2025 yılı edebi anlamda sizin için nasıl geçti?
2025 yılı edebî anlamda benim için hem üretkenlik hem de görünürlük açısından verimli bir yıl oldu. Dergilerde, dijital mecralarda ve söyleşilerde yer almak, metinlerime dışarıdan bakabilme imkânı sunarken metinlerimin dolaşıma girmesi, tartışılması ve geri dönüş alması yazıyla kurduğum ilişkiyi besledi. 2025’i edebiyatla daha temas hâlinde, daha canlı ve öğretici bir yıl olarak hatırlayacağım.
Bu yıl okuduğunuz ve sizde iz bırakan üç kitap adı söyler misiniz?
Daniil Harms’tan Bugün Hiçbir Şey Yazmadım, Boris Vian’dan Kurt Adam, Bilge Karasu’dan Göçmüş Kediler Bahçesi.
Bu üç kitapta beni en çok etkileyen şey, hikâyeden çok atmosferin ve boşlukların konuşması oldu. Bir de anormal ve sıradışının cazibesi…
Türk edebiyatında bugün karşılaştığımız en büyük sorun yazmak mı, yayımlanmak mı, okunmak mı?
Türk edebiyatında bugün yazmak gibi bir sorunun olduğunu düşünmüyorum. Yazmak hiç olmadığı kadar mümkün; metin üretimi bol, mecralar çeşitli. Asıl mesele, yazılanın nitelikli biçimde yayımlanması ve oradan da okurla gerçek bir ilişki kurulabilmesi. Yayımlanmak, görünürlükle karıştırıldığında sorunlu bir eşiğe dönüşüyor. Çünkü her yayımlanan metin gerçekten dolaşıma girmiyor; her dolaşıma giren metin de okunmuyor. Bugünün temel sorunu, bu üç aşama arasında sağlıklı ve adil bir dolaşımın kurulamaması.
Günümüzde bir metnin yayınevince kabul edilmesi daha çok edebi değerle mi, yoksa piyasa sezgisiyle mi belirleniyor?
Türkiye’de bir metnin yayınevince kabul edilmesinde edebi değerin tek başına belirleyici olduğunu söylemek zor. Çoğu durumda ilk temas noktası hâlâ piyasa sezgisi: metnin hangi rafta duracağı, kime hitap edeceği, nasıl dolaşıma gireceği. Bu, edebiyatın bütünüyle dışlandığı anlamına gelmiyor elbette; ama artık çoğu yayınevinde edebi nitelik kapıyı açan anahtar olmaktan çıkmış durumda. Öte yandan editöryal omurgası güçlü, görece küçük yayınevlerinde edebi kaygının daha önde tutulduğunu görmek mümkün. Ancak bu kez de başka sorunlar ortaya çıkıyor: görünürlük ve süreklilik.
Güncel anlamda okuruyla yazar arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?
Bugün okurla yazar arasındaki ilişki, eskisine kıyasla daha yakın ama daha kırılgan. Dijital mecralar okuru yazara yaklaştırırken, metnin kurduğu mesafeyi daraltabiliyor. Okur artık yalnızca okuyan değil; tepki veren, yorumlayan, yönlendiren bir özne hâline geldi. Yazar ise yazmak kadar görünür olmayı da yönetmek zorunda kalıyor, bu da biz yazarlar üstünde baskı yaratıyor. Buna rağmen hâlâ asıl ilişkinin metin üzerinden, zamanla kurulduğuna inanıyorum.
Bugün bir yazarın görünür olabilmesi için iyi yazması mı, doğru çevrede olması mı daha önemli?
Bugün bir yazarın görünür olabilmesi için iyi yazması hâlâ vazgeçilmez; ama tek başına yeterli değil. Doğru çevrede olmak, doğru zamanda doğru mecrada görünmek, hatta bazen yalnızca dolaşıma girebilmek belirleyici hâle geldi. Bu, edebiyatın acı bir gerçeği. Ancak burada önemli bir ayrım var: görünür olmak ile kalıcı olmak aynı şey değil. Doğru çevre, bir metni öne çıkarabilir; ama onu ayakta tutamaz. Metnin ömrünü belirleyen şey, yine dilin gücü, cümlenin direnci ve okurla kurduğu derin bağ oluyor.
Okunma, anlaşılma ya da takdir edilme ihtiyacı yazma motivasyonunuzun neresinde duruyor? Ve sizin için yazmak bir özgürlük müdür, yoksa bir bağımlılık mı?
Okunmak, yanlış anlaşılmamak, emeğin karşılık bulması elbette insanî. Yine de bu beklentiler yazının yönünü belirlemeye başladığında, metnin sesi zayıflıyor. Takdir gelirse sevindirici, gelmezse de yazı yoluna devam ediyor. Çünkü yazma ihtiyacı, çoğu zaman okunma ihtiyacından daha inatçı.
Yazmak ile sağlıklı bir ilişki kurmak güç, aramızda gerilimli bir zorunluluğa dayanan toksik bir ilişki var. Yazarken müthiş bir şekilde özgürleştiğimi hissediyorum ama aynı zamanda yazmadığımda huzursuzlanan, eksilen bir tarafım da var. Bu yüzden yazmak benim için bir alışkanlıktan çok geri dönülen bir yer gibi. Bırakmaya çalışsanız da sizi çağırıyor.
2026’ya girerken edebiyattan beklentiniz nedir?
Hırsın, gösterişin, kolay etki arayışının bir yana bırakıldığı; okurla yazar arasındaki ilişkinin sayılarla değil sadakatle kurulduğu; ödüllerin, listelerin ve etiketlerin metnin önüne geçmediği bir yıl umut ediyorum. Söyleşiyi gülerek kapatmak istedim 🙂
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Ebuzer KALENDER
- 26 Nisan 1983, Afşin (Kahramanmaraş) doğumlu.
- Tıp doktoru.
- Gaziantep’te yaşıyor.
- Evli ve üç çocuk babası.
- İlk romanı “KUKİNLER” 2018 yılı Aralık ayında yayımlandı. Paradigma Polisiye Yayınlarının 2018 yılının sonlarında düzenlediği ulusal öykü yarışmasında “Kabil’de Habil Kafe” isimli eseri ikincilik ödülü kazandı. Bu öykü “Bugün Kendini Nasıl Hissediyorsun?” adlı öykü kitabında kendine yer buldu. 2020 yılı içerisinde, kardeşi Mustafa Kalender ile beraber kaleme aldığı “CERAİM-46” isimli polisiye romanı yayımlandı. 2024 yılında Düş Berberi adlı ilk öykü kitabı yayımlandı.
- Öykü ve denemeleri; Afşin Yarpuz Edebiyat Dergisi, Dibace, Edebiyat Burada, Fanzin Apartmanı, İshak Edebiyat, Kafkaokur, Kayıp Rıhtım, Kil-tablet Öykü, Kurgusal.net, Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi, Litera Edebiyat, Mahal Edebiyat, Oggito Öykü, Öykü Gazetesi, Parşömen Fanzin, Yazarevi Öykü Seçkisi ve Yazı-yorum Edebiyat gibi mecralarda kendine yer buldu.
- Bazı seçkilerde (İshak Edebiyat, Yazarevi, Kayıp Rıhtım) öyküleriyle yer aldı.
- Tür olarak kara mizahi, büyülü gerçekçi, psikolojik ve distopik eserleri daha çok sevmekte; modern ve postmodern yapıtları kendine daha yakın bulmaktadır.

Son Yorumlar