasına zemin oluşturur.

Uygarlaşma süreci ve modernite, merkeziyetçi devletlerin var olduğu Doğu Toplumları (Çin, İran, Osmanlı, Rus ve Hindistan Moğol İmparatorlukları) ile feodal Avrupa’da farklı biçimlerde cereyan etmiştir. Merkeziyetçi devlet yapısı kent oluşumunun önünde engel oluşturur. Bir imparatorluğun merkeziyetçi oluşu aynı zamanda onun hem kuvvet hem de zayıflık kaynağıdır. Kuvvet kaynağı oluşu şu özelliğinde gizlidir: Merkeziyetçi yapı, güce dayalı karakteri dolayısıyla hem alınan vergi hem de tekelci ticari yapıdan kaynaklanan avantajlar sayesinde periferiden (kırsal üretim çevresi) merkeze olan ekonomik akışı garantiler. Zayıflığa sebep oluşu da politik yapı gereği oluşan bürokrasinin, elde edilen kârın gereğinden fazlasını tüketiyor oluşudur. İmparatorluk, üretim fazlasının, toplumun aşağı sosyo-ekonomik katmanlarından yukarı katmanlara, kırsal çevreden merkeze, çoğunluktan azınlığa akışının artışını mümkün kılan kurumsal kabiliyeti çok hantal bir politik üst yapının israfını yok sayarak icat edilmiş bir işleyiştir (Keyder, 2004; Wallerstein, 2004).

Avrupa geçmişte ekonomik anlamda çok marjinal bir bölgeydi. Avrupa’daki başlıca sosyal örgütlenme feodalizmdi. Feodalizm bir doğal ekonomi değildi. Kendi başına var olabilme özelliği de yoktu. Avrupa feodalizmi bir imparatorluğun çözülmesi esnasında ortaya çıkmıştı. O da Roma imparatorluğuydu. Bloch(1961)’a göre feodalizmin siyasî kurumları devletin muazzam ölçüde zayıflamasıyla karakterize edilirken devlet güçlü olduğu zaman bile geçmişin izlerini taşıyordu.

Avrupa feodalizminden bahsederken tasavvur etmemiz gereken, nüfusu ve üretim oranları yavaş yavaş artan küçük ekonomik merkezler serisi olmalarıdır. Bu yapıda artı değerin “çoğu soyluluk statüsüne sahip ve hukukî mekanizmanın kontrolünü elinde bulunduran” toprak sahibi derebeylerine (prens) aktarılması hukukî sistem tarafından korunuyordu. Şehirler, feodal derebeylerin zamanla artı değeri satın alıp kendi ürünleri ile takas eden zanaatkârları desteklemesi ile büyüdü. Avrupa’nın Batı medeniyeti hâline gelmesinin temelini oluşturan ‘ticaret’i yapan tüccar sınıf iki kaynaktan gelerek ortaya çıktı;                  

1-  Orta ölçekli köylü sınıf,

2- Uzak şehirlerdeki tüccarların çeşitli bölgelerdeki (İtalya şehir devletleri ve Almanya şehir devletleri vb) temsilcileri

Şehirler büyüdükçe, köylülere sığınma ve iş imkânı sunar hâle geldi. Bu durum toprağa dayalı yaşama bağlı ilişkilerde değişikliğe yol açtı. Feodal sistem, yerel ticarete kıyasla bölgeler arası ticareti sınırlı biçimde destekleyebiliyordu. Bunu sebebi bölgeler arası ticaretin metâsının toptan mallar yerine lüks tüketim malları olmasıydı. Ancak modern dünya ekonomisi çerçevesinde üretim yapılmasıyla bölgeler arası ticaret toptan ticarete dönüşebildi. Bu da üretimin yayılması sürecini besledi. Başlıca ekonomik faaliyet, küçük ekonomik bölgelerde ticareti yapılan yiyecek ve el sanatları mamulleri üretiminden ibaretti. Buna rağmen ekonominin kapsamı yavaş yavaş genişliyordu. Bu genişleme sonucu çeşitli ekonomik merkezler büyüyor, yeni alanlar üretime açılıyordu. Yeni şehirler kuruluyor, nüfus artıyordu. Feodalizm en parlak günlerini yaşarken, devlet en zayıf günlerini yaşıyor, derebeyleri başarıyla büyüyordu. Feodal yöneticiler merkezi yapının güçlenmesini asla istemezlerdi. Derebeyleri devlet kontrolü ve vergilendirme noktasında özgür olmakla kalmayıp, köylülere hükmetmede ve vergilendirmede daha rahat davranıyorlardı.

Feodal Avrupa’nın bir dünya ekonomisi kurmasında üç şey çok önemlidir:

1- Dünyanın coğrafî hacminin genişlemesi (keşifler),

2- Farklı bölgeler ve farklı ürünler için değişik emek kontrol yöntemlerinin geliştirilmesi (keşfedilen yenidünyanın köleleştirilmesi),

3- Kapitalist dünya ekonomisinin merkez devletleri olabilecek nispette güçlü devlet yapılarının yaratılması.

Bu süreçte ekonomik davranışların yansıra savaş teknolojisi ve sanatında da önemli değişiklikler yaşanmıştır. Uzun menzilli yayın yerini top ve tüfek, süvari savaşının yerini de piyadenin hücum ettiği eğitim ve disiplin gerektiren muharebe şekli almıştır. Tüm bunlar savaşın maliyetini arttırmış ve geçici oluşumlar değil düzenli bir ordunun gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Savaş tekniklerindeki gelişmeler (kılıcın yerini ateşlemeli uzun menzilli silahların alması) avlanmak ve kılıç kullanmak gibi bir erkeğin sahip olması gereken yetenekler arasından çıkartılmasına neden olmuştur. Bu yeteneklerin yaşamın bir parçası olmaktan çıkması, hayatın birçok alanında kültürel evrime neden olmuştur.  Saldırganlık duygularının, savaşarak veya düello ile yenişmelerin yerini spor müsabakaları almıştır. Etin veya pişirilmiş bütün hâldeki hayvanın sofrada erkek tarafından kılıç vb büyük bıçaklarla parçalanması geleneğinin 17. yüzyılda son bulması ve çatalın kaşığın kullanılmaya başlaması savaş tekniklerindeki gelişme ile bağlantılıdır.

Uygarlık süreci bireysel yapıdaki dönüşüm üzerine kuruludur. Batıda başlayıp 19. yüzyıl Sanayi Devriminden sonra hız kazanarak 20. yüzyılda da tepe noktasına ulaşan uygarlık süreci ve 21. yüzyılda da iletişim teknolojilerindeki ilerleme ile girilen dijital çağ sonuçta, tüm dünya çapında bireysel yapıların dönüşümüne neden olmuştur. Yaşanan kültürel devrim ile aile kurumunda yaşanan kriz, ailenin evrimini hızlandırmıştır. Resmî evliliklerde düşüş, çocuk sahibi olma isteğindeki azalma, tek başına yaşayan insanların sayısındaki hızlı artış, kadını daha özgürleştiren bu sürecin boşanma oranlarını arttırması, tek kadın ve çocuklardan oluşan ailelerde artış, eşcinsel uyarlamanın kabulüne yönelik davranış değişikliği, pop kültürde yaşanan yenilik, kadın ve erkek arasındaki farklılığı oluşturan aralık yeni nesillerin kristalizasyonu ile kapanmaya başladı. Toplumun gençleşmesi için verilen tavizler kozmetik ve hijyen endüstrileri tarafından verildi. Hobsbawm’ın da dediği gibi her yeni yetişkinler kuşağı gençlik kültürünün parçası olarak toplumsallaştı. Teknolojinin hızla ilerlemesi ile büyük teknoloji üreten firmalar yazılımlarını gençlere tasarlatmaya başladı. Yeni pop kültürünün enternasyonalizmi kültürel şovenizmin önüne geçerek bilgisayar ve kitle iletişim teknolojilerinin katkısı ile Uzakdoğu pop kültür ürünleri (k-pop, j-pop gibi) pop kültürü seyrine dâhil olarak Batının kültürel hegemonyasının etkisini ve hareket tarzını değiştirdi.

Ancak başta da değindiğimiz gibi toplumsal bellek artık canlı değil. Yeni nesil ya geçmişten kopuk ya da geçmişin güncellemesi ile gelenekçi sığınaklara çekilmiş durumdadır. Eğer uygar insanı dünü bilen, çağını yaşayan ve yarını kurgulayan insan olarak tanımlarsak gelecek tasarımlarımızın önündeki en büyük engel kendini tekrar etmektir. Bu engelleri ortadan kaldırmak da aydınlarla mümkün olacaktır.

Pembe OKUYUCU

© 2020. Bu makalenin/yazının içeriğinin telif hakları yazarına ait olup, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereği kaynak gösterilerek yapılacak kısa alıntılar ve yararlanma dışında, hiçbir şekilde önceden izin alınmaksızın kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayımlanamaz ve dağıtılamaz.

Kaynaklar

  1. Ağaoğulları, M.A. 2000. Kent Devletinden İmparatorluğa. İmge Yayınevi, Ankara.
  2. Aslan, A. 2002. İbni Haldun’un İlim ve Fikir Dünyası, Vadi Yayınları, Ankara.
  3. Bloch, M., 1961. Illinois, Üniversitiy of Chicago Press., Chicago.
  4. El- Farabi, E.N.1997. İdeal Devlet, Vadi Yayınları, Ankara.
  5. Hobsbawm, E., 2003, İmparatorluk Çağı, Dost Kitapevi, Ankara.
  6. Hobsbawm, E.,2003, Kısa 20. Yüzyıl, Sarmal Yayınları, İstanbul.
  7. Keyder, Ç., 2004, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim Yayınları, İstanbul.
  8. Kıray, M.B., Toplumsal Yapı Toplumsal Değişme, Bağlam Yayınevi, İstanbul.
  9. Wallersteın, İ.2004, Modern Dünya Sistemi, Cilt I ve II, Yarın Yayınları, İstanbul.
  10. Wolf, E.,R., 2000, Köylüler,  İmge Kitapevi, Ankara.
  11. Elias N., Uygarlık Süreci I, İletişim Yayınları, İstanbul.
  12. Elias N., Uygarlık Süreci II, İletişim Yayınları, İstanbul.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...