Bir Kuş Kanat Çırpardı İçimde

“Bir şeyin provası yapılıyor sanki
Kuşlar toplanmış göçüyorlar”
Cemal Süreya

 Bir.

Babam, evimizin yönünü her sene değiştirirdi. Baharın geldiğini buradan anlardım. Bunu, babamın belki de bir türlü cesaret edemediği; ama durmadan içinde büyüttüğü, her seferinde yeniden yuttuğu göç etme isteğine yoruyorum şimdi. Manzarası değişince bambaşka memleketlere göç ettiğini hayal eder, güneşin doğuşuyla beraber alüminyum demlikte demlediği tek kişilik çayını içerdi saatlerce. Tek kişilik çay, ona da babasından kalmış. Yoldan geçenler sorarmış dedeme, “Sofi, çay var mı?” diye. Eğer dedemin hoşuna giden biriyse davet edermiş. Ama haz etmediği biriyse, “Tek kişilik çayım var.” dermiş. Çayın güneşte kurutulup tekrar tekrar demlendiği zamanlardı tabii. İşte babam tek kişilik çayını içtiği saatlerde evde yapacağı değişiklikleri düşünürdü. Yatılı okulda okuyan ablam eve geldiği zaman heyecanla anlatırdık yer değiştiren odaları, yürüyen kapıları. Bir tek kerpiç odamız sabit kalırdı; çünkü o tarafta arsamız yoktu. Yerini arayan nehirler gibi yayıldıkça yayılmıştı evimiz. Menderesti.

Babam bir gün göç ederse, diye düşündüm, kesinlikle ilkbaharda olurdu bu.

Mesela Nisan ayının ortalarında. Dağlardan esen rüzgârın kar kokusunu düzlüklere getirdiği bir günde.

Mesela sisli ormanların, kocaman dalgaları olan denizlerin memleketine…

Süphan Dağı’nın öte taraflarını hayal ederdim böylece. Kuşlardı. Göç ederdi güneye. Süphan, kıblemizdi.

Manzaraydı, eskirdi. İnsandı, alışırdı.

İki.

Soğuk kış aylarında ahşap pencerelerin ıslak, buz tutmuş deliklerinden -boşluklardan- gelen soğuğun, sobanın yanında duran plastik kovadan gelen tezek kokusunun arasında, üstümüze örttüğümüz koyunyünü yorganların altında hayal kurarken -ki annem bu yünleri saatlerce ağaçlarla döve döve köyün deresinde yıkadığı halde yine de koyun gibi kokardı bu yün yorganlar- bir anda babamın hırıltılı ama kararlı sesiyle irkilirdik.

“Bu sene dipteki doşirmeyi değiştirmem lazım, çürümüş. Tavan üstümüze çökecek.”

Babam cümlesini bitirir bitirmez kendi âlemine dalarken o karanlıkta tavanı nasıl gördüğüne şaşırırdık biz. Çok geçmeden annemin yorgun, bıkmış sesiyle irkilirdik bir kere daha.

“Bin defa dedim sana orası damlıyor diye. Haberin mi var evinin damından, duvarından! Yat, uyu…”

Sonra derin bir soluğa dönüşürdü annemin sesi. Kesik, utangaç, en sonunda karşı koyamadığı bir tutku. Biz ise yüzümüzü soğuktan korumak için yorganın altına iyice sokulurduk. Her taraf karanlıktı. Bu yüzden sadece kulaklarımızla yaşardık bu saatlerde. En ufak sese bile bir sürü korku yüklerdik. Sobada çatırdayan tezekleri, tezek olduğunu bile cinlerin ayak seslerine benzetirdik. Haydutlar, kaçaklar, kurtlar… Korkularımızdan sıyrılır sıyrılmaz tavandaki çürümüş tahtalara bakardık. Kaderimiz, maddenin zaman karşısındaki direncine bağlıydı. Ağaçtı, çürürdü.

Yağmurun eksik olmadığı, mavinin kapkara bulutların arkasına saklandığı nemli coğrafyalara doğru mesela.

Üç.

Köyümüzde iki minibüs vardı. Yoldan geçtiklerinde her şey bambaşka olurdu. Mucizeydi. Durup izlerdi herkes. Çamaşır yıkayan kadınlar ayağa kalkar, minibüs gözden yitene kadar saygıyla beklerlerdi. (Aslında kadınlar yoldan kim geçerse geçsin ayağa kalkardı. Bu yüzden evlerin etrafı yüksek duvarlarla çevriliydi belki de.) Tarlada çalışan, hayvan otlatan erkekler de, korna sesiyle verilen selama elleriyle karşılık vermek için bir asker edasıyla ayağa kalkar, gururlanarak işlerine devam ederlerdi. (Aslında minibüsçüler herkese selam verirdi ama kimse bu gerçeği görmezdi. Bozkırda insanlar ya korkuyla ya da inançla ayakta dururlar.)

Bu iki minibüsten en sevdiğim, Delal amcanın beyaz, eski model minibüsüydü. Delal amca bizim evin yukarısında oturduğu için kendimi ayrıcalıklı hissederdim. Hele mahallemizdeki bakkalın önünde durduğunda hayranlıklar bakardık. Kim bilir özlem duyup da gidemediğimiz nice güzel memleketler dolaşmıştı bu minibüs.

Minibüsün bakkalın önünde daha sık durması için bir hinlik yaptık benle Abdullah. İlkbaharda iyice çamurlaşan yolda gizli ve derin çukurlar kazar, yumuşak toprakla doldururduk yeniden. Sonra Delal amca bakkalın önünde durduğunda iyice kabaklaşmış tekerler o çukura denk gelir, minibüs dakikalarca patinaj eder, biz de doya doya seyrederdik.

Şehre indiğimizde Delal amcanın minibüsüne denk gelmek için dua ederdim. Hızlı ve havalı sürüyordu. Kışın o soğuğunda bile beyaz gömleğiyle otururdu o büyülü koltuğa. Mezarlığın yanından geçerken kolunu camdan sarkıtıp Fatiha okuması ve eliyle çenesini sıvazlaması yok mu, işte bunu hayranlıkla seyrederdim. Sonra ben de tellerden yaptığım arabayla mezarlığın yanından geçer, aynı şekilde dua okurdum.

Bir gün annemle beraber Delal amcanın minibüsüyle şehre gidiyorduk. Şehre varana kadar camdan dışarıyı seyreder, arkadaşlarıma anlatacak büyülü şeyler arardım. Kendimi bir hikâye toplayıcısı gibi hissediyordum. Baktığım her şey bana öyle mucizevî görünürdü ki… Her gün gördüğüm toprak yol, kerengler, Çakırbey deresi…

Şehrin içine girdiğimizde bambaşka duygular hissederdim. Ya da hissettiklerim daha coşkulu olurdu. Dikkatimi ilk çeken şey, şehrin girişindeki kocaman, yayıldıkça yayılmış, sanki yıkıkmış gibi duran o ev olurdu. Şehirde böyle bir evin olması, benim mucizemin içinde biçimsiz bir siğil gibi duruyordu. Ne zaman bu evin yanından geçsek, yolculardan biri alaycı tavırlarla şu yorumu yapardı:

“Bu adam tanıdığım en iyi duvar ustası. Ama bakar mısınız şu evin haline!”

Herkes kahkahayla gülerken ben, bunu üzerime alır, alay konusu benmişim gibi başımı önüme eğer, onlara cevap veremediğim için bütün sözcükleri yutkuna yutkuna içime atardım. Çünkü babam da bizim köyün en iyi duvar ustasıydı.

Yürekti, ezilirdi.

Dört.

Güneşli bir nisan sabahında, rüzgârın bayatlamış karın kokusunu düzlüklere taşıdığı bir günde babam, evimizde yapacak bir değişiklik bulamadı.

Beş.

Bir gün sonra, sabaha karşı Delal amcanın beyaz minibüsüyle karayemişler ülkesine doğru yola çıktık.

İnsandı, giderdi.

Bir kuş kanat çırpardı içimde, göçmendi.

Zafer Çarboğa

Bursa/Kasım-2021

 

2 Comments

  1. BurakA Reply

    Bir dolmuş iki kanat
    Önü yıkık köhne konut
    ardı karayemiş gölgesi
    İnsan hiçbir yere gitmiyor
    İçinden başka
    Hikaye heybesi de
    Yürekte birikecek öykü söyle
    İkisi de aynı ne olacak
    Herkes kuyusunu kendi mağrasında taşır madem
    Çıra yak isi boşa gitmesin duvara yazmada usta işte sensin
    Kuş uçar gölgesin alır

    devam edecek

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir