Ahmet ŞİMŞEK: “Eğitim Alanındaki Düzenlemeler Konjonktürel Sorunların Çözümüne Yönelik Palyatif Çabalar.”

Her yıl, her ay, her gün, hatta her saat yeni bir değişim, dönüşümle ve düzenlemeyle karşı karşıyayız. Mesleki ve bürokratik değişikliklerin, dönüşümlerin, düzenlemelerin hızına çoğu zaman ayak uyduramıyoruz. Eğitim-öğretim alanında yapılan değişiklikler de bu hızlı değişim sürecinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Oysa eğitim-öğretim planlarının ve stratejilerinin çok sık değiştirilmesi, eğitim sisteminde istikrarı zedeleyebilir ve belirsizlikleri arttırabilir. Neredeyse her yıl yeni bir eğitim modeliyle karşılaşıyoruz. Bir önceki modeli tam olarak anlayıp uygulamaya geçiremeden yeni bir modelle tanışıyoruz. Bu değişim ve dönüşümler yalnızca Eğitim sisteminin farklı kademelerinde değil, yükseköğretimde de karşımıza çıkıyor. Son olarak akademisyenlerin emeklilik yaşıyla ilgili yeni bir düzenleme gündeme geldi. Bu, eğitim sistemi açısından tek başına çok büyük bir değişiklik gibi görünmeyebilir. Ancak eğitim alanında son yıllarda yaşanan değişim ve dönüşümleri yeniden hatırlamamız açısından önemli bir başlık. Biz de buradan hareketle eğitim sisteminde ve yükseköğretimde yaşanan bu değişim ve dönüşüm sürecini Prof. Dr. Ahmet ŞİMŞEK Hocamıza sorduk.

 

Hocam, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi ülkemizde her an her şey çok hızlı değişiyor. Her gün yeni bir olaya, düzenlemeye gözümüzü açıyoruz. Tuhaf, ilginç zamanlar… Çinliler, birine kızdıklarında “İlginç zamanlarda yaşayasın.” diye beddua ederlermiş. Acaba biz de birilerinin bedduasını almış olabilir miyiz? Siz ne düşünüyorsunuz genel eğitim öğretim ortamı ve yapılan değişikliklerle ilgili?

Ülkemizde gündemin çok hızlı değiştiğini hepimiz biliyoruz. Bu gerçek bir değişime mi işaret ediyor, emin değilim. Diğer yandan siyasetçilerin bir değişiklik algısı yaratmak için midir yoksa uygulamak istedikleri politikaları daha rahat uygulayabilmek için midir gerçekleştirdikleri değişiklikleri yine bu çerçevede okumamız mümkün.

Ülkemizin genel olarak pek çok açıdan zengin bir potansiyele sahip olduğunu söyleyebilirim. Eğitim alanındaki potansiyelinin de oldukça yüksek seyrettiğini belirtmemiz gerekir. Hayatın akışı içinde eğitim alanında da pek çok değişiklik elbette yapılabilir. Önemli olan bunların hangi sorunları orta ve uzun vadede ne kadar çözebildiğidir.

Ben hem bu ülkenin bir vatandaşı hem de bir eğitim çalışanı, akademisyen olarak eğitim alanında yapılan değişikliklerin kısa vadede konjonktürel ortaya çıkan sorunların çözümüne dönük palyatif çabalar olduğunu görüyorum. Durum bu olunca yapılan her değişikliğin yeni sorunları doğurması da kaçınılmaz oluyor. Bu sefer de bu yeni çözüm önerisinin getirmiş olduğu yeni sorunları çözmek için bazı değişiklikleri gerçekleştirmemiz gerekiyor. Takdir edersiniz ki bu aslında bir kısır döngü yaratıyor.

Eğitim alanında gerçekleştirilen yapısal değişikliklerin de bundan çok kopuk veya bağımsız olduğunu düşünmüyorum. O yüzden Türkiye’de eğitim alanında yenilik denildiğinde herkesin bu gerçekten hareketle olumsuz yaklaştığını ve aslında değişim olarak sunulanların gerçek birer değişim olmadığını söylemek gerekir.

Yükseköğretimdeki son değişiklikler ve yukarıda belirttiğimiz gibi çok temel bir durum olmasa da öğretim görevlilerinin, akademisyenlerin yetmiş iki yaşına kadar çalışabilmeleri, görev alabilmeleri hususunda neler düşünüyorsunuz? Emeklilik yaşının yetmiş iki olmasının avantaj ve dezavantajları hususundaki düşünceleriniz nelerdir?

Yükseköğretim çalışanlarının yaş haddinin 72’ye çıkarılmasını pek çok açıdan değerlendirebiliriz. Biliyorsunuz tüm dünyada insan ömrü ile ilişkili ciddi gelişmeler var. Çok değil bundan 100 yıl evvelinde pek çok coğrafyada insan ömrü 30-35 yaş aralığıyla sınırlıyken bugün 75’in üzerine doğru gidiyor. Tabii bunda insan ömrünü uzatan pek çok parametrenin işlediğini biliyoruz. İyi beslenme, hijyen ve aşılar bunların başında geliyor.

Tüm devletler toplumlarındaki bu gelişmeleri dikkate alarak yeniden planlama yapma ihtiyacı duyabilirler. Bu çerçevede Türkiye’de yükseköğretim hocalarının 72 yaşına kadar görev yapmalarına imkân veren bir yasa tasarısının olduğunu biliyoruz. Bu yasa tasarısını insanın uzayan ömrü açısından olumlu görmek mümkün görünüyor.

Diğer yandan Türkiye özelinde bazı gerçekleri de dile getirmek konunun anlaşılmasına katkı sağlayıcı olabilir. Bunlardan ilki insanların eskinin tersine emekli olmamak için çaba gösteriyor olması. Zira kamu çalışanlarının özlük haklarındaki ve maaşlarındaki geriye gidiş bunda son derece etkili. Bu durum insanların maddi ihtiyaçlarından kaynaklı bu görevde devam etmelerini beraberinde getiriyor olabilir.

Diğer yandan Türkiye’deki üniversite kadrolarındaki 65 yaş üzeri akademisyenlerin -ki bunların çoğunluğu profesördür- iş hayatlarına devam etmesini akademinin dünyadaki gerçek değişimleri kavrayıp hazmedip, planlayıp, hayata geçirmesi noktasında da bir engel oluşturabileceğini düşünmemiz pekala mümkündür.

Buna ek olarak 65 yaş üzeri profesörlerin alttan gelen genç kadroların önünü tıkayacağı da söylenebilir. 65 yaş üzeri öğretim üyelerinin sağlıklarının her birinin 72 yaşına kadar mükemmel olacağını düşünmek de pek olası görünmemektedir.

Kaldı ki üniversite bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de pek çok sınırlılıklara rağmen hâlâ kendi yapısı ve kültürü içerisinde işlemesi gereken bir kurumdur. Bu kurumun yüksek kaliteyi ve verimliliği dikkate almasını bekleriz. Bu çerçevede 65 yaş sonrası öğretim üyelerinin iş akitlerinin otomatik olarak 72 yaşına kadar uzatılmasını benim de doğru bulmam mümkün değildir. Ki öyle de olmamıştır. Kamu üniversiteleri kamu kuruluşları olma yönünden kamuya yönelik yüksek bir sorumluluk duygusu ile hareket etmeleri beklenen yapılar olmanın dışında hasbelkader memuriyet kazanmışların hayatlarının sonuna kadar tabiri caizse “pinekleyip”, oldukları konumu işlemez hali getirdikleri bir yer olamaz.

Dolayısıyla 72 yaşına kadar görev alacak muhtemel öğretim üyelerinin belli yıl periyotlarıyla ve üniversitelerin kendi kültürler içerisinde ortaya çıkacak yeniden atanma kriterleriyle yollarına devam etmeleri mümkündür. Bu tarz şartları yerine getirmiş olanların üniversitenin genel işleyişine yüksek birikim ve tecrübelerini yansıtmaları da mümkün olabilecektir.

Hülasa, Türkiye’de üniversitelerin YÖK üzerinden emir-komuta zinciri içerisinde tek bir yapıya dönüştürülmesini doğru bulmak mümkün olmadığı gibi üniversitelerin yapısını doğrudan ilgilendiren konularda tek söz hakkı sahibiymiş gibi hareket etmesini ve karar alma mekanizmasının gerçek paydaşları olan öğretim üyelerini dikkate almaksızın kararlar vermesini doğru bulmamız mümkün değildir.

Kanımca YÖK bir an önce 2010’ların başındaki koordine edici ve vizyon geliştirici rolüne dönmelidir. Bu gerek yüksek öğretim gerekse Türk toplumunun âli  menfaatleri açısından çok uygun olacaktır.

Prof. Dr. Ahmet ŞİMŞEK

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir