- Yazarlık yürüyüşümü üç döneme ayırıyorum. 1983’te sosyalist düşünceden Selefî İslâmcılık düşüncesine geçmiş olsam da bu iki dönemi yazar kimliğim bakımından başlangıç durakları sayamıyorum. O dönemlerimde eleştirel okuma yapıyor olsam da ideolojik yüklerimden bağımsız kalamıyordum. 1994’te İslâmcılık düşüncesiyle Türkiye’nin meselelerini çözmenin imkânsızlığı yolundaki kanaatim pekişmişti. Türkiye’ye mahsus bir düşünce geleneğine bağlanmam gerekiyordu. 1978’ten beri yaptığım okumalarda Kemal Tahir’in, Yahya Kemal’in, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın etkisi zihnimden silinmemişti. Üniversite’de Fârâbî ile tanışmıştım. İsmet Özel’in “Üç Mesele” ve “Zor Zamanda Konuşmak” kitaplarını okumuştum. 1983-1994 arasında dahil olduğum İslâmcılık akımı aslında o dönem gençlik için bir mezhep gibiydi. Kendini “İslâmcı” olarak tanımlayan o kuşak, geleneksel Müslüman düşünce ve dünyasından kendini itikadî ve amelî olarak koparmıştı. “Eve dönüyorum” diye Nurettin Topçu’ya sığınmıştım. Nurettin Topçu hem “yerli bir sol” hem de “milliyetçi bir İslâmcılık” fikrini teklif ederek önüme bir kapı açıyordu. 1990’da Ezel Erverdi, Mustafa Kutlu, İsmail Kara, İsmet Özel Dergâh Dergisi’ni yayımlamaya başlamıştı. 1995’te Mustafa Kutlu’ya “Tekniğin Kitleselleştirilmesi” başlığıyla bir mektup gönderdim. Kutlu, bu yazıyı yayımladı ve yazacağım yeni yazıları yayımlayacağını ifade eden bir mektup yolladı. 1995-1996’da yayımladığım yazılar 1996’da “Azgelişmişlik Üstünlüktür” başlığı ile kitaplaştı. İsmet Özel’in teknoloji karşıtlığını Nurettin Topçu’nun köycü sosyalizmi ile buluşturup her ikisinin “anti-kent” tasavvurunu Fârâbîci “fazıl şehir” ütopyasını temel alarak yeni bir inşaya kalkışmıştım. Bu kitap aynı zamanda Milli Görüş’ün “sanayileşmeci kalkınmacılığı”na (muhafazakâr modernleşmeye) itiraz yüklüydü. Anlaşılacağı üzere yazar olarak yürüyüşümün birinci dönemini Anadoluculuk fikrine bağlandığım 1996-2000 yılları arası yazı faaliyetlerim oluşturuyor. 2000’de yazı hayatından çekildim. 2009-2015 aralığında kendimi “Anadolucu” olarak tanımlasam da Nurettin Topçu’nun da İsmet Özel’in de mesafeli olduğu “Fârâbîci Şehir” anlayışımı ortaya koyduğum metinler yayımlayacaktım: “Evlerimizi Kaybediyoruz” (2013), “Medeniyet – Müslüman Toplumsallığın İnşası” (2014), “Kent-İslâm ve Kapitalizm” (2014), “Kenti Durduran Şehir” (2015), “İnsanın Beşinci Zindanı” (2015). Makalelerini bu dönemde yazıp bilahare yayımladım “Şehir Sünnettir” (2016) kitabı da “medeniyetçi” düşünce dönemime ait metindi. Son olarak “Kalın Anadoluculuk – İsmet Özel’e Bir Cuma Mektubu” (2015) kitabımı yayımlayarak İsmet Özel’in paradigmasından koptuğumu ilan etmiş oldum. 2015 yılı, Türkçü düşünce literatürünü okumaya başladığım dönemin başlangıcı idi. Diğer ifadeyle yazarlık hayatımın üçüncü dönemini 2016-2026 (→) olarak tarihlendirebiliyorum.
- Üçüncü dönem yazarlığım (2016-2026) aralığında şekillendi. 2016’nın başlarında Erzurum’da Nurettin Topçu sempozyumu düzenlenmişti. O sempozyumdaki bildirimde “Türkiye’nin bir Türklük Sorunu vardır” diyerek “Türk” kimliğinin “Müslüman Vatandaşlık” ile tanımlanamayacağını vurguladım. Bu ifade İsmet Özel’in, Nurettin Topçu’nun hatta Yahya Kemal’in “Türk” tanımı ile çelişmekteydi. Türklüğü Eş’arî etkisi altındaki İslâm inancı ile değil, antropolojik olarak tanımlamak gerekliliği fikrinden hareket ediyordum. Çok eşlilik, kızların reşit olmadan evlendirilmesi, levirat gibi uygulamaların Türkiye’yi İslâm fıkhı üzerinden Ortadoğululaştırması tehlikesine işaret etmeye başladım. Eş’arî Müslümanlığı reşit olmayan kızların güveyi görmeden evlendirilmesi bakımından velî’ye (baba, abi, amca) yetki veriyor ve aslen bir akit olan nikâhın ikinci tarafı olan kadının sözleşme hürriyetini yok sayıyordu. Sözleşme hürriyeti “fıkıhla” ellerinden alınan bu kadınlar da çoğunlukla “kuzen evliliği” yapmaya zorlanıyor ve dolayısıyla “antropolojik Müslüman vatandaşlık” ile “antropolojik Türklük” farklı karakter göstererek ayrışıyordu. Türkçü literatürü okudukça “Yedi Ata” ilkesine vakıf olmuştum. Dede Korkut destanında kadınlar, evlenecekleri erkeklerle at binmek, ok atmak, koşmak, güreşmek gibi yarışmalar yaparak kendilerini yenebilen damat adayları ile evleniyorlardı. İşte bu bana göre sözleşme hürriyeti demekti. Kıpçaklar, Kazaklar, Kırgızlar akraba evliliği yapmamayı esas alan Türk Töresi’ni yaşatıyordu. Evlenen çift, yeni bir ev açıyor; kadın kayınpederinin evinde “sığınmacı” kılınmıyordu. Bu bilgiler Fârâbî’den gelen “ev-şehir” düşüncemi daha da beslemekteydi. 2010’dan itibaren Türkiye’ye yönelen Suriye kökenli göç İsmet Özel’in ve Nurettin Topçu’nun argümanlarıyla Türkiye’nin yaşayacağı krize cevap üretemeyeceği düşüncesine varmama neden olmuştu. Topçu’nun Gazzalîci (Fârâbî karşıtı) tasavvufçuluğu, İsmet Özel’in “Üç Mesele”deki İbn Teymiyyeci “Müslüman Toplumculuğu” bana göre Türkiye’nin antropolojik Türkçü yapılanmasını imkânsız kılıyordu. Antropolojik Türklüğü şöyle tanımlıyordum: a) Tek eşlidir; b) Akraba evliliği yapmaz (Jeti Ata kuralı); c) Reşit olmayan kızları evlendirmez (sözleşme hürriyeti); d) Milli kimlik içinde aşiretleşme ile alt kimlik inşa etmez; e) Dinde zorlama yoktur; f) İbadetlerindeki eksiklik veya inançlarındaki farklılık nedeniyle kimseyi tekfir etmez. 2015’te Türkiye’deki İslâmcı ve Türk-İslâmcı düşüncelerin İslâm’dan anladıklarının Eş’arîlik/Selefîlik ile izah edilebileceğini idrak etmiştim. 2016’da öncelikle bu anlayıştan koparak “Kul Hakları”nı yazmaya başladım. “Kul Hakları” kitabı yazarlık hayatımın başındaki “Ahlâk Ayaklanması” kitabına yeni bir halkaydı. Yapmak istediğim şey Türk düşüncesindeki “Güney Müslümanlığı” etkisini gösterebilmek için öncelikle “negatif hak” alanını belirlemekti. “Makasıd-ı Hamse” kavramını kullanarak kimsenin beş temel emniyetinin ihlal edilemeyeceğini ifade ettim. Kimse, din seçmek ve dindar olmak bakımından başka bir iradenin (devlet, toplum, cemaatler, mahalle) zorlamasına maruz kalmamalıydı. Bunu şöyle ifade ettim: “Allah insanların din sahibi olması noktasında diğer insanlara bir yük, mesuliyet yüklememektedir. Kimin hangi inanca sahip olacağına kulun karışma hak ve yetkisi bulunmamaktadır. Kulun inancındaki sapma konusunda zaten ilahî bir tehdit vardır. Kul, bu duruma rağmen ister iman ehli olsun ister inkâr ehli olsun rüşd yolunu (akıl, şuur, seçme hürriyeti) tutmakla mükelleftir. En küçük toplumsal birimlerde dahi (aile, mahalle) hegemonya, kâr ve şehvet (zor, zer, belam), kul hakkına tecavüzü meşrulaştırmanın ideolojisiyle dolaşmaktadır. Bu meşrulaştırımın İslâmî retoriği nedeniyle din afyonlaşmaktadır. Böylelikle ‘Dünya küfr (fısk) ile durur, zulm ile durmaz’ demenin bir temeli olduğunu anlıyoruz.” Negatif Hak alanında ortaya koyduğum bu yaklaşımı “şehir hakkı” kapsamında ele aldığım bir kitapla ileri sürdüğümden kitabımı okuyanlar düşünce dünyamın Selefî ve Eş’arî İslâm eksenli düşünce ekollerinden kopuşumla ilgili olabileceğini idrak edememişlerdi.
- Üçüncü döneme geçerken önceki dönemlerimi tamamen reddetmediğim görülecektir. Örneğin, Fârâbî’den gelen “şehir” fikri daha da güçlü şekilde “Türklük antropolojisi” tasavvurumun merkezinde kaldı. Nurettin Topçu’dan gelen anti-uygarlıkçı yaklaşım ve Batı-dışı sosyalizm düşüncesi baki kaldı. İsmet Özel’den gelen modernlik eleştirisi ve endüstriyel teknolojizm karşıtlığı devam etti. 2009-2015 aralığında “medeniyet” eksenli düşünce üreterek Nurettin Topçu’ya da İsmet Özel’e de mesafe oluşturan bir düşünceye yönelmiştim. Bu fikriyatım da 2015 sonrası dönemimde “Devletin Teknolojisi Halkın Tekniği” (2021), “Yitik Şehir (Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir Kitabına Bir Eleştiri)” (2022), “Uygarlık ve Medeniyet” (2023), “Göçer Evli Uygarlık Tezi ve Yerleşik Uygarlıklar Üzerine” (2024), “Yahya Kemal: Gelenekli Modernizm” (2024) kitaplarımda devam etti. Fakat eski kitaplarımdaki tezlerim üzerine yeni bir antropolojik okuma inşa etmiştim. Dergâh Dergisi çevresi (Topçu, Özel, Kutlu, Tanpınar, Yahya Kemal), benim için kökten vazgeçilen bir yer değil; aksine sürekli aşılmaya çalışılan, sınırları zorlanan bir “baba ocağı” gibiydi. Fakat bu çevrenin Türklüğü bir “Müslüman toplumsal terkip” görmesine karşı çıkıyordum. Tevhid ahlâkının Türklerin Hz. Peygamber öncesi ve sonrası ‘Hanif’ karakterinde, yani töresinde zaten mevcut olduğunu ifade ediyordum. Nitekim, “Ahlâk Ayaklanması” kitabımda “Tevhidçi Ahlâk” merkezinde ortaya koyduğum yaklaşımı, 2015 sonrası düşünsel dönemimde eski Türklerin Hanifliği vurgusuyla yeniden ele almış oldum. Bu açıdan 2015 sonrası metinlerim “fikrimi değiştirdim” demekten çok “fikrimin eksik taraflarını tamamladım” anlamına gelebilecektir. Bununla beraber birileri “döneksin, bal gibi de fikirlerini değiştirmişsin” dese bile gam yemem. Düşünce değişmiyorsa, zaten düşünür düşünmüyor demektir.
- “Kul Hakları – Hukuk ve Adalet Tasavvuru İçin Deneme” (2017) kitabımı yazdığım dönemde beni meşgul eden diğer konu “kadın ve aile” meselesiydi. Geçmişte İslâmcı ideolojiye bağlı kaldığım uzunca bir dönem olduğundan bu camianın “kadın” konusundaki yaklaşımlarını hem teorik olarak hem de irtibatlı olduğum muhitler vesilesiyle biliyordum. Ayrıca “Evlerimizi Kaybediyoruz” (2013) kitabım vesilesiyle kimi kadın toplulukları ile yaptığımız tartışmalarda onların ifade ettiği itirazlara muhatap olmuştum. İslâmcılığın 2000’de (aslında 1997’de) “erkek İslâmcılığı-kadın İslâmcılığı” şeklinde ikiye bölündüğü fikrini taşıyordum. Kadın İslâmcılığı Hz. Âdem’in insanlığın ortak atası olduğu düşüncesini reddediyor ve kadını “birey-özne” olarak düşünüyordu. Bu perspektif onları “aile” kurumunu da “ev içi sömürü kurumu” olarak nitelemelerini sağlıyordu. İslâmcı kadınlar “Kadın, çocuğunu emzirmek zorunda değildir”, “Benim bedenim, benim kararım” gibi argümanları öne sürüyor ve “feminist Kur’an okumaları” çalışmaları yapıyordu. Amine Wedud ve Fatima Mernissi gibi yazarların etkisiyle “kadın imamlık” tartışmaları gündeme getiriliyordu. “Ailenin korunması” söylemi bu çevreler için kadının birey kimliğinin silinip “eş ve anne” kimliğiyle tanımlanması olarak algılanıyordu. İşte bu dönemde “Toplumsal Cinsiyet Adaleti” kavramı da ortaya atılmıştı. Bu kavram görünüşte seküler feministlerin “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” kavramına alternatif ve “İslâmî” muhtevayla dolduruluyor; ancak son tahlilde ve pratikte “süresiz nafaka” hükümlerini savunmak, “mal rejimi olarak edinilmiş mallara katılma rejimini” desteklemek, “aile reisliği”nin kaldırılarak “eşitlikçi yönetim” sistemini benimsemek gibi konularda sekülerlerle benzeşiliyordu. Bense eski Türklerin “aile kurumu” uygulamalarına bakarak çağlar boyunca Hanif İslâm’ın “aile” meselesini nasıl ele aldığı konusuna odaklanmıştım. Ziya Gökalp’in “Eski Türk toplumu feminist idi” söylemini nasıl Batıcı görüyorsam, Kadın İslâmcılığın feminist yaklaşımlarını da o derece Batıcı görmekteydim. Eski Türk toplumu feminist düzende yaşıyor olamazdı. Zira savaşçı ve demirci bir toplumun “kahraman” yetiştirmek gibi bir motivasyonla hareket etmesi kaçınılmazdı. Ayrıca Türklerin diktiği balbal ve taşbaba heykelleri “bıyıklı erkek” (Kıpçak) figürlü idi. Dede Korkut destanlarından birinde Bayındır Han, beğleri Toy’a çağırınca erkek evladı olanları “ak çadır”a, kız çocuğu olanları “kızıl çadır”a yerleştirmiş, çocuğu olmayan beyleri ise “kara çadır”a oturtup, “kara aş” yedirmişti. Demek ki Türklerde “er” sahibi obalar sosyal hiyerarşide yukarıda duruyordu. Bu mantıksal çıkarımlarla kadın meselesini İslâm fıkhı ve Türk kültürü ekseninde ele alarak bir “antropolojik Hanif aile” modeli ortaya koydum: “Havva’nın Evsiz Kızları” (2017). “İslâmcılığın cinsiyet eksenli bölünmesi” konusundaki tespitim İslâmcılığın kadını sözleşme hürriyetinden ve mülkiyetten mahrum bırakan Eş’ari/Ortadoğu fıkhını görmezden gelmesine bir eleştiri idi. Muhafazakâr ve İslâmcı erkek elitlerin kurduğu tahakküm düzeninin (fıkhî bagajın), İslâmcı kadındaki feminist sapmayı tetikleyen asıl amil olduğunu ilan ediyordum. Ayrıca Türkçü milliyetçi çevrelerin “Töre”den bahsetmesine rağmen aileyi atomize edip yıkan modern/Batılı bireyciliğe (feminizme) ödün vermesine de itiraz etmekteydim. Tek eşli, akraba evliliğine mesafeli, kadının iradesini ve sözleşme hürriyetini tanıyan; ama aileyi (Fârâbî gibi), toplumun temeline yerleştiren kutsal bir oba/ev (ev-bark=tapınak) olarak tanımlayan bir fikriyata yönelmiştim. Yaptığım iş, beni “Türk’ün Kanadı At” (2018) kitabıma hazırlayan son dönemeç idi.
- “Türk’ün Kanadı At” (2018) kitabı görünüşte İsmet Özel’in “Benim hayranlığımdan inlerdi şehir / Ben atlara ve uzaklara hayrandım” dizeleriyle ilişkili sayılarak okundu. Oysa kitabın daha “Önsöz” metninde “İsmet Özel’in eski Türk hayatına dair bir yorumuna rastlamamıştım. Yapılacak bir şey vardı: Eski Türk toplumlarına dair literatürü okumalarıma dahil etmem gerekiyordu” deniyor ve “antropolojik Türklük” meselesinin düşüncemde merkezî yeri işaret ediliyordu. Bu Önsöz’e “Anadoluculuk fikrinin Türklüğü İslâm’la ve Anadolu’da başlatan nazariyesi, (fikriyatımla) ‘at/hayl’ peşinde dolaştıkça beni Asya’ya çekiyordu” diye bir cümle daha koymuştum. Dolayısıyla kitabım “Hanif Türk” için hazırlıktı. Olabildiğince mitolojiye yöneldim. Grek mitolojisindeki “Sentor-Kentauros (Centaur)” hakkında bir başlık açarak “İskitlerin Türklüğü” meselesine işaret ettim. “Töre” kavramını işledim. Gökalp’in “Töre” dediği şeyin kaynağının Hz. Nuh’un kanunları (misak-ahid) olduğuna ve Kur’an’ın “O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklarını almıştık. Ve senden ve Nuh’tan ve İbrâhîm’den ve Musa’dan ve Meryemoğlu İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık.” (Ahzâb 7) ayetiyle buna işaret ettiğine değindim. “Kök Türkler, Hz. Nuh ve Yafes’ten gelen aile düzeni/misak modelini uyguladı. Bu model gereği Asya bozkırında bugün ‘Türk Töresi’ adı verilen ama aslında ‘Nuh Yasaları’ndan beslenen bir toplum-şehir sistemi kuruldu. Tarih at ve demirle başladı. At, Asya bozkırındaki toplumsal nizamı, hızı, mülkiyet ilişkilerini ve jeopolitik üstünlüğü kuran antropolojik bir enstrümandı. Bu Doğu ve Batının bilmediği bir uygarlıktı” dedim. Ayrıca Türklerin göçer-evli” hayat tarzının doğu ve batının “uygar” toplumlarından (Roma-Çin) çok daha üstün bir “medeniyet” durumu oluşturduğuna işaret ettim. Bu kitap İsmet Özel’e yıllarca metinlerimle sorduğum “teknolojiyi reddederek nasıl bir hayat inşa edeceğiz?” sorusunun cevapsızlığını da aşmaya imkân veriyordu. Keza, Nurettin Topçu’nun “köycü sosyalizmi”nin Türkiye’nin 2000’li yıllarda köysüz kalması olgusu karşısındaki zafiyetini de aşmaktaydım. Yıllar önce kaleme aldığım “Azgelişmişlik Üstünlüktür” (1996) kitabım, “Türk’ün Kanadı At” (2018) ile kıpırdanan küheylan gibiydi.
- Konu mitolojiye gelmiş oldu. Altıncı maddede okuyucunun “Hanif Türk” (2019) kitabımla ilgili hususları anlatacağım beklentisini boşa çıkararak “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” (2022) hakkında mitoloji bağlamında bir izah yapacağım. Mitoloji okumalarım yoğunlaştıkça bir şey fark ettim. Kur’an kıssaları ile Türk mitolojisinin pek çok unsurunda geçişkenlik bulunuyordu. Örneğin İslâmcılar Türkçülerin Gök Börü referanslı “Ergenekon” Destanı” veya “Oğuz Destanı” anlatıları hakkında alaycı dil kullanıyordu. Bense Türklerin Hanif inançla yaşadığını düşündüğümden mitolojilerde hakikat özü bulunduğu görüşündeydim. İslâmcılar Kıtmir adlı köpeğin Ashab-ı Kehf ile beraber mağara girişinde neden durduğunu açıklayamıyordu. Ayrıca Hz. Muhammed, Medine’ye hicret ettiğinde devesi Kasva’nın serbest bırakılmasını ve çöktüğü yere Mescid-i Nebevî’nin inşa edilmesini emretmişti. İslâmcı aydınlar Türkçülere “Gök Börü’nün rehberliği” konusunda ağır ve alaysı eleştirilerde bulunurken, kendi metinlerinde benzer öğeler bulunduğunu göz ardı ediyordu. Başka benzerlikler de vardı. Örneğin Kur’an’a göre Allah Musa ile ağaçtan konuşmuştu. Türk mitolojisinde de ağaç kutsaldı. Müslümanlar Hacc farizasında Arafat’a (dağa) çıkıp kurban kesiyordu. Eski Türkler de her yıl Tek Tanrı için kurban kesip toy düzenliyordu. Kur’an’da Allah’ın Musa’ya “Kutsal vadidesin, ayakkabılarını çıkar” dediği ifade edilmekteydi. Türkler de bazı mekânları kutsal görmekteydi. İslâmcılar, Türklerin animist olduğunu; taş, toprak, su, ağaç demeden her şeye taptığını söylüyordu. Bense Kur’an’ı okuduğumda “yerde ve gökte her şey Allah’ı tesbih eder” ayetini görüyordum. Kur’an’a göre bazı taşlar Allah korkusundan uçurumdan aşağı atlıyor, Hüdhüd kuşu tevhide inanmayan kavmi keşfedip Hz. Süleyman’a haber veriyor, karıncalar Hz. Süleyman ile konuşuyordu. Allah At’a yemin ediyor, arılara vahiy ediyordu. Yine Allah kâinatı yaratırken göklere ve yere “isteyerek veya istemeyerek gelin” diyordu. Dağlar yeryüzünde bulutlar gibi yüzüyor; Tanrı, dağlara emanet yüklemek istiyor, onlar reddediyordu. Vardığım sonuç şuydu: mitolojiler, insanlığın unuttuğu veya zamanla bozduğu vahiy kökenli hakikatlerin (Nuh Yasaları’nın) tortularıdır. Dolayısıyla İslâmcıların Türkler için “animist bunlar” nitelemesi Kur’an ayetleri düşünüldüğünde Müslümanlar için de söylenebilecekti. “Hanif Türk” kitabıma bu analojiyi koyamamıştım. Çünkü meseleyi çok daha derinlikli ele almam gerekiyordu. Ayrıca “Hanif Türk” kitabında ortaya koyduğum argümanlar zaten düşüncemin bloke edilmesi için yeteri kadar veri yüklenmişti. Kitabımın kapağına linçleneceğimi bilerek runik harflerle 𐱅𐰇𐰼𐰜(Türk) yazdırdım. Kitap yayımlandıktan sonra sosyal medyada “ırkçı” olduğum konuşulmaya başlandı. Hatta bir yazar “Göktürkçe ezan okutturacak” diye paylaşım yapmıştı.
Lütfi BERGEN

Son Yorumlar