Yazmak, çoğu zaman içe doğru yapılan uzun bir yolculuğun dış dünyada bıraktığı izdir. Her yazar kendi sessizliğinden, kendi karanlığından ve kendi hakikatinden yola çıkar; zamanla bunlardan bir dünya kurar. İçten Kozmosa, yazarların bu yaratım serüvenine iki soru eşliğinde yaklaşmayı amaçlıyor. Çünkü bazen bir yazarı anlamak için bütün kitaplarını okumak yerine, doğru iki soruyu sormak yeterlidir.
İç dünyanızdaki duygu ve düşünceleri özgün bir anlatı evrenine dönüştüren yazarlık yolculuğunuz nasıl şekillendi?
Toprağın kokusuyla yoğrulmuş bir köyde başladı hayat serüvenim. Köy okulunun sınırlı imkânları beni ancak beşinci sınıfa kadar taşıyabildi; fakat içimdeki öğrenme arzusu hiçbir zaman dinmedi. Ortaokul ve liseyi dışarıdan tamamladım.
Çocukluğumdan itibaren beni en çok düşündüren şeylerden biri, çevremdeki kadınların sessizliğiydi. Annem, teyzem, halam ve ablamın maruz kaldıkları pek çok olumsuzluğu “kader” deyip kabullenmeleri, ses çıkarmadan sabretmeleri beni hem üzüyor hem de derin bir arayışa sürüklüyordu. Ben kabullenemiyordum. Neden böyle olmak zorundaydı? Neden kadın susmalı, neden yaşadıklarını içine gömmeliydi? Henüz bu sorulara verecek cevaplarım yoktu ama içimde büyüyen bir itiraz vardı.
Babam hayvancılıkla uğraşır, aynı zamanda baba mesleği olan çobanlığı yapardı. Her öğle ona yemek götürürdüm. Yine böyle bir gün, rüzgârla savrulmuş, taşlara tutunmuş, yırtık ve sararmış bir gazete parçası gördüm. Hayatımda ilk kez bir gazete görüyordum. Üzerinde bir kadının yaşam hikâyesinden bir kesit vardı. O küçücük kâğıt parçasının benim için bir kapı aralayacağını o gün elbette bilmiyordum. Ama bir insanın hikâyesinin yazılabileceğini, kelimeler aracılığıyla hiç tanımadığı başka bir insana ulaşabileceğini ilk kez orada fark ettim. Belki de yazarlık serüvenimin ilk kıvılcımı, rüzgârın önüme bıraktığı o sararmış gazete parçasıydı. Onu uzun süre sakladım.
Sonra ben de kabullenemediğim, yanlış bulduğum ne varsa yazmaya başladım. Yazdıkça kendimi daha güçlü, daha az yalnız hissediyordum. Yazmak benim için sığınılacak bir limana dönüştü. Dedemin anlattığı masallar, ağabeyimin zengin kitaplığı ve elime geçen her kitap bu dünyayı giderek büyüttü. Okudukça yalnızca dışarıdaki dünyayı değil, kendi zihnimi de sorgulamaya başladım. İçinde yetiştiğim değer yargılarının bir kısmının zihnimi nasıl kuşattığını fark ettim. Anladım ki insanın özgürleşmesi yalnızca dışarıdaki duvarları yıkmasıyla değil, kendi zihnindeki duvarlarla yüzleşmesiyle de mümkün. Ben hâlâ bu zihinsel özgürleşmenin mücadelesini veriyorum. Okumaya hiç ara vermedim.
2015’de çeşitli gazete ve internet sitelerinde yazmaya başladığımda artık yazmak benim için yalnızca kişisel bir ihtiyaç değildi. Satırlarıma yansıyan acıların ve haykırışların sadece bana ait olmadığını biliyordum. Tarih boyunca hor görülmüş, yok sayılmış, en temel arzularını dahi içine gömmek zorunda bırakılmış yüz binlerce kadının sıkıştırılmış hayatları vardı çevremde.
Kadın olmanın zor olduğu coğrafyalar vardır. Ben o coğrafyalardan birinde, Şanlıurfa’da doğup büyüdüm. Erkeğin egemen ve üstün kabul edildiği bir toplumsal yapıda kadının sürekli ikinci plana itilmesine yakından tanıklık ettim. “Sen kadınsın” sözüyle çizilen sınırları gördükçe yazmak, geleceğe dair kurduğum bir hayal olmaktan çıktı; benim için bir sorumluluğa, hatta bir başkaldırıya dönüştü.
Uzun yıllar, sosyal sorumluluk bilinciyle özellikle tarım işçisi kadınların izini sürdüm; yaşam öykülerini kendi ağızlarından dinledim, yaşadıklarına yerinde tanıklık ettim ve kaleme aldım. Gönüllü olarak çalıştığım bir gazete bayisinin sağladığı basın kartıyla şehrin en ücra köşelerine kadar gittim. Görülmeyeni görmeye, duyulmayanı duymaya ve kimsenin ses vermediği hayatları köşeme taşımaya çalıştım. Kimi zaman insanın aklının ve vicdanının sınırlarını zorlayan yaşam hikâyeleriyle karşılaştım. O kadınların sessizliğinde yalnızca acıyı değil, direnme gücünü de gördüm. Yazdıkça anladım ki benim için yazmak, artık yalnızca anlatmak değil; tanık olduğum hayatların sessizliğine kayıtsız kalmamaktı.
Bu nedenle “Kadının Sessiz Çığlığı” başlığı altında bu topraklardaki kadınların yaşadıklarına ses olmaya, onların özgürleşme mücadelesine kelimelerimle küçük de olsa bir ışık tutmaya çalıştım; hâlâ da çalışıyorum. Çünkü bazen yaralanmış bir insanın tek ihtiyacı, feryadını duyabilecek başka bir insanın varlığıdır. Düşünen, vicdanının sesini dinleyen ve gördüğü haksızlık karşısında susmayan birinin…
Ben kelimelerin gücüne ve sihrine inandım. Yazarlık yolculuğum da sanırım tam burada şekillendi: Kendi içimdeki itirazdan başkalarının sessizliğine, oradan insanın ve toplumun hakikatini anlamaya uzanan uzun bir yolculukta.
Bugün hâlâ içimde aynı umut var. Yanı başımdakiler duymasa bile, bir yerlerde birilerinin yazdıklarıma rastlayacağına inanıyorum. Tıpkı yıllar önce benim, rüzgârın savurup taşların arasına bıraktığı o sararmış gazete parçasına rastladığım gibi.
Belki de yazmak biraz budur: Hiç tanımadığınız bir insanın yoluna, bir gün bulması umuduyla birkaç kelime bırakmak.
Yazdığınız onca hikâye, karakter ve dünyanın merkezinde yer alan; hâlâ da peşinden gitmeyi bırakmadığınız temel soru nedir?
Yazdığım hikâyeler ve kurduğum dünyaların ardında hep aynı soru var: İnsan sınırlarını ne kadar aşabilir?
Yazmak benim için doğal ve içten bir edimdir; bazen de anlamlandıramadığım ya da değiştiremediğim şeylerden kaçtığım en güvenli alan.
Yazdıkça besleniyorum; kelimeler bana huzur veriyor. Yazıda sınırlar silikleşir; gerçek hayatın susturduğu yerde ifade bulur, daralttığı yerde genişler, düşüncelerimi özgürce aktarırım.
Kelimelerin gücüne inanıyorum; onlarla gerçeği sorgular, iç karanlığımda ışık yakarım.
Ve hâlâ o ışığın ve sorunun peşindeyim: İnsan gerçekten özgür mü, yoksa özgürlük her seferinde yeniden kurduğumuz bir hikâye mi?
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Aysel Kelekçi ÖZDEMİR
- 1974’de Şanlıurfa’nın Bozova ilçesine bağlı Karacaören Köyü’nde dünyaya geldi.
- İlköğrenimini köyünde tamamladı; ortaokul ve lise eğitimini dışarıdan sürdürerek tamamladı.
- Yazarlığın yanı sıra sinema ve belgesel alanında da çalışmalar yaptı.
- 2019’da kaleme aldığı hikâyelerden yola çıkarak senaryolar hazırladı ve kendi yapım şirketi Serçe Prodüksiyon’u kurdu.
- Senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği iki kısa filmle Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne başvurdu.
- Kurmuş olduğu ekip ile Şanlıurfa’nın kültürel belleğini kayıt altına almaya yönelik çeşitli belgesel ve saha çalışmaları gerçekleştirdi.
- “Şehrin Öteki Yüzü” çalışması kapsamında yaşlılarla ve dengbêjlerle söyleşiler yaparak bölgenin yaşam kültürünü, sözlü tarihini ve unutulmaya yüz tutan hikâyelerini kayıt altına aldı.
- “Geçmişten Günümüze Şanlıurfa” gibi projeler geliştirerek bu çalışmalarını 2021 kadar sürdürdü. Pandemi sonrasında saha ve sosyal faaliyetlerine ara verse de okumaya, yazmaya ve kısa film senaryoları üretmeye devam etti.
- İlk eseri *“Mezopotamya’nın Kırgın Çiçekleri”*nin ardından “Dildeki Düğüm” ve çocuk kitabı “Patik” yayımlandı.
- Bugün öykü, köşe yazısı ve senaryo çalışmalarını sürdüren Kelekçi Özdemir; özellikle kadınların, çocukların, görünmeyen hayatların ve yaşadığı coğrafyanın belleğini edebiyatın ve sinemanın diliyle görünür kılmaya devam ediyor.

Son Yorumlar