Bosna Günlüğü-VI: Dönüş

Sayılı günler çabuk geçer. Bu hızlı tempoda ve sınırlı zamanda bir şeyler eksik kalır hep. Yapmak istediğiniz şeyler, gitmek istediğiniz yerler hep vardır ve bu eksik kalma ve eksik bırakma hissi hiçbir zaman yakanızı bırakmaz. Aslında bitmeyen, yakanızı bırakmayan şey içinizdeki yeni şeyler öğrenme, farklı yerler görme arzusudur. Bu arzuyu sonlandırmak mümkün de değildir. Sadece şartlar ve imkânlar ölçüsünde istek ve arzularınızı ertelemenizdir söz konusu olan. Zaten yaşamak biteviye bir ertelemek ve  ötelemek eylemidir esasında. Bu zaviyeden baktığımızda bu gün yaşadıklarımız dün ertelediklerimizden başka şeyler değildir. Bu gün erteleyip ötelediklerimizin bir bölümü de  gelecekte yaşayacaklarımıza basamak olur çoğu zaman. Sürgit devam eder bu döngü. Kim bilir belki tekrar gelip eksik bıraktıklarımızı tamamlamak, görmek isteyip de göremediğimiz yerleri görmek  imkanı doğar bir gün. Kim bilir belki tekrar gelip Bosna Günlüğü ’nün eksik sayfalarını tamamlamanın ötesinde Bosna Günlüğünü Balkan Günlüğüne tamamlamanın imkânı oluşur bir gün. Bilinmez eyyam  ne gösterir doymak bilmez görme ve tanıma arzumuza. Zaman ne çıkarır günlerimize gecelerimize. Yıllar ve yollar nereye vardırır yaşam yolculuğumuzu. Büyük ve derin bir bilinmezlik deryasında yüzüp durmaktayız biteviye. Biteviye büyütmekteyiz bilinmezlik girdabımızı. Gördükçe ne çok görmemiz gereken yer var, öğrendikçe ne çok öğreneceğimiz şey var diye hayıflanıp durmaktayız. Akıbet; gün ola harman ola. Devran döne ömür ola…

Zaman kısıtlıydı ancak bu kısıtlı zamanı dolu dolu geçirmenin iç huzuruyla sabah namazı vakti ayrıldık  Sarayevo’dan. Şehir uykudaydı daha, gün aymamıştı. Sisli ve ışıklı caddelerde sessizlik ve insansızlık  kol geziyordu. Aileden rehberimiz İmran’ı Ilıca’ya evine bıraktıktan sonra doğuya dönüyor ve Miljacka Irmağı’nın kenarından ağır ağır ilerliyoruz. Bir vedayı uzatmanın sancılı yükünü başka bir menzile ulaşabilmenin ve eve gitmenin heyecanıyla hafifletip yol alıyoruz ana caddede. Başçarşı uyanmamış daha tedirgin uykusundan, Latin Köprüsü sessiz sakin. El  sallayıp geçiyoruz aralarından. Tek tük araç var trafikte. Tramvay ilk yolcularını almaya gidiyor şehrin batısına sabahın seherinde. Birazdan caddeler, sokaklar kalabalıklaşacak, insanlar  doluşacak her yere. Yaşam durakladığı, mola verdiği yerden yeniden başlayacak bütün haşmetiyle. Işık doğudan yükselecek  birazdan ve gün ağaracak her haliyle..

Eşsiz coğrafyası ve yaralı yüreğiyle Balkanların bu acılı topraklarını geride bırakırken bir haftalık sürede Bosna-Hersek gerçeğini anlamanın imkânsızlığını düşünüyor insan ister istemez. Dışardan gözlemin ve turistik bakışın bir coğrafyayı tanıma noktasındaki yetersizliği apaçık ortada. Bir çok değişkenin bir arada bulunduğu bu topraklar kendi iç karmaşıklığı yetmezmiş gibi dış baskı ve etkilere, farklı siyasi, etnik ve teolojik rüzgarlara duçar kalmanın sancılarını iliğine kadar hissetmekte ve bu sancıların acısıyla yürümesi gereken yolu yürümenin uzağına savrulmaktadır sürekli. Her yönüyle sert ‘balkan havası’ susta durmaya mecbur kılmakta bütün bu coğrafyadaki halkları. Avrupa’nın bu noktasındaki irili ufaklı onca ülke el yordamıyla kendilerine bir gelecek inşa etmeye, halklarına aydınlık bir yol aralamaya çalışmakta. Kimi Avrupa ile bütünleşmenin telaşında kimi etnik ve mezhebi saplantılarının ardı sıra sürüklenmekte. Ancak şu bir gerçek ki bir arada olmanın ağırlığını taşımaktan epey mağdur ve mustarip  bu  yaralı coğrafya iyi ve güvenilir komşuluk ilişkilerini geliştirmek ve güçlendirmekten başka bir çıkar yollarının bulunmadığını göz ardı etme lüksüne sahip değil.

Hariçten gazel okumanın absürtlüğü cazip ve eğlenceli olsa da her sahadaki gerçeklik bambaşka bir dünyanın ve bambaşka bir realitenin acımasızlığını ve bilinmezliğini, hiçbir şeyin dışardan göründüğü gibi olmadığı gerçeğini  katı bir hakikat  olarak yüzümüze çarpmakta. Federatif yapı, farklı etnisiteler, özerk bölge, alfabe birliğinin bile sağlanamaması  -Sırp bölgelerinde tabelalarda ve yol levhalarında yoğun olarak kril alfabesi kullanılmaktadır hala- kantonal yerleşim,  nerenin nereye ait olduğunun, nerede ne ile karşılaşacağınızın bilinmezliğinden ibaret bir kaotik denklem. Ve bu denklemin biraz tecrübe edinilmiş acımasız yaşanmışlıklardan mütevellit mecburiyeti ile ağır kontrol ve denge düzeni içinde bir nevi görünür ve görünmez dahili ve harici bakışlar altında süregiden devinimi. İşin karmaşık yönetim ve idari yapısı ayrı fasıl zaten. Velhasıl ağır problemler, zor bir coğrafya ve karmaşık denklemler.

Dışarıdan baktığımızda karmaşıklık  ve güvensizlik üreten bu kaotik yapının sürekli bir bıçak sırtı psikolojisi içinde devam etmesi, tarafların birbirlerine karşı duydukları derin güven bunalımı dileriz zaman içinde aşılır ve bu topraklardaki insanlar her insan gibi hakları olan güven ve huzur içinde geleceğe umutla bakabilecek bir yaşamı tesis eder ve güçlendirirler. Dileriz ki geçmiş yangınlardan alınmış derslerle ortamı ısındırma ve yeni yangınlar çıkarma sevdalılarının heveslerini kursaklarında bırakacak  bir kararlılık ve inatla Avrupa’nın ortasında çok inançlı, çok kültürlü bir birlikteliğin sağlam binasını ayakta tutar ve güçlendirirler. Aksaklık ve eksikliklerini tamir eder, birbirlerinin yaralarına merhem olurlar. Başka türlüsü düşünülemez zaten. Yaşayıp gördüler acı bir tecrübeler eşliğinde..

Bosna-Hersek gerçeği ‘orda bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de, o köy bizim köyümüzdür’ umarsızlığına veya ‘buralar bir zamanlar bizimdi’ üstenciliğine terkedilemeyecek kadar kor ve yakıcı  bir gerçeklik. Avrupa’nın kalbindeki bu ‘ikinci Kudüs’ gerçeğini evrensel insan hakları ve demokratik çok kültürlülük temelinde güçlü bir yapıya kavuşturmak ve ülkenin geleceğe emin adımlarla ve güvenle bakabilmesinin her türlü alt yapısını sağlamlaştırmak İslam dünyası kadar bu değerleri önceleyen batı dünyasının ve Avrupa’nın da vazgeçilmez kriteri olmalıdır. Bu doğunun da batının da, Müslümanın da Hristiyan’ın da menfaatine olan bir durumdur. Bunun için de öncelikle güçlü bir ekonomik kalkınma ve sağlam bir kurumsal yapılanma gereklidir. Bunu sağlayacak olan da yara bere içindeki toplumsal güven iklimi ve tedaviye muhtaç çok kültürlülük gerçeğidir. Muhakkak ki her güçlüğün ardından bir kolaylık, her sıkıntının ardında bir ferahlık vardır.

Sarayevo’dan sabahın bu saatinde çıkmanın en güzel tarafı sessizlik ve huzurla sisler içindeki doğanın ayırdına vara vara yol almanızdır. Tenha yollar kıvrıla kıvrıla uzamakta önünüzde. Dik yamaçlara ve sık ağaçlıklara çöken sisler arasında bir tünelden bir tünele kah kararan kah aydınlanan bir  düzlemde bir masal ikliminde yol alıyorsunuz. Kimi zaman yukarı tırmanıyor ve aşağıda beyaz bir denizi  andıran sisli ovaların güzelliğine tepeden  bakıyor, kimi zaman aşağıya doğru  süzülüp sanki yekpare taştan ibaret sivri yükseltilere ve bu yükseltilerin kıyısına köşesine tutunmaya çalışan inatçı yeşilliklere, kayalıkları şenlendiren meşeliklere, gür çamlıklara  dalıp hayran kalıyorsunuz. Vakit ilerledikçe ve yerleşim yerlerine yaklaştıkça yoldaki araç sayısı artıyor ve tenha yola can geliyor. Hareketleniyor, deviniyor, kalabalıklaşıyor ve sükunetini kaybediyor yol. Yol kalabalıklaştıkça güzelleşiyor, etraf şenlendikçe yolculuk anlam kazanıyor. Zamanın ve yaşamın hareketli gösterisi başlıyor ağır ağır. Yol ve yolculuk iyiden iyiye sağaltıyor  ruhumuzu. Serin de olsa camı açmak lazım, bu güzel havayı teneffüs etmek, haşin tabiatın ruhunu yudum yudum içmek lazım..

Yola çıktıktan iki, iki buçuk saat sonra Vişegrad’tayız. Drina Nehri’nin kenarında kurulmuş Vişegrad. Şehir bize göre sağda kalıyor. Nehrin sol tarafında da yerleşim var ancak şehrin büyük bölümü sağ tarafta. Yol dik yamaçların kıyısında bir ince çizgi gibi uzayıp gidiyor. Şehre girmiyoruz, o kadar vaktimiz yok. Sadece yolun kenarında duruyor ve Drina Nehri’ni ve nehirden daha fazla bilinen meşhur köprüyü yakından görmeye çalışıyoruz. Gidişte zaman darlığından duramamıştık ancak şimdi birkaç dakikamızı ayırma imkânı mevcut.

Sokollu Mehmet Paşa Köprüsü namı diğer Drina Köprüsü heybetli duruşuyla yüzyıllara meydan okumakta tam karşımızda. Osmanlı’nın bu topraklardaki en önemli tarihi eserlerinden olan ve Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan bu köprü banisi kudretli sadrazam Sokollu Mehmet Paşa’nın doğduğu topraklara bir nevi vefa borcu olarak inşa edildiğinde tarihler daha 1570’li yılları gösteriyordu. Köprü, Bosna-Hersek’i payitaht İstanbul’a bağlayan güzergahta önemli bir geçiş noktası oldu yüzyıllar boyunca. Beş asra yakındır bütün haşmetiyle Drina Nehri’ne gem vurmaya devam eden Sokollu Mehmet Paşa Köprüsü, Nobel ödüllü yazar İvo Andriç’in ‘Drina Köprüsü’ isimli romanına konu olmasıyla da bütün dünyaca bilinen bir tarihi mekan hüviyeti kazandı.

İvo Andriç, Travnik doğumlu bir Sırp. Yugoslav demek daha doğru belki. Travnik’te doğuyor ancak çocukluğunun birkaç yılı Drina Nehri’nin kenarındaki Vişegrad ’ta geçiyor. Ve bu yıllar Drina Köprüsü’nün romanını yazdırıyor O’na. Aslında roman bir anlamda sancılı Balkan coğrafyasının tarihsel serüveninin edebi belgeseli. Savaşların, isyanların, salgın hastalıkların, efsane ve söylentilerin, her şeye rağmen bir arada yaşamaların ve aşkların romanı. Tarihin hiçbir zamanında sakin olmadı bu coğrafya ama en acılı zamanlarını son yüzyılın başından itibaren yaşadı. Kışkırtılan milliyetçilikler çağında, gün yüzüne çıkartılan ve köpürtülen  farklılıklar çağında yaşadı en büyük zulümleri, en büyük kıyım ve acıları. Drina Köprüsü bu acılı ve uzun sürecin köprü ile müşahhas hale gelmiş ve bütünleşmiş romanı. İvo Andriç, bu acıların bir daha yaşanmaması için yazdı belki bu romanı. Ama  bir asra  yayılmış bu  kanlı oyunun yaklaşık bir asır  sonra yeniden sahneye konulacağını kim bile bilirdi ki?

Drina Köprüsü’nün heybetli duruşu ve sakin akan nehir, Vişegrad’ın  iç savaş sırasındaki karanlık yüzünü unutturur mu insanlığa bilinmez ama şimdi sessiz sakin akan bu nehrin ve köprünün tarihe tanıklığının yakın zamanda da devam ettiğini bilmek acı veriyor insana. Suyun sesine kulak verip dinlesek belki  köprüden nehre atılan,  cesetleri yakılan, kepçelerle topluca çukurlara gömülen suçsuz günahsız binlerin feryat ve figanları hala dolanıp durmaktadır köprünün taştan kemerleri arasında…

Vişegrad’tan ayrıldıktan kısa bir süre sonra Sırbistan sınır kapısına varıyoruz. Yolculuğun bundan sonraki önemli bir kısmı Sırbistan yollarında devam ediyor Bulgar sınırına kadar. Dar ve dolambaçlı yollar bir süre sonra geniş otobana bırakıyor yerini. Bu tempoda devam edersek erkenden Bulgaristan’a varacağız diye düşünürken gümrük kapısındaki ağır işleyiş ve iki saatten fazla bekleyiş karanlığa salıyor bizi ama yapacak bir şey yok. Üstüne üstlük Bulgaristan tarafında ana yoldaki onarım dolayısıyla devreye konulan ve navigasyonda görünmeyen servis yolu fazlasıyla endişelendirip gerse de bizi ağır aksak ilerleyen trafiğe teslim oluyoruz çaresiz. Neyse ki bir süre sonra tali yol bitiyor, anayola giriyoruz tekrar ve yol gösterme uygulaması yeniden  devreye giriyor. Navigasyon uygulamasının  yeniden devreye girmesiyle rahat bir nefes alıyoruz.

Bulgaristan’daki yolların büyük bölümü geniş ve rahat otobanlar. Araç yoğunluğu gittikçe artmakta, büyük çoğunluğu yük araçları, tırlar. Türk firmalarına ait, Türkiye plakalı tır sayısı hayli fazla. Tabelalarda  yer yer bize yabancı gelmeyen şehir isimleri. Niş, Sofya, Filibe… Karanlık gecenin içinden çevre yolundan ışıklar içindeki Sofya’nın kıyısından devam ediyoruz. Gözlerimiz artık yol levhalarında Edirne veya İstanbul sözcüklerini aramakta. Ama bunun için biraz daha devam etmemiz gerek. Ne zaman ki yol tabelalarında İstanbul mesafesini de görüyoruz artık endişe edecek bir şey yok diyoruz, daha birkaç saatlik yolumuz kalmasına rağmen. Edirne İstanbul arası mesafeyi tabeladaki rakamdan düşüp geriye kalanı hesaplıyoruz. Niyetimiz bu günlük yolculuğu Edirne’de sonlandırmak.

Kapıkule’ye vardığımızda gün devrini tamamlamak, yeni güne evrilmek üzere ama dert değil kendi ülkemizdeyiz, kendi memleketimizdeyiz saatin ve zamanın bir önemi yok artık. Yolculuğun ve yabancı topraklarda olmanın tedirginliği uçup gidiyor birden. Yüreğimiz genişliyor, ferahlık buluyor. Bu yürek ferahlığıyla İstanbul’a doğru uzayan ana yoldan şehir merkezine kırıyoruz direksiyonu. Edirne’ye vardığımızda vakit gece yarısını çoktan geçmiş, uyku ve istirahatin zamanı gelmiş de geçmekte artık.

Fadıl KARLIDAĞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir