“atları rüzgâr kanat
atları rüzgâr
atları
at…”
Bir Afşar’ın en yakın dostu atıdır. Çünkü onlar; Osmanlı yaylaklarını, kışlaklarını Çerkezlere tahsis etmeden önce Binboğa Dağları’nda, Uzun Yayla’da nazenin her koyağın lalesini, sümbülünü derer; her pınar başında biraz eyleşip yeniden ve daha büyük bir aşkla, yeni yurtlar edinmek, hayal tadında olası uçarı mutluluklar bulmak için altlarında “çekiç başlı, kalem kulaklı, kalkan döşlü” atlarıyla bir masalda kaybolmak ister gibi, uzak yasak iklimlere kanatlanırlardı. Bir dağın ardında bir dağ daha vardı çünkü…
Heyula atların üzerinde yalın kılıç, hançer bıyıklı yiğitler gelirdi Dirgenoğlu konağına. Misafirleri görünce yüzünde taze ilkyazlar açardı babamın. Biz çocuklar için ata binmek sıradan bir durum olsa da yadırgı bir at her zaman ucu belirsiz bir macera demekti. Hele de babam:
“Evlatlar, misafirlerin atlarını yonca tarlasına götürüp örkleyin…” deyince gemleyemediğimiz bir sevinçle atlara biner, her birimiz birer “mor kahküllü şehzade” ye dönüşür, henüz avludan çıkar çıkmaz amansız bir yarışa tutuşurduk kardeşlerle.
Babamın son yıllarında atlı misafirler azalsa da yine de köyümüze yolu düşen garip yiğit bir Afşar uşağı, Dirgenoğlu’na uğramadan savuşmazdı şehre.
Derken bir gün ihtiyar bir dağlı, altında tüyleri yalp yalp yanan bir doru kısrakla geldi ki, babam daha atı gördüğü ilk dakikada vuruldu ona. Adam henüz selam kelam etmeden babam:
“Ağa ata kaç para istersin?” dedi. İhtiyar epeyce bir nazlandı, babam fiyatı yükseltti, derken sonunda bir Browning tabancaya anlaştılar.
Adını Rüzgâr koymuştu babam. Atı gözünden sakınıyor, evlatlarının bile binmesine izin vermiyordu. Rüzgâr da rüzgârdı hani. Öyle rahat bir rahvana giderdi ki ağam üzerinde kıpırtısız bir heykel gibi dururdu. Babam köy meydanından bir ıslık çalsa, Rüzgâr bağlı da olsa, ipini koparıp gelir; Dirgenoğlu ona şeker verir, Rüzgâr da kütür kütür yerdi.
Babamla Rüzgâr öylesine özdeşleşmişti ki milli bayramlarda kendisi kovboy kıyafetlerini giyinir, atı da bir güzel süsler, ilçeye bir masal kahramanı gibi girer, bayram yerinde bir iki perdah çekince de ahali bayramı seyranı unutup onu alkışlardı.
Derken bir gün devrildi o ulu çınar, Bizim gibi Rüzgâr da yetim kaldı, avluda hep melul mahzun öylece bekleyip durdu. Ne zaman yuları kopardıysa onu hep babamın mezarı başında bulduk. Günlerce yiyip içmedi, zayıfladı, bir deri bir kemik kaldı.
Ağabeyler, belki başka bir yerde cana gelir umuduyla onu uzak bir köye götürüp sattılar. Aradan birkaç hafta geçmişti ki bir çocuk mezarlıkta bir at gördüğünü söyledi. Heyecanla koşup mezarlığa gittik. Ah… Rüzgâr, başını babamın mezarının başucuna koymuş, öylece yatıyor, camgüzeli gözlerinden ılgıt ılgıt yaşlar süzülüyordu…
Mehmet BİNBOĞA

Son Yorumlar