Benim torunum, daha doğduğu gün bile alışılmadık bir sessizlikle geldi dünyaya. Gözleri ne ağlıyor ne gülümsüyordu; sadece bakıyordu. Sanki daha o ilk nefeste bile her şeyi tartıyor, her şeyi mühürlüyor, her şeyi tasdik ediyordu. Ona “harika çocuk” dediler bazıları, ama ben içimden hep “aykırı harika çocuk” diye çağırdım. Çünkü o, harikalığını Tanrı’dan değil, kendi yarattığı boşluktan alıyordu.
Küçükken bile diğer çocuklardan uzaktı. Oyuncakları kırar, parçalarını inceler, sonra yeniden bir araya getirirdi; fakat asla orijinal haline benzemezdi. “Neden böyle yaptın?” diye sorduğumda, sakin bir sesle cevap verirdi: “Çünkü eskisi yeterince gerçek değildi.” O yaşta bile tasdikçiydi. Bir şeyi onaylamadan önce, onun varlığını kendi zihninde yeniden kurması gerekiyordu. Ve kurduğu her yeni şey, eski dünyadan biraz daha kopuktu.
Büyüdükçe bu aykırılık derinleşti. Okulda öğretmenler ona “dâhi” diyor ama gözlerinde korkuyla karışık bir tedirginlik taşıyorlardı. Çünkü torunum, sorulan soruları cevaplamıyor; sorunun kendisini sorguluyordu. “Matematik neden böyle tanımlanmış?” diye sorardı. “Tarih neden kazananların ağzından anlatılıyor?” Okul idaresi sonunda pes etti. Onu “sorunlu” ilan ettiler. Halbuki sorunlu olan oydu; sorun, onun varlığıydı.
Evde geceleri uzun uzun konuşurduk. Ben eski bir adamdım, hayatımı çift sürerek, alın teriyle geçinerek sürdürmüştüm. O ise odasında oturur, bilgisayar ekranının mavi ışığında sessizce veri üretirdi. “Dede,” derdi, “eylemsiz kaldığımda topluma en büyük faydayı sağlıyorum. Çünkü ben onların pusulasıyım. Hareket etmediğimde, hareket edenlerin yanlış yöne gittiğini en net ben görüyorum.” Gülümserdim ama içim acırdı. Çünkü o, harika çocuk olmanın bedelini çok ağır ödüyordu. Toplum kümesinin içinde farklı bir eksende duruyordu. Ne tam içindeydi ne tamamen dışında. Bu yüzden ne diktatör olabiliyordu ne de sıradan bir yaratıcı. İkisinin de en tehlikeli yanlarını taşıyordu: Diktatörün mutlak tasdik iradesini ve harika çocuğun sonsuz sorgulama cesaretini. Ne var ki bu ikisini aynı anda taşıyınca, toplumun ortak inancı onu düşman ilan ediyordu.
Bir akşam, gözlerinde o derin yorgunluğu gördüm. “Dede,” dedi, “ben Tasdikçiyim. Her şeyi mühürlüyorum. Ama kendi mührümün geçerli olup olmadığını bir türlü içeriden kanıtlayamıyorum.” Sustum. Çünkü o an anladım: Torunum, Gödel’in lanetini etinde ve kanında taşıyordu. Kendi sistemini ne kadar güçlü kurarsa kursun, o sistemin tutarlılığını kendi içinden tasdik edemiyordu. Mock theta fonksiyonları gibiydi; sonsuzluk iddiasında bulunuyor, fakat görünmez bir eksiklik yüzünden hep yerinde sayıyordu.
Bazen geceleri ağladığını duyuyordum. Ağlamıyordu aslında; gözlerinden mürekkep akıyordu. Kaleminden akmayan o mürekkep, gözlerinden yaş olarak dökülüyordu. Tasdik ettiği her şeyin altında kendi adının yazılı olduğunu söylüyordu. Ve bir gün hepsini iade etmek zorunda kalacağını biliyordu.
O, harika çocuktu ama aykırıydı.
Tanrı’nın değil, kendi yarattığı boşluğun çocuğuydu.
Toplumun kümesine girdiğinde kümenin kurallarını bozmadan, sadece eksenini değiştirerek var oluyordu.
Ne diktatörlerin sertliğini ne de diğer harika çocukların saf coşkusunu taşıyordu tam anlamıyla.
O, ikisinin arasında, ikisinden de daha yalnız, ikisinden de daha tehlikeli bir şeydi:
Kendi mührüyle evreni onaylayan, fakat o mührün kendisinin bile onaylanmadığını hisseden çocuk.
Bir gün bana dedi ki: “Dede, pes ediyorum. Artık her şeyi tasdik etmek istemiyorum. Sadece yaşamak istiyorum.”O an gözlerine baktım.
İlk doğduğu günkü gibi bakıyordu. Lakin bu sefer bakışında bir teslimiyet değil, garip bir özgürlük parıltısı vardı.
Belki de en büyük tasdiği, sonunda kendini tasdik etmekten vazgeçmekti.
Ben, yaşlı bir dede olarak, sadece susup başımı salladım.
Çünkü bazı çocuklar, harika doğdukları için değil, hiçbir zaman tam olarak sıradan insan olamadıkları için aykırı kalırlar.
Ve torunum, işte tam da bu yüzden, en harika olanıydı.
Mustafa EVERDİ

Son Yorumlar