Yazının en eski örnekleri olan Sümer efsanelerine göre, evrendeki her şey Nammu adında bir tanrıça tarafından yaratılmıştır. İlk madde, ilahi köken-“madde”, Allah’ın yeryüzüne gönderdiği kadındır. Peygamberleri, hükümdarları, sanatçıları ve genel olarak insanları dünyaya getiren kadınların en şerefli görevi anne olmaktır. Büyük Atatürk “Dünya üzerinde gördüğümüz her güzel şey, kadının eseridir.” der. Ünlü yazar Goethe’nin “Hiç kimse kollarında bir çocuk tutan anne kadar saygıdeğer değildir.” sözü ne kadar doğrudur. Kadın güzelliktir, kadın aşktır, kadın annedir dolayısıyla dünyaya evlat getirdiği için kadın tanrıçadır. Dinî inanç sistemimize göre, “Cennet annelerin ayakları altındadır.” Millî düşüncemizde “Anne hakkı Tanrı hakkıdır.” (Dede Korkut Kitabı). Bunlar güzel de, ya kadın olmanın zorlukları…
Kadın olmak her zaman zor olmuş ve fazla sorumluluk gerektirmiştir. Kadın şiir yazmış, dışlanmış; kadın gülmüş, dışlanmış; kadın sevmiş, aldanmış. Bazen yaşadıklarını haykırmış, bazen içine atmış. Bazen kaderine boyun eğmiş, bazen kadere karşı gelmiş. Bazen de yaşadıklarını şiirlere fısıldamış. Fakat bu da kolay olmamış. Şiir her zaman bin bir zorlukla yaratılmış. Hele bu kadın İslam ülkelerinde yaşayan Doğulu bir kadınsa… Doğulu kadınlar için şairlik çifte çaba gerektirir. Kendinde şiir yazma cesaretini bulan kadınlar her zaman eleştiriye maruz kalmışlar; mısralara fısıldadıkları ile biyografileri karşılaştırılarak dışlanmış, sürgüne gönderilmişlerdir. Şiirlerinde ifade ettiklerinden dolayı talihsizlikler yaşamış, toplum tarafından kabul görmemişlerdir. Örneğin, yaşadığı devrin sert ithamlarına, yoksunluklarına ve sürgününe liyakatle göğüs geren “Benimse nigâhım (bakışım) bir rubaidir!” diyen Mahsati Hanım; “Efsus (yazık, eyvah) ki, yârim gece geldi, gece gitti, hiç bilmedim ömrüm nice geldi, nice gitti!” diye feryat eden, siyasi amaçla İran hükümdarı Fatali Şah ile evlendirilmiş Ağabeyim Ağa Cevanşir; “Ne ben olaydım İlahi, ne de bu âlem olaydı, Ne de bu âlem-ara dil mügeyedi gam olaydı.” diyen Karabağ Hanı’nın kızı Hurşitbanu Natevan; Nahçıvan’da doğup Tebriz’de ölen “Olupdur gam yatağı şad gördüğün gönlüm, Dağıldı efkârdan âbâd gördüğün gönlüm!” diye feryat eden Hayran Hanım; “Ey ağalar, beni niçin kınarsınız?” diye insanlara seslenen Gönçabeyim ve aynı kaderi yaşayan diğer bir sevilen şairimiz Nigar Hanım Binti Osman’ın; “Efsus (yazık, eyvah) ki, beni gamdan âzâd edecek yok!” fısıltıları XXI. yüzyılda da okuru için bir acıdır.
İsimlerini andığımız kadınları birleştiren birçok şey var. Bu özelliklerden biri şiirsel bir ruha sahip olmaları, diğeri ise kaderlerinin, yaşantılarının benzerliği, özel hayatlarında yaşadıkları talihsizliklerdir. Lefkoçyalı Galip’in “Durmayıp ney gibi inler gönlüm, Sonra da kendini dinler gönlüm.” mısraları misali şaire hanımlar da “durmayıp ney gibi inleyen gönül”lerindeki duyguları mısralara fısıldamışlar.
“Ney gibi inleyen gönlünün” feryatlarını mısralara fısıldayanlardan biri, 32 yıllık kısacık bir hayat yaşayan, ailesi ve toplum tarafından reddedilen İranlı şair, ressam, oyuncu, yönetmen ve yazar Furuğ Ferruhzad’dır. O, kısacık hayatında; “Esir”, “Duvar”, “İsyan”, “Başka Bir Doğum”, “Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım” gibi şiir kitaplarını yayımlamış; “İtalya” belgeselini ve “Kara Ev” filmini çekmiştir.
İranlı şair ve sanatçının çağdaşı ve arkadaşı olan Sohrab Sipehri’nin, Furuğ Ferruhzad’a ithafen yazdığı “Arkadaş” şiirinden Furuğ’u tanımak mümkündür. Çünki Sipehri, şiirinde Furuğ’un portresini, sözle çok güzel çizmiştir:
Büyük idi
ve bugünün adamıydı
ve tüm açık ufuklarla iletişimi vardı
su ve toprağın şarkısını ne kadar iyi anlıyordu.
Sesi
gerçeğin hüznü gibiydi.
göz kapakları
elementlerin nabzının dövüntüsünü
bize gösterirdi.
Eller
cömertliğin temiz havasını
çevirirdi
ve nezaketi
bize devretti.
Kendi sırrı gibiydi
ve kendi zamanlarının en sevilen dönüşlerini
aynaya anlatırdı.
Yağmur gibi tekrarın tazeliğiyle doluydu.
O bir ağaç gibi
ışığın sağlamlığına yayılırdı.
Her zaman rüzgârın çocukluğunu çağırırdı.
Her zaman konuşmanın ipini
suyun ceftesine bağlardı.
Ne kadar güzel bir tanıtım: “Suyun ve toprağın şarkısını anlayan” Furuğ’un “Sesi gerçeğin hüzünlü yüzüne benziyordu.” “Yağmur gibi tekrarın tazeliğiyle dolu”, “bir ağaç gibi ışığın sağlamlığı içerisine yayılan”, “rüzgârın çocukluğunu çağıran”, “konuşmanın ipini suyun ceftesine bağlayan” (O güzel sohbetinin ipinin ucunu, duru-temiz ve hayat dolu olan suyun sürgüsüne bağlayan; hoş sohbeti hayat dolu olan) [1] Furuğ, büyük ve günümüzün insanıydı. İsteği “büyük” olmaktı, sadece “bugün doğup yarın ölmeyi” seçenlerden değildi. Kendinden sonraya iz bırakmak istiyordu. Kendini fark ettiğinden beri içinde büyüyen “isyan”, doğduğu toplumdan kaynaklanıyordu. “Büyük olmak isteyen” Furuğ’un büyük acısı vardı: anlaşılmamak… En zor olan da bu ya, anlaşılmamak. O, bu derdini babasına yazdığı mektuba şöyle yansıtır:
“En büyük derdim sizin beni tanımıyor olmanızdır. Sorun şu ki, beni hiç tanımak istemediniz. Biliyorum hâlâ da nazarınızda aşk romanları yazan aptal bir kadın gibiyim. Keşke düşündüğünüz gibi olsaydım ve mutlu olabilseydim. O zaman dünya benim için küçük bir oda olurdu. Ben ise partilere gitmek, güzel ve çekici elbiseler giymek, komşu kadınlarla dedikodu yapmak, kayınvalidemle konuşmak ve bu gibi binlerce anlamsız ve aptalca şeylerle yetinen cahil bir kadın olurdum. Büyük ve güzel dünyadan habersiz, bir ipek böceği gibi büyürdüm; kozamın dar ve karanlık duvarlarına sarılarak hayatıma son verirdim. Ama böyle yaşayamazdım. Kendimi fark ettiğimden beri içimde büyüyen isyan, bu aptal ve cahil toplumdan kaynaklanıyordu. Büyük olmak istedim ve olmak istiyorum. Bugün doğup, yarın ölen ve öldükten sonra kendinden bir iz bırakmayan binlerce insan gibi yaşayamam.”
Yüz binlerce insan arasında farklı düşünüp farklı yaşamak isteyen, akıntıya karşı yüzmek isteyen kadınlar, “Ben sizden değilim” diye farkındalık yaratan kadınlar her daim eleştirilir.
İspanyol ressam ve şair Pablo Picasso, kadınları iki türe ayırır: tanrıçalar ve paspaslar. Kalbi zamanın ötesinde atan Furuğ, ilklerden oldu. Ama hayat Furuğ için adil değildi. Ona sevgi ve neşe gramla, gam ve keder ise pek çok verildi. Genç yaşta komedyen Parviz Shapur ile evlenmek zorunda kalan Furuğ’un hayatı, yazdığı bir şiirle değişir. Keşke yazmasaydı, diye düşünmüyor değilim. Ancak sabahın erken saatlerinde güneşin doğuşunu engellemek nasıl mümkün değilse, şiirin doğuşunu da engellemek mümkün değildir. Evli olan Furuğ, şiirinde “Günah işledim” diyerek kendi günahını (ve günahkârı) itiraf eder. Gizli aşkından bahseden Furuğ, yanı sıra kendini de sorgular. Şiir yayımlanır yayımlanmaz herkes ona düşman olur ve yüz çevirir (Zaten kabul edilebilir bir davranış da değildi.). Hakaretler edilir, eleştirilir. Bu şiiriyle hem kendini hem de ailesini zor duruma sokar. Furuğ, en ciddi suçlamaları kayınvalidesinden duyar, en ağır cezayla cezalandırılarak oğluyla görüşmesi yasaklanır ve oğlunun velayeti elinden alınır.
“Tanrıça” Furuğ, onu anlamayan ve kendisine “namussuz bir kadın” etiketiyle bakan toplumun gözünde “paspas”a dönüşür. Bu durumda Furuğ’u eleştiren ve reddeden sadece ailesi değildir. Aydınlar topluluğu da, Furuğ’un aralarında olmasına izin vermez:
Arsızlıkla işaretlenmiş,
Alaylara gülen bendim.
Ben varlığımın sesi olmak istedim,
Ne yazık ki, ben bir “kadın”dım.
Ailesinden ve toplumundan soyutlanan Furuğ, kendini şiirin içinde bulur ve şiiri, hayatına vereceği cevapların en önemlisi olarak görür: “Benim için en önemli şey şiirdir. Şiir, kendime ve kişiliğime karşı hissettiğim en büyük sorumluluğumdur. Hayatıma vermek zorunda kaldığım en önemli cevaplardan biridir.”
Furuğ’u eleştiren ve yalnız bırakan toplumda işlenen günahlar ne ilktir, ne de sondur. O toplumda günah da vardı, günahkâr da… Ama bu itiraf, ilkti. İşlediği günahı bu şekilde, cesurca, meydan okurcasına itiraf etmek, Furuğ’un gerçekten de “yüzbinlerce insan arasında farklı düşündüğünü ve farklı yaşamak” istemesini, “Ben sizden değilim!” anlayışını ilan etmesiydi. Belki de bu, Furuğ’un cesaretinden ve kendini ifadesinden çok, topluma ve insanlara isyanı idi. Furuğ’un aşk, umut, acı, inilti ve gözyaşı karışmış şiirine yansıyanlar, asi bir kalbin pişmanlığıdır. Şiir kitaplarına seçtiği isimler de Furuğ’un yaşamının, deneyimlerinin, duygu ve fikirlerinin birer tercümanıdır. 1955 yılında yayımlanan ilk şiir kitabı “Esir” ve ikinci şiir kitabı “İsyan” (1958), bir kadının azap ve acıyla yoğrulmuş çığlığıdır: “O günler geçti, o günler kirpiklerimin arasında.”
“Günahını” itiraf ettikten sonra, yaşadığı toplumdan dışlanan özgür ruhlu Furuğ, ülkesini terk etmek zorunda kalır. 1956’da ağabeyi Amir Mesud‘u ziyaret etmek için İtalya’ya, İtalya’dan da Almanya’ya gider. Avrupa, içinde yaşadığı toplumun yasalarına göre yaşamak istemeyenler için her zaman bir idealler ülkesi olmuştur. Avrupa’da yeni arayışlar içinde olan Furuğ, burada dokuz ay yaşar. Kısa ömrünün geri kalanını birlikte geçireceği İbrahim Gülistani ile tanışır. İbrahim Gülistani evli ve iki çocuk babasıydı. Furuğ`un İbrahim Gülistani ile olan aşk ilişkisi de “yasak”tı. Ama Furuğ kimsenin görüşüne göre yaşamıyordu. İşlediği “günah” gibi, “yasak” aşkını da açıkça şiirlerinde dile getirdi:
Hayat belki de çaresiz kaldığı andır,
Benim bakışlarım senin ıslak gözlerinde
kendini paramparça ettiği
ve bir his var bunda.
Benim
Ay ve karanlık hissi ile birleştireceğim.
Yalnızlık büyüklüğünde bir odada,
kalbim aşk büyüklüğünde,
mutluluğun basit bahanelerini takip eder,
saksıdaki o güzel çiçeklerin yok oluşunu
ve bahçemize diktiğin fidanları
ve pencere boyutunda okuyan
bülbül şarkılarını.
Aslında Furuğ’un şiirlerine “bülbül şarkıları” denilebilir, ama bu bülbül her zaman hüzün, keder ve umutsuzluk şarkıları söyler. Tıpkı kafesteki bir bülbülün hüzünlü şarkılar okuması gibi, Furuğ da kendini “kafesteki mahkûm” gibi hisseder ve bir kuş olup aniden sevdiğine “uçmak” ister:
Siyah ve soğuk parmaklıkların ardında,
Gözlerim özlemle yüzüne bakıyor,
bir el uzanaydı bana,
aniden ben uçaydım sana.
Kadınlar en çaresiz, en yalnız anlarında Allah’a el açıp; “Allah’ım, beni ya kuş ya da taş eyle!” dileğini söylerler. Sözlü halk edebiyatında bu motiflere sıklıkla rastlanır: kuş ve taş… “Allah’ım beni kuş yap, taş yap.” Neden bir kuş veya bir taş?
Furuğ’un kuş olma arzusu, özgürlük arzusundan ve istediği yere uçmak istemesindendi. Taş olma arzusu ise, kadın olarak yaşayamaması ve kendini tehlikelerden koruma arzusundan kaynaklanıyordu. Yaşadığı toplumda Furuğ’un “kuş”tan ziyade “taş” olması ona rahat hayat sunabilirdi. Furuğ, uçmayı seçti. Yaşadığı toplumda dünya üzerindeki milyonlardan biri olarak yaşamak yerine, “uçarak” kurtulmak istedi. “Uçmanın” da zorlukları ve aşılmaz engelleri vardır. Ancak “esir kuş” – Furuğ Ferruhzad, bütün zorluklara rağmen “uçmaya” kararlıdır:
Şayet bir gün ey gök yüzü
Bu sessiz evden uçarsam,
ağlayan çocuğa nasıl anlatabilirim
tutsak bir kuşum,
vazgeç benden.
“Cuma” adlı şiirinde o, ayrıldığı evini anlatır:
Boş ev
sıkışık ev
gençliğin gücüne mağlup ev
karanlık ev ve güneşin rüya evi
yalnızlık, kehanet ve şüphe evi
perdeler, kitaplar, nişler ve tablolar evi.
oh ne kadar güzel, rahat ve gururla harcandı
garip bir su akışı gibi
bu terk edilmiş sessiz Cumalarda
bu sıkıntılı evlerde
benim hayatım
aaa ne kadar güzel, rahat ve gururlu geçirmiş…
Duyarlı, duygusal ve bir o kadar da asi olan Furuğ’un “Rüzgâr Bizi Alacak” şiiri, “karanlığın titreşimini dinleyen” şairin iç dünyasının ızdırabıdır:
“Bulutlar sanki bir matem misali ha şimdi akıp dökülecekler.”
Dinle
karanlığın titreşimini
duyuyor musun?
bu mutluluğa bakıyorum
kendi çaresizliğimin delisiyim.
Dinle
karanlığın titreşimini
duyuyor musun?
Şimdi bir şeyler geçir geceden
ay altındır,
çamurlu evlerin
her an düşme korkusuyla çatılarında
Bulutlar matem örneğidir
Ha şimdi akıp dökülecekler.
bir an
ve sonra hiçlik.
Bu pencerenin arkasında gece titremede
ve yeryüzü giderek duraklamada
bu pencerenin arkasında bilinmeyen biri
seni ve beni merakla gözlemler.
Ey tepeden tırnağa yeşil!
yandıran anılar gibi
ellerini sevgi dolu ellerime bırak
rüzgâr bizi taşıyacak
rüzgâr bizi taşıyacak.
Rüzgâra teslim olmak istemeyen Furuğ, hayatının umutsuz anında yönetmen İbrahim Gülistani ile tanışır. İbrahim’i büyük bir aşkla seven Furuğ’un bu mutluluğu uzun sürmez. İbrahim’in eşine yazdığı mektubu tesadüfen Furuğ görür. İbrahim, mektupta eşine Furuğ ile sadece zaman geçirdiğini, onunla olan ilişkisinin hiçbir değeri olmadığını anlatmaktadır. Mektubu okuduktan sonra Furuğ, İbrahim’den ayrılacağına dair kendi kendine söz verir. Ancak bu ayrılık isteği, sevgilerinin bir ölçüsü hâline gelir ve aralarındaki sevgi daha da güçlenir. Hatta İbrahim defalarca Furuğ’a evlenme teklif etse de red cevabı alır. Evli olmasalar da yönetmen İbrahim Gülistani ile tanışmaları Furuğ’un hayatında iz bırakır. İbrahim, Furuğ’u, sinema bilgisini derinleştirmek için defalarca İngiltere’ye gönderir. Sonunda, Furuğ “Kara Ev” filmini çeker. Bu belgesel Tebriz’de bir cüzzam hastanesinde çekilir. Furuğ anılarında, “Onlara hasta muamelesi yapmadım. Yaralarına dokundum. Acılarını, ağrılarını hissettim. Bu yüzden bana güvendiler. Bana sık sık mektup yazıp acılarını benimle paylaştılar.” der. İlk filmdeki mutluluğun yanında Furuğ, bir başka sevinç daha yaşar. Çekimler sırasında oğlu Kamiyar’a hasret olan Furuğ, cüzzamlı bir ailenin çocuğu olan Hüseyin Mansur’u görür ve onu evlat edinir. Evlat edinilen Hüseyin Mansur, daha sonra Furuğ’un şiirlerini Almancaya en iyi çevirenlerden biri olur.
Şair ve film yönetmeni olan Furuğ’un resim tutkusu da büyüktü. İbrahim Gülistani’ye yazdığı mektupta Londra’da bir galeride gördüğü bir tablodan büyük bir sevgiyle bahseder: “… Galeride daha önce hiç görmediğim bir Leonardo tablosu var. Yani bir önceki Londra gezimde. Müthiş bir şey! Her şey açık mavi renkte veriliyor. Önünde eğilip namaz kılmak istedim…” (bazıları için günah, bazıları için mübah).
Şiirde ve resimde kendini/ özünü bulan Furuğ, “bir avuç mutluluk ve özgürlük için omuzlarında bir çuval dolusu keder taşır.” Ama her şeye rağmen dünyadaki varlığını kabul ettirme yolunda sebat eder, filmleriyle “Ben varım!” der. Filmleri birçok festivalde ödül alır; Belgesel Film Festivali’nde “İtalya” belgeseli birinci, Alman Film Festivali’nde “Kara Ev” en iyi film ödülünü kazanır.
Fırtınalı bir özel hayatı olan ve İbrahim’le bir ayrılıp bir barışan Furuğ, zaman zaman ölmeyi düşünür, iki kez intihara kalkışır. Bir küsüp bir barışan sevgilisi İbrahim’le barıştıktan sonra Furuğ, “Yeniden Doğuş” şiirini yazar. 1963’te aynı başlık altında üçüncü kitabını yayımlar: Yeniden Doğuş.
Ne yazık ki her doğumun sonu ölümdür. Furuğ kendi hayatını kendisi çizdiği gibi, ölümünü de kendisi seçer: Daruşşal, Marvdosht ve Logumanoddovleh caddelerinin kesiştiği yerde okul çocuklarını taşıyan bir otobüse çarpmamak için arabasını duvara çarpar. Çocukların yaşaması için ölümü seçer.
“Ölüm, her şeyin sonudur!” derler. Ama bu ölüm, her şeyin sonu olmaz. İçinde yaşadığı toplum sağlığında Furuğ’a sahip çıkmadığı gibi ölüsünü de sahiplenmez. Furuğ’un cesedi iki gün boyunca yerde kalır. Din adamları Furuğ’a cenaze namazı kılınmasını istemez. Sonuçta cenaze namazını bir din adamı değil, bir yazar kıldırır:
Bu dünya fanidir, söyle yalan mı?
Fitne mi, şeytan mı, söyle yılan mı?
Ey insan, sultanı sensin bu dünyanın,
O (dünya) senden başkasının mıdır? [2]
Furuğ, sultanı olduğu dünyadan oğlu ve ailesi yanında olmadan, kısacası kimsesiz göç eder.
25 yaşında hayata veda eden Rus şairi Sergey Yesenin, ölümü şöyle dillendirir:
Boşla sözü sohbeti, dostum elveda,
Kalbinin gamını, kederini sil,
Ne ölüm tazedir koca dünyada,
Ne de ki yaşamak hiç taze değil!
Haşim Hüsrevşah, Furuğ’un ölümünü “dili kesilmiş İranlı kadınların ölümü” olarak nitelendirir. 32 yıllık kısa bir hayat yaşayan, hayatı, keder dolu şiirleri, çırpınışları ve ölümüyle topluma meydan okuyan ünlü İranlı şair Furuğ Ferruhzad; Türk şair Sadettin Kaplan‘ın deyimince “kadın denince akla gelen kadın” idi.
Kadın denince aklıma bağlama gelir
Bir mızrap olurum neva telinde
Kadın denince aklıma bir gelin gelir
Yüreği bir testi gibi elinde
Sevdasını yüreğinden içerim.
Şiirlerinde Anna Ahmatova ve Sergey Yesinin’in âzâd ruhu duyulan Furuğ Ferruhzad’ı İran kabul etmese de dünya kabul eder. Dünya, genç şairi her zaman anmakta ve takdir etmektedir.
“Yüreği bir testi gibi ellerinde gezen”, hüzünlü şiirler yazan, aşkını, suçunu, kederini mısralara fısıldayan, hayatının 32. yılında bizlere veda eden Furuğ hakkında UNESCO, 30 dakikalık bir belgesel hazırlıyor. Furuğ hakkında rapor hazırlamak için İran’a gelen ünlü yönetmen Bernardo Bertolucci, Furuğ’un hayatını anlatan 15 dakikalık bir film çekmeye karar verir. İranlı Abbas Kiyarustami, 1999 yapımı filmine Furuğ’un “Rüzgâr Bizi Alacak” şiirinin adını verir. M. Hilman hayatını ve şiirlerini 1987 yılında “Yalnız Kadın” başlığı altında yayımlar. Genellikle Furuğ’un şiirleri ve hayatı hakkında makaleler, kitaplar yazılır ve filme alınır. Sağlığında kendine hasret kaldığı, öldüğünde cenazesine gelmeyen, tabutunu omuzlamayan oğlu Kamyar; annesini şiirlerinden tanır. İngiltere’ye mühendis olmak için gönderilen Kamyar, bir yıl sonra okulu bırakır ve resim yapmaya başlar. Şiirlerinden tanıdığı kayıp annesinin “arzu” ve “acı yüklü” bir resmini çizer ve onu sonsuza dek yaşatır.
Hiç hayal etmedim
gökyüzünde bir yıldız olmayı.
Ya da seçilmiş bir ruh gibi
Suskun meleklerle kalmayı.
Asla yeri terk etmemişim.
Hiçbir yıldızla tanışmamışım.
Yeryüzünde durmuşum
hayatta kalmak için
rüzgârı, güneşi ve suyu emen
çimen gövdesine benzer bu bedenle.
arzu yüklü,
acı yüklü
yeryüzünde durdum.
Yıldızların beni övmesine izin ver,
rüzgârlar okşasın.
Furuğ’un yaşadığı toplumda “Güneş ölmüştü” ama o, güneşin tekrar doğacağına inanıyordu:
Güneş ölmüştü,
Gelecek…
“Dünya bir penceredir, herkes gelir geçer!” derler. Furuğ Ferruhzad da bu pencere dünyadan geçti. Ama onun “Küçük penceremden dışarı bakıyorum. Ben bir şarkının yankısından başka bir şey değilim, Ben ebedî değilim.” dese de Furuğ’un bu dünyada sonsuza kadar kalabilmek için geçtiğine eminim. Ve iyi ki bu dünyadan iyisiyle, kötüsüyle Furuğ geçmiş.
Lutfiyye ASGERZADE/Azerbaycan Millî Bilimler Akademisi
[1], [2] Bu mısralardaki metaforun açıklanması ve şiirin Türkiye Türkçesine aktarımındaki yardımı için Ali Asghar Tasouji’ye (Hacettepe Üniversitesi) teşekkür ederiz.
Son Yorumlar