Arlin Çiçekçi Anadolu’nun Güleç Anlatıcısı…

“Ben Sivaslı bir ailenin çocuğuyum her ne kadar babam da annem de iki yaşında İstanbul’a göçmüş olsa da anneannem de babaannem de köylü kadınlarıydı dolayısıyla şehirde doğmuş da olsam saf Anadolu kültürü içinde büyüdüm diyebilirim. Mesela romandaki Kayserili Çiçek Teyze,  anneannemden ve yer yer babaannemden esinlenerek harmanladığım bir karakter. Çiçek Teyze, “Gadalarını alayım” yani “Senin günahların benim olsun” derken aslında konuşan ya anneannem ya da babaannem oluyordu benim zihnimde.”

 

Arlin Çiçekçi… 1981 İstanbul doğumlu… Doğma büyüme İstanbullu… Kökeni Sivas… Hep mütebessim bir çehresi var. Gülünce gözleri de gülüyor derler ya. Arlin Hanım tam da onlardan… Hatta gözleriyle gülüyor da diyebiliriz. Onda ilk göze çarpan şey içindeki çocuğun hep yaşadığı… O çocuk ilk günkü gibi heyecanla, merakla, dışarıdaki hayatın zorluğuna ve acımasızlığına rağmen iyimserliğini, direngenliğini her daim muhafaza ediyor. Bütün muzipliğiyle dünyanın sertliğine, hoyratlığına karşı gülümsüyor. Umudu diri tutuyor her sözcüğüyle, cümlesiyle… İyi bir gözlemci aynı zamanda. En ince ayrıntıları bile görebiliyor. İnsanların sevinçlerinin, acılarının, suskunluklarının farkında.

İstanbul’un kültürel zenginliği (maalesef şimdilerde o zenginlikten bahsedemiyoruz. Bütün farklılıkları bir daha ortaya çıkmamak üzere bastıran, yok eden bir yozluk, yobazlık her yeri esir almış durumda.)  ailesinin özgür, sevecen, sıcak ortamıyla birleşince çoktandır hasret kaldığımız bu toprakların insan terkibi ortaya çıkıyor Onda. Nitekim Çiçekçi bir söyleşisinde (https://www.birgun.net/) ne güzel anlatıyor: “Babam (Çetin), annem (Gülkız) ve abimden (Hakan) oluşan çekirdek ailemiz bu anlamda çok besleyiciydi. Babam fıkralar anlatmayı, oturup bizimle hayata dair tartışmayı severdi, annemden Kayseri ve Sivas yörelerinden deyimler, atasözleri, küçük anektodlar duyardım hep. Abimse bambaşka bir profil; zeki, okuyan, küçüklüğünden beri merakla araştıran ve bulduklarını, öğrendiklerini de paylaşmaya şevk duyan bir çocuktu, hâlâ da öyle. Dolayısıyla çekirdek ailede zaten üç koldan besleniyordum bu anlamda ama bunun yanı sıra ben insanları dinlemeyi de çok severim. Doğduğum büyüdüğüm mahalle mozaik bir kültürdü. Alevi, Sünni, Çerkez, Roman komşularımız vardı. Onların hikâyelerini dinlemekten de her zaman büyük keyif aldım. Bizim “yaya” dediğimiz anneannem (Çiçek) ve babaannem (Siranuş) da nev-i şahsına münhasır hikâye anlatıcılarıydı. İkisi de başlı başına birer roman konusu olabilecek derecede renkli karakterler. Nur içinde yatsınlar.”  

Yazımızın başında mütebessim, pozitif Arlin Çiçekçi ‘den bahsettik. Bu kadar iyimser, güler yüzlü bir kişiliği var ama toplumumuzda kangren haline gelmiş, moral bozucu, yıllardır hepimize ayak bağı olmuş sorunları, sıkıntıları, dertleri her platformda dile getiriyor. Romanlarında, yazılarında kurgunun değişik imkânlarını kullanarak bu sorunları görünür kılıyor. Metinlerinin satır aralarında, kurgularının fonunda bu sorunları okuyabiliriz. Metinlerindeki dil ve kurgu mahir bir elden çıkmış. Onu okurken bazen geçmişin koridorlarında dolaşırken bir masal sıcaklığı okşar alınlarımızı. Tam da geçmişte dolaşırken birden şimdiye ve şimdiden geleceğe ışınlanıveririz. Gah hüzün gah mutluluk en çok da umut…

Çiçekçi genelde kadının sosyal pozisyonu, ezilen kadınlar, kadına şiddet, genel şiddet, doğa tahribatı, çevre katliamı, kentlerin yağmalanması, yoksulluk… gibi sıkıntılardan bahseder. Yoksulluğu bilindik anlamıyla ele almıyor. Yoksulu ve yoksulluğu karikatürize eden, acınası bir tip haline getiren anlayışın uzağında. Nitekim: “Benim ideal edebiyat tasavvurumda yoksulluk mevzu olduğunda onur kavramı, orta yere düşen bir ateş oluyor. Yoksulun karikatürize edilmiş bir “tipleme” olarak temsil edildiği değil var oluş ve onur mücadelesi veren bir karakter olarak iç dünyasına bakan, baktıran, yoksulluğu insan hakları temelinde sorgulayan eserleri savunuyorum ve çoğalmasını umut ediyorum. Yapabilirsem şayet, kendi yazın serüvenimden de beklentim, daha doğrusu umudum bu yönde anlamlı bir söz söyleyebilmek. Ama kolay bir sorgulama da değil bu elbette.” diyerek ifade ediyor bu tutumunu.

Çiçekçi içine doğduğu, nefes aldığı coğrafyanın kültürel kodlarına yabancılaşmış değil. Anadolu coğrafyasındaki özellikle sözlü kültüre ait masalların, hikâyelerin, türkülerin, şarkıların insanı besleyici, geliştirici, öğretici yanını erken yaşlarda keşfetmiş. Farklı medeniyetlerin, dinlerin, kültürlerin, değer yargılarının yatağı toprakların renk tayfından payına düşeni almış. Her taşının, toprağının altından hikâyeler fışkıran Anadolu’nun sesine, sözüne kulaklarını açmış. Bu seslere dikkat kesilmiş. Komplekssiz…

Arlin Çiçekçi’yi daha iyi tanımak ve anlamak için “Beşerbazın Marifetleri” ve “Servi Nine ve Üç Güzeller” romanlarını okuyalım derim.

Yazımızı Onun cümleleriyle bitirelim:

“Ne olacak bu memleketin hali?

Memleketin halinin ne olacağını bilmiyorum ama o gün kendimce yapabildiğim “doğru” her ne ise onu yapıyorum ve sandalyemi iyilerin, iyi bildiklerimin, iyi olsun istediklerimin masasına çekiyorum. Aynılar aynı sofrada olacaksa şayet, hiç yoksa yan yana duracaklarımı, cevabı henüz olmayan sorulara birlikte kafa yoracaklarımı, yemeğimi birlikte yiyeceklerimi seçiyorum.”

Muaz ERGÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir