“Dün dünle gitti cancağızım,
Artık yeni şeyler söylemek lâzım”
Mevlânâ
“Baba, canım babam, Berlin’deyim. Bir Rus uçağını kaçırıp buraya indim. Yanına gelmek istiyorum ama param yok, çok özledim seni, çok…”
Mektubu okuduktan sonra kâğıdı gözlerine sürdü, göğsüne bastırdı, inildedi.
“Ahmet’im” dedi dudakları titreyerek…
O, ülkesini terk ettiğinde oğlu Ahmet on sekiz yaşındaydı. Ülkesinde takip ve tehdit ediliyordu. Bütün yakın dostları tutuklanmış, kurşuna dizilmişlerdi. Ailesi ve arkadaşları onun da bir an önce ülkeden çıkmasını ona telkin ediyorlardı. O da on dokuz yıl önce oğlu Ahmet’i, kızlarını, eşini geride bırakarak ülkeyi terk etmişti.
Şimdi ise yabancı bir ülkede, Mısır’da ölüm yatağındaydı. Oğlu Ahmet’ten mektup almış, okumuş ve mektuptaki hasret dolu satırları ruhuyla birlikte öbür dünyaya götürmek istiyordu.
Ömrü çilelerle geçmiş bu baba, Musa Carullah’dı. O, 1875 yılında Rostov’a bağlı Na Donu şehrinde dünyaya gözlerini açmıştı. Babası din hocasıydı ve İdil Türklerindendi.
Babasını altı yaşında yitirse de annesi Fatma Hanım aydın bir kadındı, karamsarlığa kapılmadı ve onu en iyi hocaların yanına gönderdi, okuttu. Hem Arapça, Farsça öğrendi, hem de Rusça… Din eğitiminden sonra hukuk fakültesinde okumak için dışarıdan lise bitirme sınavlarına girdi, lise diploması alıp Moskova Hukuk Fakültesine başvurdu ama kabul edilmedi.
Rusya’nın çeşitli bölgelerinde hocalık yaptı, vaiz verdi. Çocuklar için yeni eğitim metotları geliştirdi, kitaplar yazdı. Rusçadan insanların ufkunu açacak bilimsel kitaplar tercüme etti. Gazete çıkardı, İstanbul’da Mehmet Akif ve dostlarının yayınladığı Sebülreşad’a yazılar yazdı. Etrafında geniş bir aydın çemberi oluşturmaya çalıştı.
Rusya, devrimci fikirler ve hareketlerle kaynıyordu. Musa Carullah ve onun gibi düşünen aydınlar Rusya’daki Müslümanların bu hareketler olurken dışlanmalarını istemiyorlardı. Bu amaçla o, şehirden şehre, insandan insana koşuyordu. 1917 yılında Moskova’da toplanan beşinci Rusya Müslümanları Kurultayı’nda divan üyesiydi ve Kurultay’a sunduğu “İslam’da kadın-erkek eşitliği” başlıklı bildirisiyle dikkatleri üzerine çekmişti. Sonradan o bildiriyi genişleterek “Hatun” adında bir kitap yayınladı.
“Kızların ve kadınların eğitilmediği bir toplumun gelişmesinin, ileri gitmesinin imkânsız olduğunu” ileri sürüyordu. Tabii ki tepki de topluyordu. Hem dostları artıyordu hem de düşmanları…
Rusya’da devrim olunca Lenin dahil, önemli devrim liderleriyle görüşmeler yaptı. Onlara Müslüman toplumunun sorunlarını anlattı, kendi halkı lehine tavizler koparmaya çalıştı. Ama Bolşevikler Rusya’da güç kazandıkça önceden verdikleri sözleri çabucak unuttular ve Rus Çarlığının sömürgeci politikalarına geri döndüler. Türkistan baştan başa işgal edildi.
O, yılmadı. İstanbul, Kahire, Mekke, Medine gibi Müslümanların en önemli şehirlerine giderek oradaki aydınlarla fikir alışverişinde bulundu. Müslüman dünyasının hali onu derinden üzüyordu. Sürekli yazıyor, İslam esasları içinde yeni fikirler ileri sürüyordu. Ama onun uyarılarını dikkate alan insan azdı. O günlerin duygularını sonradan şöyle anlatmıştı:
“Büyük ümitlerle İslâm âlemini gezdim. Buhara, Türkiye, Mısır, Hicaz, Hint ve Şam diyarlarında dolaştım. Dinî medreselerin her birini gördüm. Fakat vatanıma maalesef akıbet-i tam kanaatle değil, temam-ı hayretle döndüm.”
1921 yılında Türk-Rus antlaşması için Moskova’da bulunan Dr. Rıza Nur’la görüşür. Ona Türkiye’ye olan derin sevgisini ifade ederek, yayınlanması için ona bir eserini verir.
1923 yılında Rus devrim liderlerinden Buharin “Komünizm Elifbası” kitabını yazınca, ona karşılık olarak, “İslamiyet’in Elifbası” kitabını yazdı ve dostları vasıtasıyla kitabı Finlandiya’da yayınlattı. Bu kitabıyla idam fermanını kendi eliyle imzalamış oldu ve akabinde tutuklanarak hapse atıldı. Hapiste üç yıl yattı, bir ara serbest bırakıldı, sürgün edilecek, belki de kurşuna dizilecekti. Ailesi ve dostlarının ısrarıyla sekiz çocuğunu ve eşi Esma’yı Rusya’da bırakıp gizlice Doğu Türkistan’a, Kaşgar’a gitti. Çinlilerin takipleri sonucu orada da kalamayacağını anlayınca, Küçük Pamir yaylalarından at sırtında dört ayda Afganistan’a ulaştı.
Afganistan’da çeşitli camilerde vaiz verdi. Gazete çıkarmak istedi ama orada uygun ortamı bulamadı. Finlandiya Müslümanları onu ısrarla yanlarına davet ediyorlardı, oraya gitti. Orda halkı aydınlatmaya ve kitaplarını yazmaya devam etti. Finlandiya’da yazdığı en önemli çalışması, “Uzun Günlerde Oruç” isimli eseridir. O kitapta, Arabistan’la Finlandiya Müslümanlarının aynı ibadet hükümlerine tabii olamayacaklarını, bazen 24 saat gündüz olan bir ülkede yeni hükümler olması gerektiğini ileri sürdü. Tepki topladı, aldırmadı.
1934 yılında Finlandiya’dan ayrıldı. Japonya ve Hindistan’ı ziyaret etti. Hindistan’da “Mahabharata” ve “Veda” isimli dini kitapları asıllarından okumak için bir Hindu alimin yanında bir yıl boyu Sanskrit dilini öğrendi. Bir dostuna yazdığı mektupta o günlerini şöyle anlatıyordu:
“Ben Benares’te, Hindu Brahmanları’nın en büyük alimleri huzurunda, tecrübesiz bir öğrenci sıfatıyla Hint’in en eski “Vedalar”ını, Hint Peygamberlerinin semavi kitaplarını, Hint filozoflarının felsefelerini, hikmetlerini tamamıyla değilse de biraz öğrenmeye çalışıyorum.”
O sırada 62 yaşındadır.
Hindistan’dan, İran ve Irak’a geçti. Musul, Necef, Kerbela, Kufe şehirlerinde önemli Şii medreselerini gezdi, Şii din adamlarıyla tanıştı. Onlarla Müslümanların küçük problemleri abartarak birbirleriyle düşman olmaması gerektiği konusunu görüştü. Orda gördüğü muharrem ayındaki yas merasimleri nedeniyle eleştirisel bir kitap yazdı. Kitap yayınlanır yayınlanmaz Irak’tan çıkarıldı.
Yılmadı, tekrar Çin’e, oradan da Hindistan’a geçti. Afganistan’da dostları vardı, oraya yerleşip kitaplarını yazmak istiyordu ama Hindistan’daki İngiliz polisi de onu takip ediyordu. Çok geçmeden onun yaptığı faaliyetleri yasaklayarak Carullah’ı hapse attılar.
İki yıl Peşaver hapishanesinde yattı. Bhopal şehrinde hakimlik yapan dostu Muhammed Hamidullah’ın girişimleri sonucu serbest bırakılsa da 1945 yılına kadar gözetim altında tutularak ülkeden çıkmasına izin verilmedi.
Hindistan’dan çıkar çıkmaz Türkiye’ye gider. Yorgun ve hastadır. Ona Türkiye’de Türk vatandaşlığı verirler. Sevdiği, daha Türkistan’da iken hasretini çektiği İstanbul’da sadece kış mevsimine kadar kalabilir. Çünkü İstanbul’un rutubetli havası onun zayıf bedenini daha da yıpratmaktadır. Tanıdığı dostları vasıtasıyla Sovyetler Birliği’ne gitmek, ailesini görmek istemektedir. Bir dostuna gönderdiği mektupta, Sovyetler Birliği’ne gitmesi hakkında şunları yazar:
“Oğlum, görüyorsun, ben çok yaşlandım. Ve içimde sürekli sızlayan bir yaram vardır. Hanımımı ve çocuklarımı terk ettim. Mutlaka onlara orda çok çektirmişlerdir. Bu yaşıma rağmen komünistler beni öldürecekse, bırak öldürsünler, ben kararlıyım, döneceğim.”
Gerçekten de o gittikten sonra hanımı Esma, çocukları Meryem, Zeynep, Muhammed, Ahmet ve diğerleri 1931’in baharında tutuklanmış ve vatan haininin ailesi olarak Volgada’ya sürülmüşlerdir.
Bütün ısrarlarına rağmen Sovyet Elçiliği Rusya’ya girmesi için ona vize vermez.
1948 yılında Kahire’ye gider. Kahire’de Mehmet Akif’e de yardım etmiş olan Hidiv Tevfik’in kızı Hatice Hanım, Kadı Abdurreşid’in kızı Fevziye Hanım ona da yardım ederek, onu Mısru’l Kadim’deki bir huzurevine yerleştirirler. O sırada Yusuf Uralgiray adında bir Türkistanlı ona bir mektup getirir. Oğlu Ahmet, Rusya’da sürgünden sonra okumuş uçak mühendisi olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında ise kendi kullandığı uçağı kaçırarak Berlin’e inmiştir.
Musa Carullah Berlin’deki oğluyla mektuplaşmaya başlar ama parasızlıktan ne Ahmet yanına gelebilir ne de o Ahmet’in yanına gidebilir.
Sonuçta o, oğlundan gelen hasret dolu mektupları gözlerine süre süre, 28 Ekim 1949 yılında huzurevinde vefat eder. Cenaze namazı Seyyide Nefise Camii’inde kılınarak Afifi’deki Hidviye ailesinin Kraliyet Mezarlığı’na gömülür.
Gurbet elde vefat eden bu çiçeli insan, Türkistan’daki halkının uyanması için deli gibi sağa sola koşarken, tam 120 kitap yazmıştır.
Mezar taşına Türkistan’lı “Şeyh Musa Carullah” adını yazarlar. Vasiyetinde kitaplarını ve kendi yazdığı eserlerini Ankara’da kurulacak olan Milli Kütüphane’ye bağışladığını yazmıştır.
Onun hakkında en güzel sözü Ömer Rıza Doğrul söylemiştir:
“Musa Carullah, ilim ve fikri düşünce ile eylemi birleştiren bir mütefekkir, ilim adamıdır.”
Uzun süre unutulan, ismi bile hatırlanmayan Musa Carullah, yıllar sonra Kazan’daki hemşerileri tarafından hatırlanır ve şehrin en büyük caddesine onun ismini verirler. Yurdunda adına okullar açar, konferanslar, seminerler düzenlerler. Gönülden bağlı olduğu Türkiye de onu unutmaz. Sonradan Diyanet İşleri Başkanı olacak olan Prof. Mehmet Görmez, doçentlik tezini onun üzerine hazırlar.
Orhan ARAS

Son Yorumlar