2025 yılı edebi anlamda sizin için nasıl geçti?
Şöyle ki benim kırklı yaşlarım daha hayretle ve daha çocukça geçiyor. Yaşım ortaya çıksın hemen. Kırk beş yıl yaşadım. Her geçen gün kendimi daha iyi hissediyorum hayata karşı. Yorulmaktan, savaşmaktan ziyade yaşamak, yaşamanın hakkını vermek oldu benim için. Kalktım, yattım, gezdim, yedim, içtim. Kendimi saldırıya uğramış gibi hissettiğim yaşlar geçti. Altı yüz çeşit duyguyu yaşayabiliyorum bir günde.
Amasya, Konya ve Bursa’dan sonra İstanbul Üsküdar’da yaşamış nasipli bir insanım. Mekânlar, insanlar, olaylar, kokular, renkler önemlidir duygusal zekâya yaslanan bir edebiyatçı için. Yirmi iki yıl İstanbul’da yaşadıktan sonra özgür irademle, hiçbir baskı altında kalmadan Anadolu’ya tayin isteyip Tokat Reşadiye’ye yerleştim.
2025 yılı bu tenha şehirde en çok okuyarak geçti. Kâinatı, insanı, doğayı, çocukları, yaşlıları. Kitap zaten başka. Şimdi İstanbul’da deprem olmuştu bir gün de evden ayrıldık. Onu hatırladım. Çantamda kitap olmadığını fark ettim. Hayır, yanıma kitap almamışım dedim. Eve kitap için döndüm. Sanki ekmeksiz yaşayabilirim, kitapsız yaşayamam. (Diyette olmadığım zamanlar da oluyor:)))
Üç kitabım daha oldu 2025’te. Sevdikçe çoğaldık. Üçüncü şiir kitabım Beş Vakit Leyla’m, ikinci deneme Beş Mevsim Edebiyat ve duygusal anlamda en bağlandığım çalışmam, hatırat kitabı, Ballar Balını Buldum & Dr. Ayşe Hümeyra Ökten. Çok bereketliydi ve çokça şükürdü.
Bu yıl okuduğunuz ve sizde iz bırakan üç kitap adı söyler misiniz?
Tür olarak önceliğim şiirdir. Hâlâ şiir kitabı alıp okuyanlardanım. Sonra deneme okumayı severim. Nehir söyleşi, hatırat. Hikâye ve roman en son geliyor.
Dağı Delen Irmak & Kemal Karpat ve Yaşayan Klasiğimiz Mustafa Kutlu & Safiye Önal Nehir söyleşide okuduğum iyi eserlerdi.
Şiirde seçmek zor. Aralıksız okuduğum şiir çünkü. Yine de iki şiir kitabı söylemem gerekirse Dünyanın Bütün Irmakları& Kadir Ünal ve Hafız Hafız & Âdem Turan.
Denemede Eşikte Beklemek ve Efsunlu Güzellikler & Yağız Gönüler
Romanda, Mahperize Şafak Hanım’ın çeviriyle Çağdaş Fars edebiyatı yazarlarından Mustafa Mestur’dan Aşk ve Başka Şeyler.
Hikâyede ise beni çarpan Bahtiyar Aslan hikâyeleri oldu. Kentin Haberi Yok.
Yurt içi ve yurt dışı seyahatlerim 2025’te çok olunca gezi yazısı da okudum çokça. Gezi yazısı eseri olarak en çok etkilendiğim Mehmet Demirci’nin Seyyid Ahmed er Rıfai ve Bağdat Velileri oldu.
Elimin altında ise bu sene İsmet Özel’in Şiir Okuma Kılavuzu ve Paul Valery’nin Şiir Sanatı kitapları oldu. (Uzatmamış olsam daha da yazardım:)) Şiir, şiir, şiir…)
Türk edebiyatında bugün karşılaştığımız en büyük sorun yazmak mı, yayımlanmak mı, okunmak mı?
Okumak. Bu soruda çokbilmişlik yapmak istemiyorum. Ya da yapsam mı bilemedim şimdi. Okumadan nasıl yazılıyor anlayamıyorum. Hadi yazdınız. Nasıl yayımlanıyor? Hadi yayımlandı diyelim. Kim okuyor? Kim, kimi ne kadar okuyor?
Okumadan yazmak cahil cesareti bence. Cehaleti atıp cesareti alıyoruz ne yazık ki… Bir had bilmezlik var. Bu cümlelerim yeni yazmaya başlayanların öz güveni için olumsuz cümleler olmuş olabilir. Ancak ben vaktim varsa yazmaktan yana değil okumaktan yana kullanıyorum zamanımı. Okumak gereklilik değil, şart. Hem yazmak zorunda değiliz ama okumak zorundayız.
Peki. “Okumaktan mana ne?” Nice okumalı insan…
Günümüzde bir metnin yayınevince kabul edilmesi daha çok edebi değerle mi, yoksa piyasa sezgisiyle mi belirleniyor?
Soruyu okuyunca önce güzelce güldüm. Güzel soru ve ben son zamanlarda bu ekonomik koşullar altında yazarlar olarak yayınevlerini değil de kendimizi çok sorguluyorum. Parayı veren kitabı bastırır bu devirde. Bastırmasın mı? Elbette bastırsın kitabını. Herkesin hayallerini gerçekleştirmek hakkı var ancak bu durumun verdiği zararın farkında mıyız bilmiyorum. Çok çeşidin olduğu bir sofrada aç kalmak, iki çeşit mütevazı sofrada daha güzel doymak gibi bir şey. Çok para vererek kitap bastıranlar yüzünden kıymetten düşüyoruz gibi. Yayınevleri bastığı kitap için reklam, tanıtım vs. yapmadan doğrudan yazardan para kazanmak gibi kolaycılığa kaçıyor. Yayınevleri para kazanmak zorunda ise onlara da diyecek bir şey yok. Bütün yayınevleri aynı mı diyeceksiniz? Hayır, tabi ki aynı değil.
Genelleme yapmasam da yayınevi fark eder desem daha güzel olurmuş baştan. Para verseniz de edebi değeri olmayan kitabı basmayacak yayınevi de çok. Piyasaya hitap edeni de var. Onu da şöyle düşünüyorum. Geleneksel besleniyorum. İşlenmiş zararlı gıda tüketmiyorum. Ben tüketmiyorum diye onların alıcısı yok mu? Var tabi ki. Kitabın da alıcısı kitaba göre olacak değil mi?
Güncel anlamda okuruyla yazar arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?
Önce yine beni gülümseten bir anımı anlatayım. Beş Vakit Leyla şiir kitabım yeni çıkacak. Sosyal medyada paylaştım ama henüz matbaada kitap. Bir mesaj geldi. “Siz de şöhret olmak için gidip haç koymuşsunuz şiir kitabınızın kapağına. Adını da Beş Vakit Leyla koymuşsunuz ki çok satılsın diye.”
Mesaja cevap verdim. “Okuyucu yorumu diyorsunuz ama bu okumayıcı yorumu olmuş. Kitap henüz çıkmadı ki okuyun.” dedim. Kapağın İmam Gazali Hz. türbesinin duvar penceresi olduğunu, kitabın ismini de yine İmam Gazali’den ilhamla koyduğumu yazdım. Seyahatlerimden ve hislerimden ibarettir bu şiirler, inşallah okursunuz, dedim. Baktım, mesajlarımın tamamı okunmadan ilk mesajım okununca engellenmişim. Olur, böyle şeyler değil mi? Olur, olur. Önemli mi? Bence önemli değil.
Okunmuşsa eğer olumlu veya olumsuz kitaplarımla ilgili bana geri dönüşler yapılması beni o kadar mutlu ediyor ki anlatamam. Hele gençler okursa daha kıymetleniyor kitaplarım. Çok okuyucum olsun diye bir derdim yok zaten. Derdim bir kişi bile okuyacak olsa o bir kişiye mahcup olmamak. Yazık oldu vaktime dedirtmeyelim de kimseye. Eyvallah deyip geçmek… Yazılar da fani. Onlar da geçiyor dünyadan, güzel gönüllere konuk olsunlar inşallah.
Bugün bir yazarın görünür olabilmesi için iyi yazması mı, doğru çevrede olması mı daha önemli?
Kuyumcuda bakır satılmaz değil mi? Nalburdan da altın almazsınız. Her ikisi de önemli. İyi de yazsın, doğru çevrede de bulunsun yazar. Ama görünür olması gerekir mi? İyi yazarlar hayattayken ne kadar görünürdü acaba? Özellikle şairler, çok göz önünde olmamalı bence. Kutsiyetini ve sözlerinin büyüsünü kaybediyor şair görünür oldukça.
Edebiyat mahfili ve muhiti var. Neyi nereden almanız gerektiğini iyi bilmeniz gerekli. Örneğin pazardan kabak aldım, çok güzel çıktı. Hep aynı yerden alıyorum artık kabağımı. Hikâyesini de beraber aldım ki sizin için onu da yazıvereyim. Üç beş kişi okur, ağzı tatlanır belki. :))
Okunma, anlaşılma ya da takdir edilme ihtiyacı yazma motivasyonunuzun neresinde duruyor? Ve sizin için yazmak bir özgürlük müdür, yoksa bir bağımlılık mı?
Yazı yazmaya başladığım ilk yıllarda (çeyrek asır önce) acaba yazımı kaç kişi okumuştur, yorum yapan olmuş mudur diye yazı yazdığım mecralarda araştırdığım, merak edip baktığım, sorduğum oluyordu. O yıllarda takdir de önemliydi benim için. Takdirin o yıllarda motivasyonumu artırdığını söyleyebilirim. Şimdi ise yazımı, şiirimi yazıyor ve uygun yerlere gönderiyorum, yenisini yazmaya devam ediyorum. Şimdiden sonra kendimce olmamış dediğime ödül verseler, olmamıştır benim için. Bence olmuşsa da olmuştur. Bunu kendini beğenmiş bir şair sözü kabul edin isterseniz. Kendime değil, bunca okumama güveniyorum. Hislerime ve samimiyetime. Benim de tek hünerimdir samimiyet.
Özgürüm.
2026’ya girerken edebiyattan beklentiniz nedir?
Beklentilerden uzak olmayı bekliyorum. Edebiyat, gerçek anlamda da bibliyoterapi olarak benim sığınağımdı.
O çocuk benim, edebiyatı ateşe atamam. Farklı anlatılar vardır. Benim hatırladığım bir anlatı var. Onu anlatmak istiyorum. Bir çocuğun annesini bulmak için kadınları toplar ve “Bu çocuk senin mi?” diye sorarlar kadınlara. Bütün kadınlar çocuğun zarar görmesinden korkmadığı için benim, derler. Çocuğun annesi ise yavrusuna zarar gelmesin diye yok, benim değil bu çocuk der. Bu kadın işte çocuğun annesidir diye anlarlar. Çünkü anne yüreğidir. Benimki anne yüreği. Edebiyat, yurdum, yuvam.
Isfahan’a, Bağdat’a, Attar’a gidip keyfimce öğrenip, hissedip, gezip, şiir okuyup dönüyorum. Bu ne güzel baht açıklığıdır.
Edebiyatı seviyorum. Sır değil. Aşikâr. Neyini seviyorum edebiyatın? Edebiyatın, edebiyat oluşunu seviyorum. Var olsun. Ömrümüze bereket olsun. Hoş gelsin safa getirsin yeni yıl.
Teşekkür ederim.
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Yasemin KULOĞLU
- 1980 Amasya doğumlu.
- İlkokul yılları, babasının köy öğretmeni olması dolayısıyla köylerde geçti.
- Ortaokul ve liseyi Amasya Suluova Anadolu İmam Hatip Lisesinde okudu. 2002’de Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu.
- Hemen ardından 2003’de Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde tezsiz yüksek lisans eğitimini tamamladı ve aynı yıl Bartın’da edebiyat öğretmeni olarak göreve başladı.
- Halen MEB’de edebiyat öğretmeni olarak görevine devam etmektedir.
- Yazar, mesleğini çok seviyor.
- Kitap okumayı, tabiatı temaşayı ve yazmayı bırakamıyor.
- Çeşitli dergilerde, kültür-sanat edebiyat sitelerinde şiir, hikâye, deneme ve biyografiler yazıyor.
- Nasip, sabır, şükür ve hayret makamında gücü yettiğince yazmaya devam edecek.
Yayımlanmış Eserleri
- Sonu Olmayan Yaz(g)ılar (Hikâye)
- Tek Kanatlı Senfoni (Şiir)
- Sözün Eri & Ayla Ağabegüm (Nehir Söyleşi)
- Fiyakalı Hayat (Deneme)
- Bambaşka& Şehriyar’a Adanmış Şiirler ( Şiir)
- Beş Mevsim Edebiyat (deneme)
- Beş Vakit Leyla (Şiir)
- Ballar Balını Buldum &Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in Anıları (Anı)

Son Yorumlar