Her yıl, her ay, her gün, hatta her saat yeni bir değişim, dönüşümle ve düzenlemeyle karşı karşıyayız. Mesleki ve bürokratik değişikliklerin, dönüşümlerin, düzenlemelerin hızına çoğu zaman ayak uyduramıyoruz. Eğitim-öğretim alanında yapılan değişiklikler de bu hızlı değişim sürecinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Oysa eğitim-öğretim planlarının ve stratejilerinin çok sık değiştirilmesi, eğitim sisteminde istikrarı zedeleyebilir ve belirsizlikleri artırabilir. Neredeyse her yıl yeni bir eğitim modeliyle karşılaşıyoruz. Bir önceki modeli tam olarak anlayıp uygulamaya geçiremeden yeni bir modelle tanışıyoruz. Bu değişim ve dönüşümler yalnızca Eğitim sisteminin farklı kademelerinde değil, yükseköğretimde de karşımıza çıkıyor. Son olarak akademisyenlerin emeklilik yaşıyla ilgili yeni bir düzenleme gündeme geldi. Bu, eğitim sistemi açısından tek başına çok büyük bir değişiklik gibi görünmeyebilir. Ancak eğitim alanında son yıllarda yaşanan değişim ve dönüşümleri yeniden hatırlamamız açısından önemli bir başlık. Biz de buradan hareketle eğitim sisteminde ve yükseköğretimde yaşanan bu değişim ve dönüşüm sürecini Prof. Dr. Ahmet SINAV hocamıza sorduk.
Hocam, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi ülkemizde her an her şey çok hızlı değişiyor. Her gün yeni bir olaya, düzenlemeye gözümüzü açıyoruz. Tuhaf, ilginç zamanlar… Çinliler, birine kızdıklarında “İlginç zamanlarda yaşayasın.” diye beddua ederlermiş. Acaba biz de birilerinin bedduasını mı almış olabilir miyiz? Siz ne düşünüyorsunuz genel eğitim öğretim ortamı ve yapılan değişikliklerle ilgili?
Rektör adaylığım sürecinde bir eski rektör büyüğüm bana bir hikâye anlattı.
Eski Mısır’da bir firavun yerine geçecek oğluna bir tavsiyede bulunmuş; “Nil’in akışına sakın müdahale etme! Çünkü ülke ekonomisi büyük oranda Nil Nehrinin doğduğu güneydeki verimli topraklardan gelen ürünlerin gemilerle Mısır’a getirilmesine bağlı.”
Yeni firavun bu tavsiyenin statükoculuk olduğunu düşünmüş. Nehirdeki gemi sayısını artırırsa daha çok ürün getirip satabileceğini ve daha büyük zenginliğe ulaşabileceğini zannederek nehirdeki gemi sayısını iki katına çıkarmış. Ama bu hesap tutmamış. Nehir trafiği artınca kazalar da artmış, batan gemiler büyük zararlara, dolayısıyla da ülkede ekonomik krizlere sebep olmuş.
O zamandan sonra bunun adına “Nil Prensibi” denmiş. Akışa müdahale etmek zarara neden olur. Bu nedenle idareciliğin altın kuralı budur; Bir şey çalışıyorsa müdahale etme!
Bana bunu anlatan büyüğüm, iki dönem yaptığı rektörlük görevinde bu prensibi uygulamış ve kendince faydasını görmüş. Bana da tavsiye etti ama benim bu tavsiyeye ne kadar uyduğum büyük bir soru işaretidir…
Şimdi gelelim antik çağ filozofu Heraklitos‘un meşhur sözüne: Üstat demiş ki; Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.
Eğer Nil Nehrinin akışı değişmeseydi Nil prensibi doğru olabilirdi. Ama biz biliyoruz ki tarih boyunca Nil nehrinin akışı sürekli değişir, bazen taşar, bazen azalır, bazen hızlanır, bazen yavaşlarmış. Sürekli olan bu değişime ayak uydurabilmek Eski Mısır’ın en büyük meselelerinden biriymiş. Bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Nil
Bizim tarihimizde de eğitim meselesi en büyük sorunlarımızdan biri olagelmiş. Öyle ki, eğitimin verimli olduğu zamanlarda devletimiz yükselmiş, verimsiz olduğu zamanlarda da büyük zarar görmüş. Bunu devrin çok değerli medreselerinin olduğu 15-16. yüzyıllardaki Osmanlı İmparatorluğunun gücünde görebiliriz. 16. yüzyıldan sonra eğitim kurumlarımızın “Eş‘ariyyeci“ anlayıştan etkilenip ezberciliğe yönelmesiyle devlet de her alanda kan kaybetmiş, gerilemiş ve nihayetinde 20. yy başında çökmüş. Ardından başlayan yenileşme hareketleriyle sürekli medeniyetimizin yeniden doğuş ve gelişmesine çareler aranmıştır ve günümüze kadar da bu arayışlar devam edegelmiş.
Benim öğrencilik dönemimin geçtiği 1970-80’lerde eğitim daha ziyade zeki ve yetenekli çocukların sağlam bilgi ile donatılarak “devlete memur yapılması” amacını taşıyordu. Bu amaç 90’larda devletin memur sayısı doygunluğuna ulaşmasıyla ister-istemez değişmek zorunda kaldı. Ama ne kadar değişebildiği, değişimlerin ne kadar ihtiyaca cevap verebildiği büyük bir tartışma konusudur. Sorunuzun ilk bölümündeki “ayak uydurulamayan değişim-dönüşümler” bahsi işte tam burası ile ilgili olduğunu düşünüyorum.
İhtiyaçlar doğru tespit edilip, rasyonel çözümlerle değişimler üretmenin bir gereklilik olduğunu düşünüyorum.
İstikrarın korunması bağlamında benim de bir sorum var; İhtiyaca cevap vermeyen bir istikrar korunmalı mıdır?
Eskiden eğitim kalitesi daha iyiydi. Şimdilerde üniversitede okutulan birçok konu daha orta öğretimde veriliyordu… gibi sığ yaklaşımlar bizi rasyonel bir çözüme götürmez.
Eskiden bilgiye erişmek daha zor, bilgiyi depolamak daha külfetli, bilgiyi aktarmak daha büyük emek istiyordu. Hatırlıyorum da, 1989 yılında uzmanlık tezim için Hacettepe ve YÖK kütüphanelerinde Index Medicus ciltleri içinde makale taramak, o makaleleri bulup okumak, ihtiyacım olanları belirlemek vs benim aylarımı almıştı. Bugün artık benzeri bir tarama yapmak birkaç tıklama, elimizdeki telefona bir-iki dokunma mesabesine indi.
Bilgiye ulaşmanın zor olduğu eski zamanlarda ezbere dayalı eğitim bir ihtiyaçtı ve gerekliydi. Şimdi bilgiye ulaşmak çok kolay. Bir konu hakkındaki sorumuz elimizdeki telefonun yapay zeka uygulaması tarafından saniyeler içinde derinlemesine cevaplandırılıyor.
Durum böyle iken kendimize şu soruyu sormalıyız; Biz hala istikrarı korumak adına hala çocuklarımızın kafasına bilgi kaydetmeye ve onların ne kadar bilgi kaydedebildiğini ölçmeye dayalı medrese eğitimine devam mı edilmeli? Yoksa yeni ihtiyaçlara cevap verebilecek bir değişime mi gidilmeli?
Cevabı okuyucularınıza bırakıyorum…
Yükseköğretimdeki son değişiklikler ve yukarıda belirttiğimiz gibi çok temel bir durum olmasa da Öğretim görevlilerinin, akademisyenlerin yetmiş iki yaşına kadar çalışabilmeleri, görev alabilmeleri hususunda neler düşünüyorsunuz? Emeklilik yaşının yetmiş iki olmasının avantaj ve dezavantajları hususundaki düşünceleriniz nelerdir?
Amerika’da geçirdiğim 12 yıllık akademisyenlik sürecinde yaşayarak öğrendiğim ve “ben amarikadaykene…PROFESÖR OLMAK” başlıklı kitabımda uzun uzun anlattığım, bizim ve onların üniversite anlayışlarımız arasındaki bir çok farklardan biri de bu akademisyenlerin emeklilik mevzusuydu. Sanıyorum o kitapta ABD’de devlet üniversitelerinde akademisyenlerin mecburi emeklilik yaşının 70 olduğunu yazmayı unutmuşum. Orada emeklilik puanlarını tamamlayalar 62 yaşından itibaren isterlerse emekli olabilirler. Ancak 70 yaşında emekli olmak zorundadırlar.
İyi de emekli olduktan sonra geri dönebilirler mi? Evet. İsterlerse sözleşmeli profesör olarak geri dönerler ve derslerine devam ederler. Onlara resmi bir unvan bile verilir; Emeritus Professor, Emeritus Associate Professor vs… Her bölümde onlardan birkaç tane mutlaka bulunur. Onlardan sadece derslerde hoca olarak değil, idari faaliyetlerde de danışman olarak istifade edilir. Onlara göre tecrübeli hocalar üniversite geleneğinin direkleridir.
Benim rektörlük yaptığım 2014-2017 yıllarında Üniversitelerarası Kurul toplantılarında ezber bozmaya çalıştığım konulardan biri de buydu. Eğer bir akademisyen bunamamışsa, pardon Alzheimer olmamışsa, tecrübelerinin en değerli olduğu 67 yaşında neden dışlanır ki?
Bunun bizdeki cevabı gayet basit; Maaşlar devlet tarafından ve kadro karşılığı ödendiği için!
Çünkü devlet adil olmanın gereği olarak kaynakları vatandaşına mümkün olduğunca müsavi olarak dağıtmak zorundadır. Maaşlar elde edilen unvana göre değil, o unvanın kadro karşılığına atanma gerçekleşmişse ödenir. Yani bir doçent üniversitede doçent kadrosuna atanmadıkça doçent maaşı alamaz. Zamanı gelmiş olsa dahi profesör kadrosuna atanmadıkça profesör maaşı alamaz.
O toplantılarda karşı tarafın argümanı daima şöyle olurdu
- Efendim, alttan gelenlerin önünü açmak gerekmez mi?
- Gerekir elbette efendim. Açılmalıdır da. Ama bu yol inşaatı değil ki greyder ile taşları sürüp söküp kenara atasın? Bir akademisyenin kariyerine üniversite mezuniyetinden yani 22-23 yaşından sonra başladığını kabul edelim. 67 yaşına kadar neredeyse yarım yüzyıllık bir tecrübe biriktirmiş. Bu birikimden gençleri neden mahrum etmeliyiz ki?
- Ama efendim devletin kadroları sınırlı…
Evet doğru. Devletin memur kadroları sınırlı. Sınırlı olmalı da. Devlet hantallaşmamalı, kaynaklar israf edilmemeli, vs. Doğrudur. Hemfikiriz. Ama devletin yetişmesine büyük yatırım yaptığı br akademisyeni üretebilir olduğu halde evine göndermesi devlet kaynaklarının israfı değil midir?
Zaten Amerikalılar da ayı şeyi düşünmüş yıllarca önceden ve “sözleşmeli akademisyenlik” denen formülü bularak, hem de gençlerin önünü kapatmadan, tecrübeli akademisyenlerden verim almaya devam etmişler ve hala da devam ediyorlar.
Zaten yeni çıkan yasada akademisyenler 72 yaşına kadar üniversitedeki kadrolarını muhafaza etsinler denmiyor ki. 67 yaşında emekliye sevk edilip kadrolarını boşaltanların, ihtiyaç halinde 72 yaşına kadar “kadrolu değil, sözleşmeli olarak” çalışabilmelerinin yolu açılıyor ve bunun uygulama yetkisini de YÖK’e veriyor.. Yani devletimiz emekli akademisyenlerden onlara kadro vermeksizin yararlanmaya devam etmek istiyor.
Yani bazılarının söylediği gibi “gençlerin önünün tıkanması” söz konusu değil.
Ben burada bir kamu zararı değil kamu yararı görüyorum. Çünkü yasa bir taraftan da hala verimli oldukları bir yaşta devlet üniversitelerinden emekli olup, vakıf üniversitelerine veya özel sektöre giden akademisyenler geri döndürmeyi de amaçlıyor. Yasanın buna ne kadar faydası olur göreceğiz.
Şimdi tekrar başa dönelim.
Efendim meselenin kökeni “devlet kaynaklarının paylaşılması” konusudur. Devletin kaynaklarıyla ve devlet memuru zihniyetiyle yönetilen üniversitenin amacı “kaliteyi yükseltmek” olamaz. Bunu ABD’de yaşadığım küçük ama “kör göze mertek” babından bir hatıram ile açıklamak istiyorum.
2008 yılıydı ve ABD meşhur büyük bir ekonomik kriz içine düşmüştü. Ben bir devlet üniversitesi olan Medical College of Georgia’da profesör olarak çalışıyordum. Rektörlükten gelen bir yazı ile devletin tasarruf tedbirleri uygulamasına yönelik olarak, üniversite çalışanlarının iki ayın birer haftasında ücretsiz izin yapmaları isteniyordu. Yani devlet iki aylık maaşımızın %25’ini keseceğini söylüyordu.
Bölüm kütüphanesinde öğle yemeği yerken arkadaşlarla konumuz bu mecburi kesintiydi. Ben çok sinirliydim.
- İnanamıyorum. Şu zengin ülkede devletin tasarruf tedbiri diye memurların maaşını kesmesini anlayamıyorum. Üstelik gayet düzgün yollar üzerine asfalt dökülerek paralar harcanırken. Bugün işe gelirken gördüm Evans’ta. Madem devletin parası yok neden asfalt üstüne asfalt döküyor? Üniversitenin iki bina arasına köprü yapmak için parası var ama bizim maaşları ödemek için yok öyle mi? İnanılmaz bir şey bu.
Bir Amerikalı doçent arkadaş söze girdi.
- Sinav, onların her birinin kriz yönetiminde karşılığı var. Devlet işini kaybetmiş vatandaşlara istihdam yaratmak için o işleri yapıyor. İnsanlar para kazansınlar ki harcayabilsinler ve ekonomi dönsün diye. Bizi işten çıkarmadıklarına şükredelim.
- Türkiye’de devletin ekonomik krize yaklaşımı maaş kesmek şeklinde oalmaz.
- Hiç mi olmaz?
- Tarih boyunca olmadı. Çalışan maaşları her ay tıkır tıkır ödenir bizde. Devlet batarsa ancak olur maaş kesilmesi.
- Gerçekten mi? Sizde maaşlar garanti yani?
- Devlet kadrosuna girdin mi ölene kadar maaşın garantidir. Hatta öldükten sonra eşin ve çocuklarına bile ödenmeye devam eder.
- O kadar garanti ise ve insanların iş kaybetme korkusu yoksa neden çalışsınlar ki?
İçinde bulunduğun durumdan daha kötüsü hatırlatılınca biraz sakinleştim. Aklıma muziplik geldi.
- Çalışmazlar ki zaten. Sadece çalışırmış gibi yaparlar…
- Gerçekten mi?
- Gerçekten tabi. Sizinkiler iş kaybetmeme korkusuyla çalışıp üretiyorlar ve süper devlet oluyorlar. Bizimkiler de çalışırmış gibi yaptıkları için yerinde sayıyorlar.
Ülkemi ve milletimi “elin gavuru” karşısında küçük düşürmekten içten içe utanmıştım ama acı gerçek de böyleydi maalesef…
Doçentlikte beş yıl bekledikten sonra rektörle iyi geçinip profesör kadrosu almaya çalışmakla üniversite mi kalkınır? Profesör kadrosu aldıktan sonra bir akademisyeni bilgi üretmek için çalışmaya zorlayan kaç rasyonel sebep sayabiliriz?
Acilen bizim üniversitelerimizin neden bir türlü ilk 500’e giremediğinin cevabını bulmamız ve ona yönelik gerçekçi çözümler üretmemiz gerekiyor.
Üniversite hocası öğretebildiği kadar öğretmen, telif bilgi üretebildiği kadar akademisyendir. Yaşı ne olursa olsun.
Sürçülisan ettikse affola. Vesselam.
Ahmet SINAV
Teşekkür ederiz.

Son Yorumlar