“Ferhat’ın ruhunda hep bir kaçış hikâyesi vardı.”
Mehmet Binboğa şair, denemeci, öykücü, edebiyat öğretmeni, ozan… Gerçek bir kalem erbabı… Her yazısı yürekten damlayarak sayfalara dökülür. Hüzne vurur mızrabı, hüznü vurur… Sözlü kültürün burçlarında bayrak dalgalandırmış bir aileden gelir. Türküler, ağıtlar, uzun havalar büyütmüştür Binboğa’yı, en çok ta annesinin yüreği yanık ninnileri, meselleri… Dağların rüzgârıdır sızım sızım sızlayan… Paramparça bir aydır pınarlarda yakamozlanan… Binboğa daha oniki yaşlarında Âşık Mahzuni Şerif’e sazıyla yarenlik etmiştir. Yarenlik, başı dumanlı dağlardan sonsuzluğun sesini fısıldarken esen yeller… Sazın tellerinde gezinirken bir acayip sonsuzluk… Kerpiç damların kurnalarında serçeler… Kurnalarda keklikler, kurnalarda üveyikler… Upuzun çayırlarda meleyen emlik kuzular…
Binboğa “Yasenya” adlı şiir kitabından sonra ilk romanını yayınladı. “Efelya”… Çok işlek bir kalemi ve su gibi akan bir anlatımı olmasına rağmen kitap yayınlama hususunda tembellik yapan biri Mehmet Bey. Belki de yazmaya profesyonel olarak bakmadığı için bu, böyle. Hissetmeden, yazacaklarını gönlünde ağırlamadan kalemi eline almıyor. Mehmet Bey’in yazdıklarını okurken mutlaka cümlelerinden birine apansız bir yağmura yakalanır gibi yakalanıverirsiniz. Birden çocukluğunuza, ilk gençliğinize dönersiniz… Bazen de bir bozkırda ayı seyrederken bulursunuz kendinizi. Ya da ince ince yağan bir yağmurun içinizi eriten iksirinde. Ya da ilk aşkın dizleri tutmaz hale getiren iksirinden yudumlarsınız en tenhalarda. Onu okurken gene kar yağar Binboğa dağlarına, gene bahar gelir yaylalara… Yayla yollarına dizilir göçler… Bir uzun hasrete dizilir bütün sözcükler. Bir derin hasrete… Bir sızıya… Bir derin hüzne…
“Efelya”, Binboğa’nın ilk romanı demiştik. Bu romanda da yazarın işlek kalemine, akıp giden üslubuna yeniden tanık oluyoruz. “Efelya” bir şairin kaleminden çıkmış bir roman. Binboğa metne şiirden kanatlar takarak romanı ve okuyucuyu kanatlandırıyor. Hüzün şiirin estetik anlatımında, coşkun bir lirizmin atına binerek dörtnala koşuyor sayfalarda. Hep hüzün ama alttan alta kendini hissettiren dengeli ironi de dikkatli okuyucunun gözünden kaçmıyor. Diyaloglar ironinin ve mizahın imkânlarından faydalanılarak oluşturuluyor. Bütün bunlara romanın ana kahraman Ferhat Bey’in rüyayla gerçek arasında salınması, bazen rüyanın gerçeğin içine girmesi bazen de gerçeğin rüyanın naif dünyasını silip götürmesi okuyucuyu zaman ve mekândan koparıyor.
“Efelya” hem romandaki ana karakterin hem de romanın ismi. Roman okuyucuya Türkçeyi çok sevdiriyor. Yazar hem geleneksel söyleyişlere, şivelere hâkim hem de Türkçe üzerine akademik eğitim almanın avantajıyla sağlam bir roman dili kuruyor. Olayların akışına göre hem şiiri hem yöresel söyleyişleri hem de akademik tavrı okuyucuyu boğmadan metne yansıtabiliyor. Zaten şairliğinin metne yansımasına yukarda değinmiştik.
Gelelim “Efelya”nın konusuna. Ülkemiz insanının en önemli, en güncel, konuşulması en yasak mevzularından birini işliyor. Mayınlı bir arazide kalemini dolaştırıyor da diyebiliriz. Herkesin yaşadığı ama bir türlü anlatamadığı, itiraf edemediği, dile getirmeye korktuğu bir mevzu. Derin aynı zmanda… Evli, öğretim üyesi Ferhatla evli, öğretmen Efelya (Elif)nın gizli aşkları… Evli barklı, sosyal konumları çok iyi, gözde/göz önünde, herkesin gıptayla baktığı iki insan bütün tehlikeleri, riskleri göze alarak neden kendilerini ateşe atarlar? Neden yaşanan hayat, çor çocuk, kariyer insanları mutlu etmez de ufacık bir gönül kıvılcımı her şeyi yakmayı göze aldırır? Evlenmeden önce birbirine âşık olan, bir dakika bile birbirinden ayrılmak istemeyen insanlar evlendikten sonra neden birbirlerine katlanamaz hale gelirler? Neden evlendikten sonra erkek kadını, kadın erkeği mülkü olarak görür?
İşte “Efelya” böyle bir mayınlı alan üzerinde… Bir yanda hayatın rutininden bıkmış, hep aynı yeknesaklıktan usanmış evli, iki çocuk babası şair, akademisyen Ferhat bir yanda zengin birisiyle evli, çocuklu, öğretmen ve ilgiye, iltifata, şiire, güzel sözlere susamış Elif… Geçmişleri, yitirdikleri, beklentileri, eşlerinde bulamadıkları her neyse bu iki insanı bir araya getirir. Çelişkiler, toplumsal baskı, yanlış anlamalar, değer yargıları, bir uzaklaşan bir yakınlaşan duygu dünyaları ve bütün bunların etkisiyle aynı zamanda bütün bunlara karşıt olarak ortaya çıkan gerilim. Bu gerilim Ferhat’la Elif’i yorarken aynı zamanda aralarında bir tutkal görevi görür. Birbirinden kopmaz hale getirir… Önce şiirlerle, muhabbetle başlayan ilişki sonrasında ete kemiğe bürünür. Küçük kaçamaklar, anlık buluşmalar kesmez âşıkları… Bir haftalık İtalya turuyla taçlanan beraberlik ve aynı zamanda birbirlerine en yakın olduklarında kopuşun başlaması…
Roman hayatın içindeki insanları iç dünyalarıyla yansıtıyor. Ağdalı, imgeye bulanmış bir dil yok. Evde, okulda, çarşıda, pazarda nasılsa insanlar öyle yalın yansıtılmış romana. Benim en çok dikkatimi çeken şey: Son zamanlarda hayatımızın vazgeçilmezi haline gelen sosyal medyanın romanda yer alması. Facebook, twitter, instagram… Vazgeçilmez iletişim araçlarına dönüşmüş durumda. Hepimiz bunlardan faydalanıyoruz. Bu iletişim biçimi uzakları yakın etti. Anında arkadaşlar, sevgililer birbirleriyle iletişime geçebiliyor. Ferhat’la Elif’te bu araçların imkânlarını sonuna kadar kullanıyorlar.

Evet, “Efelya” bir ilk roman. Ama usta bir kalemden çıkmış olması nedeniyle tereddütsüz okunabilecek bir değere sahip. Ayrıca bıçaksırtı bir konuyu ustalıkla ele alıyor, işliyor. Duygu yoğunluğu da var en sert gerçekler de… Şiir de var öykü de… Rüya da var, en derin rüyalardan uyanılan hayat ta… Bir ulu ağacın gölgesinde hüngür hüngür ağlamak da var, şen şakrak çocuklarla kahkahalar da…
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar