Öncelikle “Lo’nun Gereklilik Kipleri” adlı kitabınız hayırlı olsun, okuru bol olsun. Kitaba da adını veren öykünüz “Lo’nun Gereklilik Kipleri” toplumumuz için sıradan bir konunun etkili çağrışımlarla anlatımı ve sinematografik sahneleriyle kısa film tadında bir metin. Zaten öykü denen tür de hayatımızın minnacık bir enstantanesini dil işçiliğiyle ölümsüzleştirmek değil mi? Günümüzdeki öykü yazarları çocukluğa ait olumsuz hatıraları anlatırlarken tek kalemden çıkmış gibi aynı konuları aynı üslupla dile getiriyorlar. Hatta çoğu metinlerde “diyalektik akış”a (sebep-sonuç ilişkisi) dikkat edilmiyor. İşin daha garibi yaşadıkları şartlar ne kadar kötü olursa olsun o ortamda bile öykünün kötü karakterinin Polyanna kesilmesini, asıl kahramana (çocuğa) iyi davranmasını istiyorlar. Bu kurgu, belki gerçeklik algısına aykırı bir durum değil ama yine de kötü karakteri yaratan; ekonomik sebepler, sosyal çevre, belki kimi sağlık sorunlarından yeterince söz edilmeden sadece kötü karakterin zulmünü anlatmak da bir yazar kolaycılığı değil mi? Kaldı ki okur, baştan böyle tanıtılan kötü karakterden yıllar sonra alınabilecek bir intikamı okurun peşinen onaylaması gayet anlaşılabilir bir durum. Dolayısıyla okurun ön kabullerini yazarın bilinçli olarak planlaması doğru mu? Neler söylersiniz bu hususlarla ilgili?
Doğru değil elbette. Anlatıların şablonlarla kurulmayacağını düşünüyorum. İyi bir hikâye anlatıcısı içsesiyle, bakışıyla, algısıyla dünyayı ve zamanı okuma bilgisini metinlerine yansıtır. Öykü coğrafyasının gezindiği mecrada okur, çatışma ortamından geçerken kendi varoluşunun çözülmelerinden arınarak yaşam felsefesini hür iradesiyle kurabilmeli diye düşünüyorum.
Yine “Lo’nun Gereklilik Kipleri” öyküsünde kullanılan gereklilik kipi ve babanın çocuğa, hem de kız çocuğuna “Lo” demesi (“Lo” sözcüğü erkek çocuğa söylenen “lan” sözcüğünün kısaltması gibidir.) oldukça özgün buluşlar. Bu konuda sizi kutluyorum. Yine metinde kısa eylem cümleleri ve neredeyse tek sözcüklük cümlelerin kullanılması kahramanın psikolojisini yansıtması bakımından birer şifre mi? Bu anlatımın çocuğun babasına olan hıncıyla, söylemek isteyip de söyleyemediklerini içine atmasıyla ilgisi var mı? Ya da bu kısa eylem cümleleriyle okurun heyecanını ve merakını canlı tutmak mı istediniz?
-meli, -malı emir kiplerini kullanmayı ve eklerine ayırmayı sizin de belirttiğiniz gibi bilinçli yaptım elbet. Okurun zihnini, heyecanını ve merakını canlı tutmak istedim. 80’li kuşağın çocuklarıyız biz. O zamanlar kız çocuklarına önem verilmezdi. Mesela balkondan göbeğini kaşıyan bir atletli amca arabasının etrafında oynuyoruz diye “Arabamı çizeceksiniz. Çekilin Lo!” diye hitap etme hakkına bile sahip olabiliyordu. Değerli yazar Mustafa Uçurum da değerlendirme yazısında çok güzel ifade etmiş bunu.
“…hayatın bu kipler üzerine kurulu olduğunu söyleyebiliriz. Bazen Lo’da olduğu gibi zorunluluklar bizi buna sürükler bazen de kendimiz gönüllü olarak isteriz bunu. Ne olursa olsun gereklilikler bırakmaz yakamızı. Altundağ bu duyguyu hayatın içinden bakarak veriyor. Gerekliliğin içinde bir mecburiyet de vardır. Bunu ister istemez yaparız ya da mecbur oluruz gerekliliklerimize. Lo’nun babasına hizmet etmesi bir mecburiyettir mesela. Tüm “meli-malı” kiplerini omzuna yüklemiştir çünkü Lo.”
Şiirden öyküye, denemeden romana edebi metinlerin içine başka yazarlardan ve metinlerden alıntılar konulabilir. Şiirde bu, telmih (gönderme), romanda “üst kurmaca” adını alır. Üst kurmaca metinler roman gibi geniş yazınsal metinlerde sırıtmaz ama öyküde hemen sırıtabilir. Zira öykü fiziki olarak kısa metin olduğu için alıntısı yapılan (üst kurmacası) metni öyküye yedirmek kolay değildir. Ama siz özellikle “Sinağrit Baba İle Töskel Ormanlarında Yürüyüş” adlı öyküde bu zorluğun üstesinden gayet kolay gelmişsiniz. Bu öyküyü kurgularken, yazarken neler hissettiniz? Başarısız olma gibi kaygılar taşıdınız mı?
Aslında bir boş dersimde yazdım, “Sinağrit Baba İle Töskel Ormanlarında Yürüyüş” öykümü. Türk Dili dergisinde de yayımlandı hemen. Herhangi bir tekniği denemek için öykü yolculuğuna yelken açmıyorum. Çalakalem yazdıklarımın beni satır aralarında metinlerarasılık tekniğine ittiğini düşünüyorum. Şöyle bir söz sanırım beni doğruluyor. “İyi bir öykü yazmanın üç kuralı var. Sorun şu ki, o kuralların neler olduğunu kimse bilmiyor.”

“Saatçi Çırağı ve Tik Taklar” adlı öykünüzde üst kurmaca kurgusu, sadece nesneler ve kişilerin benzerliğiyle sınırlı kalsa da bu metin, Türk edebiyatında öyküde işlevsel nesne kullanımının en güzel örneklerinden biri. (Üniversitelerin edebiyat bölümlerinde örnek metin olarak okutulsa yeridir.) Bu metinde işlevsel nesne olan saat ve saatçilik zanaatına nasıl bu kadar hâkim olabildiniz? Bu bilgilere, okuma-araştırmayla mı ulaştınız yoksa öyküde anlatılan gerçekten sizin hikâyeniz mi?
Teşekkür ederim. Bu öykü benim ilk yazdığım öykülerden üç senelik bir çabanın, emeğin karşılığı diyebilirim. Yıllardır Anadolu’nun birçok yerinde (Urfa, Antalya, İzmir ve nice şehirlerde ilk ziyaret ettiğim mekândır saat kuleleri) fotoğraflar çekerdim. Konya’daki evimin hemen karşısındaki Ecdat Park’taki saat kulesine bakarak güne merhaba derim.
Osmanlı dönemindeki ilk saatleri de kitaplardan araştırdım, öğrendim. Ama saatlerle yolcuğum ilk Seydişehir Bankalar Caddesi’nde 90’lı yıllarda akrabamız olan saatçi Harun abinin dükkânında başladı. Babamla sıklıkla uğrardık saatçi dükkânına. Duvardaki, tezgâhtaki çeşit çeşit saatleri incelerdim. Guguklu, çan sesli gibi birçok saatin tıkırtısı hâlâ kulaklarımda çınlar. Yarı düş yarı metafor tümüyle saatleri içeren bir tik taklar öyküsü kurguladım. Kendi yaşama biçimim, algı yordamım mekân duygusunu araç gereçlere göre biçimleneceğini öğrenmeye başladım.
Maupassant olay hikâyelerinde serim, düğüm ve çözümden sonra öykünün yeni bir heyecana demir alması çok da alışıldık bir durum değildir. “Saatçi Çırağı ve Tik Taklar” öyküsünü iki bölüme ayırırsak, birinci bölümün gerilimin çok yükseldiği yangın hikâyesiyle bitmesi gerekirdi ama siz anlaşılan metnin büyüsüne kapılıp ikinci bir öykü olarak ya da novella olarak işlenebilecek bir bölümü yangından sonraki bölüm olarak eklemişsiniz. Bu durum eleştirilebilir olsa da yeni siz bu durumu bir öykü tekniği olarak mı kurguladınız?
Öyküde yeni bir teknik geliştirmeyi düşünmedim. Gözlem, duygu, düşünce gibi başka hayatların magmasını bir araya getirmeye çalıştım. Henry David Thoreau’nun dediği gibi “Öykünün uzun olması gerekmez, ama kısaltmak için uzun zaman gerekir.” ben de öykünün olay örgüsünde okuru heyecanlandırmak için küçük bir yangın alanı açtım. Saatlerle başlayan çocukluk serüvenimi saatlerle sonlandırdım.
“Lo’nun Gereklilik Kipi”, “Paşa Amcaya Gittiğimde” gibi öykülerinizde kahramanlarınızın ruh hallerini yılmış, kaybolmuş, sarsak, esrik… gibi olumsuzluk çağrıştıran kelimelerle anlatıyorsunuz. Ve bu kelimeleri karakterleriniz kendilerine söylüyor. Nedir bunun sebebi?
Başlangıçta moda/yenilik gibi algılansa da bir edebiyatın dokusunu var etmek, “kendine özgülüğü” aidiyet biçimi olarak benimsemek için kahramanlarımın iç sesini dinliyorum. Modernlikte ilerleme düşüncem kelimelerin gücüne yüklediğim anlamla filizleniyor.
“Hayallerinin Peşinde” adıyla bile birçok çağrışım yapan bir öykünüz. Modern zamanların mottosu haline gelmiş bir cümleyle ülkemizin yüzlerce yıllık bir sorununu işliyorsunuz. Töre… Ve töreye direnen bir kadının hikâyesini yazma gayreti… Aynı zamanda bu öykünüzde de “üst kurmaca” tekniğini de kullanıyorsunuz. Bu öyküyü okurken topluma eleştirel yaklaşan bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu düşündüm. Aynı zamanda ülkemizdeki “Kadın” sorunuyla da alakadarsınız? Bu öyküyü merkeze alarak toplum, kadın, töre, gelenek vb. hakkında neler söylersiniz?
İnsanı anlamak için toplumu tanımak gerekir. Özellikle 11 yıl yaşadığım Güneydoğu’da yaşanan olaylar beni hep etkilemiştir. Geçmiş zamanda yaşanmış olayları da öyküme konu edinmek istedim. Edebiyatta yurt gerçeklerine daha derinlikli/ sorgulayıcı bakışı yakalamak gerektiğini düşünüyorum.
Öykülerinizde değişik anlatım teknikleri, biçimsel deneyişler yanında “Necati Bey’in Duymadığı Çığlıklar ve Avokado”, “Cilveli Naciye”, “Sinağrit Baba İle Töskel Ormanlarında Yürüyüş” gibi öykülerinizde toplumsal gerçekçilik ağırlıkta. Market market dolaşan, fiyatları inceleyen yaşlılar, ormanların kesilmesine isyan eden, üzerimize kâbus gibi çöken binalardan bunalan genç karakterler, iki kuruş için temizliğe giden ama patronlarının çar çur ettiği paraları görüp içi yanan temizlikçiler… Öykülerinizde bu karakterler de var. Neler söylersiniz? Neden toplumcu gerçekçilik?
Ben bu soruyu Hece öykü dergisine değerlendirme yazan Değerli yazar Selman Dinler Bey’in toplumcu gerçeklikle ilişkili şu sözleriyle cevap vermek istiyorum.
“Dilek Altundağ’ın öykü türündeki ilk eseri olan Lo’nun Gereklilik Kipleri”nde taşradan kente, çocuklardan ihtiyarlara, sanatçılardan pazarcılara kadar geniş bir perspektiften kişiler, hikâyeler sunmuş bizlere. Zaman zaman şiirselleşip çağrışımlarla buluşlarla duygu boyutunu parlattığı zaman zaman da sadeleşip tahkiye damarını vurguladığı bir dil kullanmış.”
Aslında diğer sorularda da yinelediğimi burada da dile getirmek istiyorum. Ben toplumu anlamak, kendini bir yerde, bir düşte, bir gerçekte konumlandırmak/ yerleştirmek için okura edebiyatın neden gerekli olduğunu göstermeye çalışıyorum.
“Ninemin Yatır Odası” öyküsünde ortalama inançlar ve ritüeller işleniyor. Yatır, yatırda herkese görünmeyen mübarek biri, göze sürülen Medine sürmesi, gelini ve torunlarının başında bir nine… Masalın, batıl inançların iç içe geçtiği bir öykü… Neler söylersiniz “Ninemin Yatır Odası” ile ilgili?
Çocukken anneannemin evindeki küçük, sobalı odaya girmemiz yasaktı. Sadece kışın girebildiğimiz bu karanlık odadaki tahta sandığın içinde yatır olduğu söylenmişti. Yatırın bazen duvara çıkıp Kur’an okuduğu söylenirdi. Ben de nohut odanın antreye açılan küçük penceresinden gizlice izlerdim. Yatırın duvarda Kur’an okumasını beklerdim heyecanla.
Öykülerim genellikle gerçek hayatla başlar, hayal dünyamla şekillenir. “Ninemin Yatır Odası” nı da büyülü gerçeklikle kurgulanmış oldum.
Son olarak neler söylersiniz?
Öykü dosyamı okuyup arka kapak yazısı yazan Saygıdeğer Sadık Yalsızuçanlar Hoca’mın sözlerine yer vermek istiyorum. Emekleriniz için teşekkür ederim.

Dilek Altundağ, diliyle, kanaviçe gibi işlediği kişileri, konularıyla; samimî, içten anlatımıyla modern öykü dağarımıza çok değerli yeni öyküler kazandırıyor. Lo’nun Gereklilik Kipleri’ndeki öyküler, Türk ve dünya öykü birikiminin en güzelim anlatılarına yapılan gönderme ve alıntılarla örülü metinler… Durum hikâyesinin, atmosfer kuran, iklim oluşturan, dokunan, değen, üzen, uyaran, uyandıran en yalın, en etkili örneklerini bu kitapta okuyabiliyoruz. Altundağ’ın dili o kadar sade ama o denli çağrışımlı, zengin ve dokunaklı ki, Abasıyanık’ın içtenliğinin bir tür ruh göçü yaşamış haliyle bizi karşılaştırıyor. Töskel ormanlarında, doğanın en bâkir ve müslim hallerine yapılan kötücül müdahalenin etkin biçimde yansıtılması karşısında ne yapacağımızı bilmez bir halde kalıyoruz. Saatçi çırağından Necati beyin çığlıklarına, Paşa amcadan yatır odasına, elde kalan hikâyeden hoş bir bakışa, Peride Bibi’den Zır Zır Şule’ye, sardunyalardan Arzu’ya, daha başka ne isteyebileceğimize ilişkin bir soru(n) bırakmaksızın akıcı, samimî, sâde ama bir o kadar cümbüşlü anlatıyor Altundağ. Modern öykü dünyamız için ne ışıl ışıl, yepyeni bir haber Lo’nun Gereklilik Kipleri.
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Dilek ALTUNDAĞ
- Seydişehir’de doğdu. Türkçe öğretmeni. Evli ve iki çocuk annesidir.
- Yazar, edebiyatı araç olarak değil hayatın neşesi ve anlamı olarak görüyor.
- Nitelikli, edebi eserler okumayı ve gözlem yapmayı seviyor.
- Çeşitli seçki kitaplarında öyküleri yayımlanmıştır.
- Ayrıca nitelikli dergilerde öykülerine, inceleme yazılarına ve söyleşilerine yer verilmiştir.
- Yazarın “Lo’nun Gereklilik Kipleri” öykü kitabıyla,
- “Kedidir O Kedi” çocuk kitabı vardır.

Son Yorumlar