Vakit Sarı Tunç Kara Demir

Işığın olduğu gibi, renklerin de aslı güneştir. Güneşin zâtî, aslî renkleri üçtür: kırmızı, sarı, mavi. Gökkuşağı zâhirde yedi renk göründüğünden yedi renkten söz edilirse de bu yedi renk zâtî olmayıp çeşitli türlerin bir karışımıdır. Siyah ve beyaz ise renkten sayılmazlar; çünkü beyaz bu yedi rengin birbirine bir karışımı, siyah da bütün bu renklerin bulunmayışıdır. Aynı şekilde Allah’ın sıfatları ikiye ayrılır; biri Cennet’te, diğeri Cehennem’de tecelli eder. Yeryüzüne Cemâl’den yeşil ve sarı, Celâl’den ise kızıl ve al renkler yayılır. Renkler, tasavvufta beşeri ilişkiler olarak değerlendirilir. Renk ve renksizlik deyimleri çok kullanılır. Mesela mavi nefs-i emmâre, sarı nefs-i levvâme, yeşil nefs-i râziye, kırmızı nefs-i mülhime, siyah nefs-i mutmainne, beyaz nefs-i marziye ve renksizlik nefs-i kâmileyi simgelemektedir. Zikirle meşgul olan sâlikin kalbinde sırasıyla kızıl, sarı, beyaz, yeşil ve mavi renkte nurlar zuhur eder.

Ey Fuzûlî bulmadım reng-i riyâdan bir safâ
N’ola ger meylim bu reng ile mey-i gül-fâmedir
Çehre-i zerdin Fuzûlînin tutuptur eşk-i âl
Gör ana ne rengler geçmiş sipihr-i nîl-gûn

Renk öğretisinde Goethe, sarıyı ışığın rengi olarak tanımlar. Sarı, Hindular için hayatın, Budistler için dünyanın, Türkler için de hüznün rengidir. Doğa kıştan sonra ilkin sarı renkte uyanır. Baharın ilk habercileri olarak kırlangıç otu, öksürük otu ve karahindiba kıştan sonra çevremize ışıklar saçar. Artık geçit töreni başlamıştır ve kırlar sarı renge bürünecek ve kış bitecektir. Sonbahar da bile, sarı yapraklar döken ormanlarda ve üzüm bağlarında parlak bir renktir sarı. Neşe ve iyimserlik anlamına gelir. Sonbahar resimleri çekerken hem eğlenir hem dilek tutarız.

Mevsimin yorgun rüzgârları eserken hüzün akar bir yandan kalbimizden.

Sonbahar gelmiş ve soğuk tepelere inmiştir. Bu mevsimde ışık bir farklı vurur yüzümüze. Yaz aylarında olduğu kadar parlak değildir. Günler kısalmaktadır ayrıca. Geceleri sıcaklık arada bir donma noktasına düşer. Evin önündeki bahçemde sabahın erken saatlerinde telkari buz kristalleri keşfederim. En yüksek karaçamlar zaten sararmıştır ve her soğuk geceden sonra altın bir şerit vadiden aşağıya doğru süzülür. Söğüt otu solmuş, beyaz, tüylü tohumları yayladaki son günlerini geçiren koyunların yünlerine yapışmıştır. Çimler de kahverengiye, üvez yaprakları kırmızıya dönmeye başlamıştır. Ardıç ağacı olgun meyvelerle doludur, yaban mersini bir hayli zamandır toplanmaktadır. Yunus misali odunları böler ve en düzgünlerini ocağımıza getiririz. Gökyüzünün mavisi yumuşak, dağların ıslıkları sessiz kalır düşen yağmurlara. Sanki bir el göklere sesleri kesen, renkleri süzen bir yol döşiyor gibidir. Sis vadide yayılır. Ve sonbahar, dağların en güzel zamanıdır…

Sarı, aslında renkler arasında en çelişkili olanıdır. Aziz Nesin‘in öykülerine yansıdığı şekilde erkeklerin aklını başından alabilir. Ya da Peygamberimizin hoşlanmadığı bir renk olabilir. Albenisi durumdan duruma değişir yani. Sarı ile simgesel deneyimler çoğunlukla olumsuzdur, ancak güneş ve sıcaklık gibi şahsi tecrübelerimiz olumludur. Sarı, parlak durur ve neşeli görünür; iyimserlik dökülür dudaklarımızdan. Ay çıkar bulutların arkasından; kuşlar yeni geri dönmüştür gurbetten. Yiten umutları toplarız teker teker dökülen yapraklar arasından. Baş ucumuzdaki topraktan elbet birgün sarı gül bitecektir cancağızım. Bu, güneşin yeniden doğuşunu müjdeleyen ilahi bir işaret olacaktır umarım.

15. yüzyılda Amerika’yı keşfettikten sonra, Columbus yerli halkın, özellikle de Meksika’yı yöneten İnka ve Azteklerin efsanevi hazinelerini duydu. Kıtaya ayak basan ilk İspanyollar, Aztek halkından saf altından yapılmış hediyeler aldılar. Çünkü sarı altının onların gözünde yalnızca uhrevi bir anlamı vardı ve Güneş Tanrısı’nın yeryüzündeki alâmet-i farikasıydı. Mabetler dâhi altın tezhinatlar ile süsleniyordu. Bu durum, İspanyollar arasında açgözlülüğü ateşledi. 1600’de, İspanyol komutan Hernandez Cortes Veracruz’unda karaya çıktı, burada Aztek kralı Montezuma tarafından altın sırmalarla karşılandı. Nihayet yüzyıllardır bekledikleri ‘mehdi’ gelmişti çünkü. Din adamları öyle buyurmuştu! Sarı saçlı mavi gözlü Mesih göğü delerek çıkıp gelecekti bir gün. Ve işte o kutlu gün gelmiş ve Mehdi yeryüzüne inmişti nihayet! Ancak maceranın sonunda din davası yüzünden İnka ve Aztek medeniyeti tarihten silinip gitti. Açgözlü İspanyollar altından inşa edilen tapınakları yıkıp, tonlarca altını gemilerle Avrupa’ya taşıdılar..

Fransız Devrimi’nden sonra sarı renk Avrupa’da yalan ve ihanetle özdeşleşti, politikacılar bu renkten itinayla uzak durdular. Bu noktada, diğer temel renklerin çoktan kullanımda olduğunu söylemek gerekir: Mavi muhafazakâr; kırmızı sosyalist; yeşil çevreci partilere tahsis edilmişti. Ama benim rengim sarı, Anadolu bozkırının rengi gibi. Her daim enerjisini koruyan, yılmadan doğan bir güneş gibi olduğu için belki de. Kıraç toprakları avuçlamak, boz kayaları izlemek, kaysıları dalında tatmak, bozlakların tınısını işitmek ister duyularım.

Velhasıl tarihsel ve toplumsal olarak da sarı oldukça olumsuz çağrışım yapar. Orta Çağ’da dışlanmış kimseler ile hainlerin rengi olur. Yahudiler kıyafetlerine sarı “göz kapakları” takmak zorunda kalırlar. Sarı, zehir ve öfke saçan bir renge dönüşür. Kıskançlık, hırs ve aldatma benzeri bencil nitelikleri temsil eder. Çağdaş yaşamda sarı, uzun mesafe etkisi nedeniyle, uyarı anlamına gelecektir. Örneğin trafik ve futbol işaretleri için hep sarı söz konusudur.

Asya kıtasında yükselen renk sarıdır. Tibet ve Türkistan semaları üzerine bir acı çökmüştür. İnsanlığı tehdit eden bu tehlike ‘sarı’ olarak kayıtlara geçmiştir. Bu kısmen Çinlilerin ten renginden ötürüdür. Fransa ve İngiltere’de ise sarı, kıskançlık anlamına geliyor. Bu ülkelerde insanlar sarı renkten rahatsız olurlar ve tımarhanelere “sarı ev” derler. Kısmetsizlik olarak da kabul edilir. Bu yüzden bu ülkelerdeki tiyatro ve sinema salonlarının perdeleri asla sarı kumaştan yapılmaz, duvarları kesinlikle sarı renk boyanmaz. Buna karşın bazı kültürler sarı rengin koruyucu ya da korkutucu bir etkiye sahip olduğunu söyler. Örneğin Mısır ve Rusya’da sarı düğün rengidir. İskoçya’da korkaklığı, Japonya’da cesareti temsil eder. Sarı, pozitif enerji yayan ve çok dikkat çeken güçlü bir etkiye sahip bir renktir. Bu nedenle sarı, neşeli ve huzurlu bir ruh hali tasvir edilirken kullanılır. Ayrıca sarı en yaygın çiçek rengidir. Bu yüzden parfümler genellikle sarı renk kutularda satışa sunulur ve sarı çiçek desenleriyle süslenir.

Sarı muhakkak önemli bir renk ama hayatın renk oyununda diğer renklere daha fazla önem veririz. Sarı yalnızca bir renk değil, ayrıca bir işarettir. Avrupa’da magazin dergileri her şeyi bildikleri ve dedikodu yaydıkları için “yellow press” olarak nitelenir. Burada ‘Sarı Sendika’ kavramını izah etmeye gerek yok sanırım. Üstelik çevremiz de çok parıltılı bir vaziyettedir.

Posta kutuları ve taksiler günlük hayatımıza sarımtrak renk katarlar. Ancak şair ve yazarların bu renge çok az yer vermiş olması şaşırtıcıdır. Beatles‘ın ”Sarı Denizaltı” şarkısı ile Charlotte Perkin Gilman‘ın “Sarı Duvar Kağıdı’ öyküsü aklıma geliyor en fazla. Bir de Anadolu’da yaygın ‘Sarı Kız’ efsaneleri…

Renklerdeki nesnel ve öznel unsurların karşılıklı etkileşimi, dünyaya dair yaptığımız -teorik- tablolara esrarengiz bir şekilde yansımış gözüküyor. En başından, iç ve dış alem arasındaki gerilim, renklerin gerçekte ne olduğu sorusunu sormamıza yol açtı. Bu soruya verilecek her cevap; doğa nasıl yaratılmıştır ve insan olarak dünyanın -ister algı ister zihin yoluyla olsun- hangi rengine aldanıyoruz konusunda illa bir fikrimiz olmasını gerektirir.

Cahildim dünyanın rengine kandım
Hayale aldandım boşuna yandım

Böylece rengin özü sorusu doğrudan epistemolojik bir başka soruna yol açar. Dünya hakkındaki bilgilerimizde nesnel ve öznel olanın ayrışması sonucu renkler artık felsefenin de konusu haline gelir. Görüntülerde ortaya çıkan öznel ve nesnel anı tanımlamak için filozoflar, duygu değerlerimizi doğuran fiziki nitelikleri bulmaya çalışırlar. Örneğin Demokrit, renkleri -nesnelerin yapısından kaynaklanan- dokunma duyusuna bağladı. Platon‘da renkler fiziki bir nesne ile gözlemlenen bir özne arasındaki karşılıklı etkileşimdir, yani nesneler rengi doğururlar, fakat kendileri renk taşıyıcıları değildir. Öte yandan Aristoteles eşyaları gerçekten renkli olarak görürken, Epikür‘e göre renkler sadece duyularımızın birer yansımasıdır. Özetle, algılanan gerçeklik her düşünürde bir başkadır.

Sen ağladın canım ben ise yandım
Dünyayı gönlümce olacak sandım
Boş yere aldandım, boş yere kandım
İrengi gözümde solan dünyada

Devam edecek…

Alaattin DİKER

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...