Bir Şehrin İşgali, Bir Esirin Hafızası: Eyüb Sabri’nin Bir Esirin Hâtıraları Üzerine Ali Gezginci ile Söyleşi

Eyüb Sabri’nin Bir Esirin Hâtıraları‘nı hangi saiklerle yeniden hazırlama ihtiyacı hissettiniz?

Bir Esirin Hâtıraları‘nı yayıma hazırlamaktaki en baskın neden olarak “ahde vefa”yı söyleyebilirim. 1919 yılında kışın soğuğunda, yazın sıcağında esir alınarak Ayntâb’dan Mısır’a gönderilen grubun içerisinde yer alan Eyüb Sabri ve bu duruma maruz kalmış diğer isimleri (Taşçızâde Abdullah Efendi, Kethüdâzâde Hüseyin Cemil (Göğüş), Muhasebeci Besim, Evkâf Memuru Hakkı Bey, Defter-i Hâkanî Memuru Eyüb Sabri, Tapu Müdürü Hayri, İncozâde Hasan, İmamzâde Mustafa [Özkoçak], Patpatzâde M. Bahtiyar, Mennanzâde Mustafa) yeniden gündeme getirmekti niyetim. Çünkü 1922 yılında yayımlanan bu hatırat unutulmaya yüz tutmuş ve aradan yarım asır geçtikten sonra 1978 yılında Necmettin Sefercioğlu tarafından yeniden yayımlanmış. Fakat bu baskısında hatırat hem sadeleştirilmiş hem de başka bir hatırat ile birleştirilerek kitaplaştırılmış. En vahimi ise Bir Esirin Hâtıraları‘nın müellifi Eyüp Sabri Akgöl olarak yanlış olarak tespit edilmiş. Bu tespit çığ gibi büyüyerek bugünlere kadar gelmişti. Bunun sebebi de hâtıratı kullananların yazarın kim olduğunu sorgulamaması ya da merak etmemesidir, diye tahmin ediyorum.

Diğer yandan bu hâtırat İngilizler tarafından tutuklanarak Mısır’a sürgün edilenlerin yaşadıklarına ilişkin elimizdeki yegâne kaynaktır. Bu konuda Eyüb Sabri’nin haricinde esarete maruz kalmış isimler de hatıralarını -şimdilik tespit edebildiğimiz kadarıyla- kayıt altına almamışlardır. Hem yaşanan esaret sürecine ilişkin hem de Ayntâb’da İngiliz işgaline dair verdiği bilgiler bu hâtıratı Antep Savunması çalışmalarında eşsiz bir duruma getirmektedir. Buna rağmen, bu hâtırata hak ettiği ölçüde kıymet verilmediğini de görüyoruz. Bu durum da hâtıratı yeniden yayımlamamda itici bir güç oldu.

Nihayetinde hâtıratı tekrar yayınlamamızın başlıca iki sebebi vardır: Birincisi hâtıratın daha önce aslına sadık kalınmayarak sadeleştirme yapılarak yayınlamasıdır. Sadeleştirilen veya kısaltılan her metin, döneminin ruhundan kopartılmış, birkaç uzvu eksik kalmış bir insana benzemektedir. Bu sebeple metnin anlatımını bozmamak için sadeleştirme yapmadan aslına sadık kalarak çevriyazıyı gerçekleştirdik. İkincisi ise hâtıratın müellifinin yanlış teşhis edilmesidir. Başarabilirsek yapmaya çalıştığımız; hâtırata ve müellifine hakkını teslim etmektir.

Eyüb Sabri’nin Bir Esirin Hâtıraları‘nda olayları kronolojik değil de tematik bir akışla sunması, esaret deneyiminin tarih yazımındaki temsil biçimini nasıl etkilemektedir?

Aslında hâtırat tam anlamıyla kronolojiden kopmuş bir metin olmadığı gibi bir günlük de değil. Esasen hâtıratın üç ana bölüm etrafında ilerleyen bir omurgası var: Ayntâb’ın işgali ve tutuklamalar, Halep’e sevk ve Mısır’a yolculuk, ardından Heliopolis esir kampındaki günler. Ama her bölümün içinde Eyüb Sabri, olayların akışını sık sık keserek belli bir meseleye -Mutasarrıf Celâl’in tavrına, Ayntâb’ın işgalinde Amerikan Koleji’nin rolüne, esirlerin gözlerinin kör edilmesine- ayrı bir yoğunlukla eğiliyor. Yani bir günlük gibi gün gün ilerlemek yerine, “vaka” temelli bir anlatı kuruyor hâtıratında.

Bunun tarih yazımı açısından iki sonucu var bence. Birincisi, bu tercih hâtıratı sıradan bir tarih kaynağı olmaktan çıkarıp, belli kurumları ve mekanizmaları -kolej, hastane, mutasarrıflık- öne çıkaran gözleme dayalı tahlile ağırlık veren bir tanıklık metnine dönüştürüyor; bu da bizim gibi araştırmacılar için doğrudan kullanılabilir, tematik olarak bölünmüş bir kaynak sağlıyor. İkincisi, bu Eyüb Sabri’nin kurduğu bu yapı esaret deneyimini yalnızca “başıma gelenler” anlatısı olmaktan çıkarıp, işgalin ve esaretin kurumsal yüzünü teşhir eden bir şahitlik haline getiriyor. Bu da esaret literatürünün, salt kişisel acı anlatılarının ötesine geçerek işgal mekanizmalarının analizine hizmet edebileceğini gösteriyor.

Hâtıratta İngiliz işgalinin Ayntâb’daki başlangıcına yapılan vurgu, Antep Savunması literatüründeki “Fransız merkezli anlatı”yı nasıl yeniden çerçevelemektedir?

Antep Savunması literatüründe en çok ihmal edilen konuların başında İngiliz işgali dönemi gelmektedir. Bu konuya hem bu hatırat çerçevesinde hem de “Osmanlı Hatırat Geleneği Bağlamında Milli Mücadele Dönemi’nde Antep Savunması’nı Konu Alan Türkçe Hatıratlar” başlıklı yüksek lisans tezimde özellikle dikkat çekmeye çalıştım. Bu konuya tersten bakmak gerekiyor. Antep Savunması literatüründeki Fransız merkezli anlatıya bu açıdan baktığımızda savaşın bu dönemde gerçekleşmesi ve şehirdeki Ermenilerin pozisyonlarını tartışmasız bir şekilde Fransızlar ile birlikte göstermeleri anlatının da bu şekilde yönlenmesine sebep olmuştur. İngiliz işgali dönemi de bu bakımdan mevcut anlatının dışında kalmış diyebiliriz. Fakat Antep Savunması’nın teşkilatlanma sürecinin ve işgallerin nasıl karşılandığına dair algının iyi anlaşılmasında İngiliz işgal döneminin iyi tahlil edilmesi gerekmektedir. Bir Esirin Hâtıraları bu açıdan oldukça önemli bir kaynaktır. İngiliz işgal döneminin başlangıcına dair eşsiz bilgiler vermesinin yanı sıra, Ayntâblıların işgale bakış açısını göstermesi açısından önemli tanıklıklar içermektedir. Yani askerî raporların ve resmi kayıtların veremediği duygu durumlarını, insani refleksleri ve özellikle de işgal sürecinde gündelik hayatın dönüşümünü bu hâtıratta bulabiliyoruz. Burada Eyüb Sabri’nin sivil bir memur olmasının da rolünü ıskalamamak gerekiyor. Bulunduğu konum hem olaylara hem de insanlara bakış açısını etkilediğinden, işgaller karşısında Ayntâblıların yaşadığı belirsizlik ve ümitsizlik duygusunu tahlil etmiş ve kayıtlara geçirmiştir.

Eyüb Sabri’nin Mutasarrıf Celâl’e yönelik eleştirileri, dönemin yerel idari yapısının işgal süreçlerindeki rolünü anlamada ne tür metodolojik sorunlar doğurmaktadır?

Bana kalırsa bu soru, Eyüb Sabri’nin eleştirileri özelinde, Millî Mücadele döneminin en karmaşık sorunlarından birisini kapsamaktadır. Malumunuz bu dönemde ortaya çıkan İstanbul Hükümeti ve Ankara Hükümeti ikiliği döneminin bürokrasisini tercihe zorlayan bir durumu doğurmuştur. Bazı isimler net olarak tercihini yapsa da bazı isimler de arada kalmış ya da belirsizliğin getirdiği sürecin belirgin hale gelmesini beklemiştir. Bunların haricinde taraf değiştirerek nihayetinde hainliğe varacak eylemlerde bulunan birçok isim de olmuştur. Eyüb Sabri’nin eleştiri oklarını yönelttiği Ayntâb Mutasarrıfı Celâl bu karmaşık durumun önemli örneklerinden birisidir. Hâtıratında İngilizlerin işgalinin kolaylaşmasının sorumlusu olarak Eyüb Sabri, Mutasarrıf Celâl’i gösterir. İngilizlerin memuru gibi davrandığını, işgalcilerin gıda teminini belediye kaynaklarıyla sağladığını, bir dediklerinin iki edilmemesi için varını yoğunu ortaya koyan bir profil çizer Eyüb Sabri. Fakat bunca ithamlarına rağmen Mutasarrıf Celâl’i bir kere dahi “hain” olarak nitelemez. Bu da düşünülmesi gereken bir durumdur.

Diğer yandan Antep Savunması’na ilişkin diğer hâtıratlara baktığımızda Mutasarrıf Celâl’e ilişkin genel olarak olumsuz bir portrenin çizildiğini görüyoruz. Örneğin Lohanizâde Mustafa Nureddin, Ayntâb’da işgale direniş noktasında milliyetperver ve muhalif olmak üzere iki grubun oluştuğunu, Mutasarrıf Celâl’in de muhalif grupta yer aldığını belirtiyor; hatta bu grubu ve dolayısıyla Celâl’i “ahmak” ve “cahil” olarak niteliyor. Dönemin resmî yazışmalarına baktığımızda da, savaş sürerken Ayntâb Heyet-i Merkeziyesi’nin Mutasarrıf Celâl’den duyduğu rahatsızlığı Büyük Millet Meclisi’ne bildirdiğini, Celâl’in Fransız işgal kuvvetlerine ve Ermenilere karşı kayıtsız tavrı yüzünden birçok fırsatın kaçırıldığının şikâyet konusu edildiğini görüyoruz. Nitekim bu şikâyetler üzerine görevden alınıp yerine eski Hama Mutasarrıfı Sabri Bey getirilmiştir. Yani Eyüb Sabri’nin tekil bir husumetinden değil, döneme dair yaygın bir kanaatten söz ediyoruz.

Bununla birlikte metodolojik sorun da tam burada başlıyor: bir amirin astı tarafından değerlendirilmesi her zaman belli bir öznellik taşır ve Eyüb Sabri’nin, kendisini tutuklattıran sürecin doğrudan tanığı olması, bu eleştirileri hem daha değerli hem de daha “kişisel” kılıyor. İlginç olan şu ki, bunca ağır ithama rağmen Eyüb Sabri, Mutasarrıf Celâl’i bir kez bile açıkça “hain” olarak adlandırmıyor; bu da bize İstanbul-Ankara hükümetleri arasındaki o geçiş döneminde, sadakat ile ihanet arasındaki çizginin çağdaşları tarafından bile net biçimde çizilemediğini gösteriyor. Tarihçi olarak bizim de bu tür figürleri “hain/kahraman” gibi keskin ikiliklerle değil -eylemleri itibarıyla kesin bir şekilde hain olanlar dışında-, dönemin belirsizlik ve tercih zorunluluğu bağlamında değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bu arada konu Mutasarrıf Celâl olunca bir anekdotu paylaşamadan geçmek istemiyorum. İngilizlerin Ayntâb’ı işgali döneminde mutasarrıflık makamında oturan ve Eyüb Sabri’nin bahsini ettiği Mutasarrıf Celâl, Celâl Kadri Barlas değildir. Bu konu Antep Savunması çalışmalarında da sıklıkla karıştırılan bir konudur. Bu konuda ileride hazırlamakta olduğum çalışmayı yayımladığımda konu netliğe kavuşacaktır diye umuyorum.

Sigara paketleri üzerine yazıldığı belirtilen notlar, sözlü tarih ve mikro-tarih yazımı açısından hangi tür “epistemik güvenilirlik” tartışmalarını gündeme getirir?

Bu soru aslında tarihyazımında hatıra kaynak türü üzerinde hala uzlaşılamamış bir meselenin tezahürüdür. Şöyle ki, hatıra metinleri yakın bir tarihe kadar Türk tarihyazımında “sübjektif” oldukları için birincil kaynak olarak mesafeyle yaklaşılan bir türdü. Bu durumda hatıra metinlerinin detaylı incelemelerinin yapılmamasına, tekrar baskılarında özensiz bir şekilde yayınlanmalarına ve bütün bunların birleşimiyle bir sorun yumağı haline getirdi. Özellikle de çoğunlukla hatıra metinleri günümüz okuyucusunun daha iyi anlaması düşüncesiyle sadeleştirme yöntemiyle yayınlandı. Prof. Dr. Ali Birinci’nin deyimiyle hatıra metinlerinin yayımında görülen “sadeleştirme hastalığı” eserin kaynak değerini de ortadan kaldırmaktadır. Nasıl resmi arşiv belgelerini sadeleştirmeden aslını kullanıyorsak aynı şekilde hatıra metinlerini de yazıldığı dönemin ruhundan koparmamak için sadeleştirmeden yayımlamamız gerekmektedir. Hatta, benim de katıldığım şu düşüncesiyle Birinci, sadeleştirilen hatıra metinlerinin tarih çalışmalarında kullanılmaması gerektiğini belirtmektedir: “Bundan sonra başka elde bulunan metnin asli nüsha olup olmadığının tespiti işi gelmektedir. Sadeleştirilmiş veya seçme yapılmış bir metin olup olmadığına karar verilmeyen bir hatırata atıfta bulunmak usulsüzlüktür. Hele sadeleştirilmiş bir metin ilmi usul bakımından asla kullanılamaz. Burada tarihçi başkalarının yorumladığı metni yorumluyor demektir ki işin garabeti ortadadır.” İşte -Eyüb Sabri’nin hâtıratı da dahil olmak üzere- bir hatıra metninin güvenilirliği meselesi buradan başlamaktadır.

Antep Savunması hatıratları içerisinde muhteva bakımından Bir Esirin Hâtıraları’nı karşılaştırma ya da çapraz okuma yapabileceğimiz bir durum olmadığından -çünkü Mısır’daki esarete dair başka bir birinci elden anlatı elimizde yok- hâtıratın güvenilirliğini bu literatürde sınamak mümkün değil. Bu da aslında sorduğunuz epistemik güvenilirlik meselesini daha da kritik hale getiriyor. Fakat elimizde metnin lehine çalışan birkaç unsur var: birincisi, Eyüb Sabri’nin bu notları -kendi ifadesiyle- olayların hemen ardından, sigara paketleri üzerine tuttuğunu belirtmesi, hatırlamada oluşabilecek boşlukları ve zamanla gelişen çarpıtmaları asgariye indiriyor; bir tür güncel kayıt, günlük mahiyetinde bir tanıklıktan söz ediyoruz. İkincisi, hâtıratı 1922’de, olaylardan sadece birkaç yıl sonra ve kendisi hayattayken yayımlaması, üzerinde sonradan yapılabilecek bir tahrifat ihtimalini azaltıyor. Üçüncüsü de, verdiği bazı bilgileri -örneğin Heliopolis kampındaki sağlık personelinin isimlerini- dönemin resmî belgeleriyle, mesela bir Kızılhaç heyeti raporuyla karşılaştırdığımızda örtüştüğünü görüyoruz. Yani sigara paketi anekdotu bir yandan metnin çarpıcı ve biraz da “edebî” bir detayı gibi görünse de, aslında hem yazarın samimiyetine hem de kaydın çağdaşlığına işaret eden güçlü bir ipucu bence.

Bununla birlikte, her ne kadar Antep Savunması literatüründe bu hâtırata paralel bir anlatı olmasa da esaret hatıraları arasında Eyüb Sabri ile aynı tecrübeleri yaşamış olan birçok kayıt mevcut. Durum böyle olduğundan, Bir Esirin Hâtıraları içerisinde geçen olaylara paralel olan diğer hatıra metinlerindeki kısımları dipnotlarda vererek hem hâtıratın güvenilirliğinin test edilmesini hem de okura kıyaslama yapabilecekleri bir imkânı da oluşturmaya çalıştık.

Hâtıratın “edebî eser değil şahitlik metni” olarak sunulması, metnin otoritesini artıran bir strateji mi yoksa eleştirel okuma gerektiren bir sınırlılık mı yaratmaktadır?

Eyüb Sabri hâtıratın sonunda şöyle bir ifade kullanmaktadır: “(…) bu esâret sergüzeşti esâsen bir eser-i edebî değildir.” Bu aslında eserin amacını da içeren bir açıklamadır. Eserin kurgu olmadığı vurgusu, benim görebildiğim kadarıyla iki işlevi birden görüyor. Bir yandan otoriteyi artıran bir strateji: Eyüb Sabri, okuyucuya “bunlar benim başımdan geçti, uydurmadım” diyerek hem kendi tanıklığının hem de aktardığı zulüm ve işkencelerin gerçekliğine dair bir güvence veriyor; “edebî kaygı taşımıyorum, üslubum sade, amacım yalnızca yaşadıklarımı din kardeşlerime ibret olsun diye kaydetmek” demesi de bu güvenceyi pekiştiriyor.

Öte yandan bu ifade bizi eleştirel okumaya da zorluyor, çünkü “şahitlik metni” iddiası, metnin kurgusuz olduğu anlamına gelmiyor; hangi olayların anlatılıp hangilerinin es geçildiği, hangi sahnelerin ayrıntılandırılıp hangilerinin bir cümleyle geçiştirildiği yine yazarın bir seçimi. Dolayısıyla ben bu tür ifadeleri, metnin bir “nesnellik teminatı” olarak değil, yazarın kendi metnini nasıl konumlandırmak istediğinin bir göstergesi olarak okumayı tercih ediyorum. Tarihçi olarak bize düşen, bu şahitlik iddiasını hem ciddiye almak hem de metnin neyi öne çıkarıp neyi arka plana attığını sorgulamak.

Eyüb Sabri’nin İngilizler ve Amerikan misyonerleri (özellikle Central Turkey College çevresi) hakkındaki değerlendirmeleri, işgal döneminde yabancı kurumların yerel algısını nasıl şekillendirmektedir?

Eyüb Sabri’nin hâtıratında İngilizler kadar dikkat çeken bir diğer aktör de Amerikan misyonerleridir. Ayntâb Amerikan Koleji -Central Turkey College- İngilizler şehri işgal ettiğinde doğrudan karargâh olarak kullandıkları bina oluyor; hatta bu yerleşim kararının Mutasarrıf Celâl’in tavsiyesiyle gerçekleştiğini öğreniyoruz. Kolejin bu rolü tesadüfi değil: 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Ayntâb’da faaliyet gösteren Amerikan misyonerleri, önce Ermeni Gregoryan nüfusunu Protestanlaştırmayı, oradan hareketle de bölgedeki Ermenileri Osmanlı’ya karşı kışkırtmayı hedefleyen bir “Ermeni Misyonu” yürütüyorlardı ve 1860’a gelindiğinde Ayntâb zaten Merkezî Türkiye Misyonu’nun başkenti hâline gelmişti.

Yani şehri en iyi tanıyan, en geniş bina ve altyapıya sahip kurum kolejdi; İngilizlerin işgal sonrası ilk iş olarak bu binaya yerleşmesi, aslında yıllara yayılan bir misyoner-yerel nüfuz ağının işgalcilerin hizmetine girmesi anlamına geliyordu. Eyüb Sabri’nin metninde bu kurumu doğrudan “işgalin ortağı” diye nitelemese de, kolej etrafında ördüğü anlatı -kimlerin oraya çağrıldığı, kimlerin orada sorgulandığı, Kolej Müdürü John Ernst Merrill’in İngilizlerle nasıl birlikte hareket ettiği- okuyucuya işgalin yalnızca askerî değil, aynı zamanda kurumsal bir zemine de yaslandığını gösteriyor. Bu da bize, Antep Savunması literatüründe Amerikan misyoner kurumlarının rolünün, İngiliz işgali kadar ihmal edilmiş bir başka boyut olduğunu hatırlatıyor.

Heliopolis esir kampında Ermeni doktorlara atfedilen uygulamalar, savaş esiri literatüründe “öteki”nin temsili açısından nasıl yorumlanmalıdır?

Bu, hâtıratın en sarsıcı kısımlarından biri. Eyüb Sabri, Heliopolis’teki Abbasiye Hastanesi’nde görevli Ermeni doktorların, kendilerine getirilen Türk esirlerin gözlerine tedavi bahanesiyle kasıtlı olarak zarar verdiğini, bu şekilde yirmi bin civarında esirin gözünü kaybettiğini iddia ediyor; bu doktorlar için doğrudan “Göz Oyucuları” tabirini kullanıyor. Aktardığına göre, güneşte angarya çalışırken gözleri ağrıyan neferler tedaviye götürüldüğünde doktorlar sanki av yakalamış gibi sevinip onları hemen ameliyata alıyor, on gün sonra da gözsüz dönüyorlardı; bir esire de açıkça “siz memleketinizde ne kadar Ermeni öldürdünüz, bu sizin cezanız” denildiğini kaydediyor.

Eyüb Sabri’nin anlattıklarını teyit eden bağımsız bir kaynak da var; Heliopolis kampını ziyaret eden bir Kızılhaç heyetinin raporunda, kamptaki sağlık hizmetlerinin İngiliz bir doktorla birlikte iki Ermeni doktor tarafından yürütüldüğü, esirlerin yaklaşık yüzde yirmisinin göz hastalığına yakalandığı bilgisi yer alıyor. Yani hem isimler hem de vakanın büyüklüğü bağımsız biçimde doğrulanabiliyor. Bu da meseleyi yalnızca bir hatırat yazarının öznel algısı olmaktan çıkarıp, savaş esareti literatüründe sistematik bir şiddet pratiği olarak tartışmamızı gerektiriyor.

Hâtıratta Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki direnişinin esir kamplarındaki moral ve psikolojik etkisine yapılan vurgu, Millî Mücadele’nin transnasyonel algısını nasıl yansıtır?

Hâtıratın belki de en çarpıcı tespitlerinden birinin bu olduğunu söyleyebiliriz. Eyüb Sabri, esirlerin gözünün kasten kör edilmesi vakasının, Mısır’daki gazetelerde Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki faaliyetlerinin yankı bulmaya başlamasıyla -aynı zamanda Mısırlıların kendi isyanlarının şiddetlendiği döneme denk gelerek- birdenbire durduğunu yazıyor; bir gün Abbasiye Hastanesi’nde göz ameliyatlarının hastanın rızasına bırakıldığını ve bir daha hiçbir neferin gözünün çıkarılmadığını aktarıyor. Kendi ifadesiyle bunun “kasten” yapıldığının delili de tam bu ansızın durma oluyor.

Bu satırlar bana göre Millî Mücadele’nin sadece Anadolu’da değil, esir kamplarında da bir moral ve caydırıcılık gücü ürettiğini gösteriyor: Mustafa Kemal’in adı ve direnişi, esirler için bir umut kaynağı olduğu kadar, İngilizler için de -en azından Eyüb Sabri’nin okumasında- bir kaygı doğuruyor. Nitekim mesele Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne kadar taşınmış, 1921’de on beş bin esirin kasten kör edilmesinden sorumluların siyasi takibi gündeme gelmiş ve bu karara bizzat Mustafa Kemal Paşa da imza koymuş. Yani hâtırat bize Millî Mücadele’nin etkisinin ulusal sınırların ötesine, Mısır’daki bir esir kampına kadar uzanan, hem sembolik hem de somut sonuçlar doğuran transnasyonel bir boyutu olduğunu gösteriyor.

Eyüb Sabri’nin kendi biyografik bilgilerini bilinçli olarak dışarıda bırakması, bireysel hafıza ile kolektif tarih yazımı arasındaki sınırları nasıl yeniden tanımlar?

Eyüb Sabri hâtıratın sonunda bu konuya açıklık getirmektedir: “Zengin ifâdeden mahrûm üslûb-ı ârî ile muharrer olan bu esâret sergüzeşti esâsen bir eser-i edebî değildir. Maksad tahrîrde bu olmayub yalnız Haleb ve Mısır’da dokuz ay altı gün süren mezâlim ve esâret hayâtımda çekdiğim ezâ, gördüğüm hâdisâtı sigara paketleri üzerine kaydetmiş, birçok taharrî ve tazyîklere rağmen muhâfaza eylemiş olduğumdan bunları olduğu gibi ihvân-ı dinimin enzâr-ı ibretine arz etmek maksad-ı hayırhâhânesidir.” Buradan da anlaşılacağı üzere, hâtıratın kayıt altına alınması tamamen şahsi bir mesele değil, toplumsal bir sorumluluk bilinciyle gerçekleştirilmiş, ki Eyüb Sabri amacının bu olduğunu açıkça dile getiriyor.

Eyüb Sabri kendini anlatmıyor, kendi başından geçenleri “ibret” olsun diye bir topluluğun hafızasına devrediyor; doğum yeri, ailesi, mesleği, eğitimi gibi bireysel ayrıntıları vermemesi de bunun bir sonucu bence. Bu tercih, hâtırat türünün doğasında var olan o gerilimi -bireysel deneyim mi, kolektif tanıklık mı- keskin biçimde “kolektif” tarafa yaslıyor. Ama bu durum bizim işimizi de zorlaştırıyor: müellifin kimliğini tespit etmek için hâtırat metninin kendisinden neredeyse hiç bilgi edinemiyoruz, dışarıdan -nüfus kayıtları, sicil dosyaları, dönemin resmî yazışmaları gibi- bağımsız kaynaklara başvurmak zorunda kalıyoruz; nitekim bizim de Eyüp Sabri Akgöl yanlış tespitini düzeltme sürecimiz tam olarak bu şekilde ilerledi. Yani Eyüb Sabri’nin “ben” değil “biz” odaklı bu tercihi, bir yandan hâtıratı daha güvenilir bir tanıklık metnine dönüştürürken, öte yandan yazarın biyografisini kurmayı bizim gibi araştırmacılara bırakan bir boşluk da yaratıyor.

Eserin 1922’de yayımlanması ile 1978 sonrası yeniden dolaşıma girmesi arasındaki akademik görünmezlik, Türkiye’de erken Cumhuriyet dönemi esaret literatürünün kanonlaşma süreçleri hakkında ne söyler?

Kesinlikle Bir Esirin Hâtıraları‘na ilişkin bir görünmezlik mevcut. Bunun birkaç sebebi olduğunu düşünüyorum. Sorunuza net bir tespitle başlamak gerekiyor: Antep Savunması üzerine yazılan eserlerde tutuklama olayından -çoğunlukla- kısaca bahsedilse de Bir Esirin Hâtıraları’na neredeyse hiç atıf yapılmamıştır. Örneğin, Antep Savunması’na ilişkin ilk Türkçe müstakil eseri yazan Lohanizâde Mustafa Nureddin, İngilizlerin gerçekleştirdiği tutuklamalardan bir cümle olarak bahsetmektedir. Tutuklanan ve Mısır’a esir olarak gönderilen bu kişilerin yaşadığı zorluğu betimleyebilmek için “Bu zevatın esnâ-yı râhda ve Mısır hapishanelerinde İngilizler tarafından gördükleri zulüm ve hakaret zikredilirse ayrıca bir kitap teşkil eder” açıklamasını yapmakta fakat bu zorluğa mazhar olan kişilerin isimlerini dahi belirtmemektedir. Lohanizâde Mustafa Nureddin’in hâtıratını 1340/1924 yılında İstanbul’da yayınladığını göz önünde bulundurduğumuzda Eyüb Sabri’nin 1338/1922 yılında Ankara’da yayınlanan hâtıratını, dönemin şartlarını da düşünerek, görmediğini düşünebiliriz. Bu düşünceyle yola çıktığımızda bile Antep Savunması’nın önemli simalarından Ali Nadi Ünler’in 1969 yılında yayımladığı hâtıratında tutuklamalardan bahsettiği kısımda Bir Esirin Hâtıraları’ndan bahsetmesi bir yana tutuklananlar arasında Eyüb Sabri’nin ismi dahi belirtilmemektedir. Bir Esirin Hâtıraları ancak 1978 yılında Nejat Sefercioğlu tarafından tekrardan yayınlandığında gündeme gelmiş ve hatırlanmış gözükmektedir. Sefercioğlu’nun hâtıratın müellifini Eyüp Sabri Akgöl olarak tanıtmasıyla birlikte de günümüze kadar yapılan atıflar bu baskıya yapılmıştır. Eyüp Sabri Akgöl’ün tanınan bir tarihi şahsiyet olması sebebiyle de hâtıratın müellifi üzerinde düşünülmemiş ve akademik çalışmalarda bu haliyle kullanılmaya devam edilmiştir.

Antep Savunması’na dair onlarca hâtırat arasında bu denli özgün bir kaynağın yarım asrı aşkın bir süre gündem dışı kalması, bu konuda çalışan akademisyenlerin ve araştırmacıların Antep Savunması literatürüne de ne kadar yabancı olduğunu gösteriyor. Antep Savunması’na ilişkin hatıralarını kayıt altına alan isimler bu konuya ehemmiyet vermedikleri gibi bu konu literatürün önemli bir gövdesine sirayet etmiş gibi görünüyor. Bu sebeple de eserin muhtevası derinlemesine araştırılmadığı ve yazarın kimliği dahi bilinmediğinden kanonlaşma süreci de tıkanıyor diyebiliri.z Umarım bu yeni baskıyla birlikte hem müellifin kimliği hem de eserin içeriği, hak ettiği ilgiyi görür.

Teşekkür ederiz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir