Çin Mektupları-I

Önce neden bu tarzı denediğim konusunda birkaç kelam edeyim: HECE Dergisi için Marx ve Heidegger karşılaştırması yaptım. Yazma sürecinde Marx’ın teorisini yeniden okumak gerektiğini düşündüm. Tam bu sırada Almanya Türklerinin genç aydınları arasında yer alan arkadaşım Mustafa Önder, üç yıllık Asya seyahatinden geri dönmüştü. Son iki yılını ise Çin’de yabancı dil öğretmeni olarak geçirmiş Önder. Bendeki ‘teorik’ bilgiler ile ondaki ‘pratik’ deneyimler arasında ilinti kurmak yararlı olabilirdi en azından. Bu maksatla oturup onunla uzun bir söyleşi yaptım. İki kez bir araya geldik Çin hakkında konuşmak için. Burada eklemem gereken bir başka husus daha var. Montesquieu, İran topraklarına ayak basmadan ‘İran Mektupları’nı yazmıştır! Çin‘de yaşamak avantajını yakalamamam belki Montesquieu olmamanın dezavantajını telafi edebilir! Ancak Jacques Derrida‘nın “Moskova’dan Dönüş” kitabında dediği gibi, gezi anıları ziyaret ettiğimiz yerden çok yaşadığımız yerle ilgili ‘akisler’ sunuyor bize. Gerçekte ise Derrida‘nın analizi Rusya‘nın kendisiyle ilgili olarak başlamamıştı, aksine Walter Benjamin ve André Gide‘nin Moskova seyahatleri üzerine yazdıklarından esinleniyordu. İlgimi uyandıran ya da beni söyleşiye iten bu gerçek oldu diyebilirim…

– İki yıl Çin‘de kaldın. Bu gezi ne tür düşünceler uyandırdı sendeEtki-tepki bağlamında ilk izlenimlerin neydi mesela?

Aslında dünya turuna çıkarken büyük bir bilgi havuzu ile yola çıkmayı tasarlamıştık. Farklı kaynaklardan bilgiler edinerek ülkeye giriş yaptım. Ancak bu bilgilere sahip olurken ekseriyetle Batı’da yazılmış kitaplardan yola çıkıyorsunuz. Batı yazı konusunda üstünlük sağlamış bir uygarlık çünkü. Batı bilgi toplama ve yayma konusunda çok üstün. Buradaki sorun bu bence. Bu kitapları yazanlar genelde ticari, yani satış amaçlı yazıyorlar. Ve çoğunda bir önyargı seziyorum. Bilimsel eserlerde bile ideolojik yaklaşım hakim. Kısaca; ben yabancı bir toplumu içerden tanıyayım, onun kültürünü tüm yönleriyle tanıtayım diyen çok az bilim insanı bulabilirsiniz. Örneğin, Asya ülkelerinde gördüklerim ile okuduklarım birbirinden farklı şeylerdi. Asya’nın kültür anlayışının Batı’ya ters olması belki bu çelişkiye yol açtı. Bir Türk olarak ailenizde ve toplumunuzda şahit olduğunuz birçok geleneği zaten bu ülkelerde görüyorsunuz. Doğal olarak kitaplarda yazılanların Asya gerçeğini büsbütün yansıttığı söylenemez…

– Çin’in gerçek gizemi ve gerçek egzotikliği sükunette yatıyorBu sakinlik Batıda gözlemciler arasında her zaman bir şaşkınlıkla karşılandı. 13. yüzyılda insanlar Kublai Khan gibi bir göçmenin dünyanın en büyük ülkesine nasıl hükmettiğini merak ediyorlardı. On yedinci yüzyılda Leibniz, özellikle vahiyden faydalanmayan ancak daha sonra bilgisayar teknolojisinin mümkün kılacak olan ikili sayı sistemini kullandıkları için Çin bilgeliğine hayran kaldı. Son olarak, yirminci yüzyılda, bugün hayatta kalanlara korkunç hatıralar bırakan, ve o zamanlar  Batı’da birçok aydın tarafından alkışlanan “Kültür Devrimi”nin elitlerin konumunu da sarstığını unutmamak lazım.

O rahatlık yok artık Çin‘de! 70’li yılların sonunda Batı’nın, daha doğrusu kapitalizmin Çin‘e adım atmasıyla birlikte o ‘sükûnet’ ortamı Çin‘i terk ediyor. Bu karmaşa ilkin üst tabakalarda oluşuyor, sonra yavaş yavaş toplumun geneline yayılıyor. Çin‘de bugün bireysellik anlayışı doğmuş vaziyette. Batı toplumlarında görüldüğü gibi; herkesin bir evi olsun, herkesin bir arabası olsun, herkesin güzel bir cep telefonu olsun ve herkesin bir hayat sigortası olsun yaklaşımı sarmış Çin’i de. Fakat sorun şurada yatıyor: Bu eğilim Çin‘de çok çabuk ilerliyor. Böyle bir anlayışı kavrayamadan ya da içselleştiremeden doğrudan uygulamaya geçiyor insanlar. Bu gelişme ister istemez bir ‘kaosa’ yol açıyor ki insanlar bir şeyi sorgulamadan veya yargılamadan taklit etmeye çalışıyorlar. Çünkü bir nehrin akıntısına kapılıyorsunuz ve onun hızına yetişmeye çalışıyorsunuz. Kanaatime göre, hızlı hareket eden insan az düşünür. Ve bu olay ideoloji ile doğrudan alakalıdır. Egemen ideoloji komünizm de zaten vatandaşın düzeni eleştirmesini istemiyor.

– Evet, ilerleme ideolojisi ve hız faktörü Batı uygarlığının dinamiklerinden birisidir. Ancak bugün Çinliler egemen bir ulus ve yeryüzünün en kalabalık ülkesini oluşturuyor. Son çeyrek yüzyıliçinde yoksulluktan refaha ve siyasal marjinallikten ekonomik güç seviyesine ulaştılar. Hatta modernleşme sürecinde Rusya ve Türkiye’nin ödemek zorunda kaldığı ağır bedeli ödemediler…

Bence ödediler. Çağdaşlık uygulaması Doğu ülkelerinde hemen hemen aynı. Çin‘de de 1911’de aynı amaçla kral devriliyor. Yönetim Jakoben bir ekibin eline geçiyor; onlar da ülkeyi kendi kültürel değerlerinden, kendi medeniyetinden uzaklaştırıyor. Biraz önce yukarda bahsettiğimiz rahatlık ve huzur ortamından çıkarıyor. İnsanlar geçim, hatta ayakta kalma derdine düşüyorlar. Yeni rejim bu insanlara pirinç ekmeyi değil satmayı, üretmeyi değil tüketmeyi öğretiyor sadece. Yine Çin, krallık döneminde hanedanlar arasında çıkan kavga yüzünden siyasi çalkantının içine düştü. Bu durumu gören sömürgeci güçler ticaret yollarını tutmaya başladı. Değişimin psikolojik mekanizması her yerde böyle işlemiş. Toplumların içi boşaltılmış, kendi doğasından uzaklaştırılmış. Yeni oluşan kültürler ise pozitivizme ve materyalizme dayandırılmış. 1970’den sonra Batı’nın stratejisi biraz farklı. Çin’e hizaya getirilmiş ülke gözüyle bakılıyor; değişime ve dönüşüme açık. Çin üzerinde artık yaptırım uygulanabileceğine inanıyor Batı. Bu noktada anahtar kelime ticaret tabii. Kısaca; halkın o güne dek çekmiş ya da ödemiş olduğu bedel Rusya ve Türkiye’dekinden farklı değil.

– Her şeyden önce Çin kendi dışındaki dünyaya karşı derin bir kayıtsızlık örneği sergiliyorTarihte   böyle bir geleneğe de sahipler.  Hegel bu durumu kısaca şöyle anlatıyor: Avrupalılar Çinlilere ilgi duyuyorlar, ancak Çinliler Avrupalılar ile ilgilenmiyorlar. Hegel ayrıca bugün geriye dönüp baktığımızda hepimizi gülümseten başka bir şey daha söyler: Leibniz gibi  bir düşünürübüyüleyen Çin alfabesiona göre “sağır bir okuma ve sessiz bir mektup” idi ve dolayısıyla dünya için uygun olamazdı. Bunun nedeni sürekli değişen insanlık ve yenilenen iletişim teknolojisi olabilir mi?

Çin’de iki yıl öğretmenlik yaptım. Bu görevim sırasında Çinliler bilgi edinmek için çaba sarfederken bilgi vermemek için yine aynı çabayı gösterdiklerini fark ettim. Yani yeni bir şey öğrenmek istesen de sana kolay kolay bilgi vermiyorlar. Bilginin çok önemli olduğunu iyi biliyorlar. Kung Fu filmlerinden belki hatırlarsınız. Dövüş sanatını öğrenebilmek için çırak ne yapar?  Aylarca çırak Tapınak önünde yalvarır ki usta ‘bilgi kapısını açsın ve onu yanına ‘çekirge’olarak alsın! Çin, hala bu sahneyi yaşamaktadır. Bu yöntem kafalardan silinmiş değil! İlaveten‘üstün ırk’ inancının sürdüğünü asla unutmayalım. Elbette, eski Yunan’da, Roma’da ve günümüz Almanyasında benzer eğilimler mevcut.

– Çin’e kısa ya da uzun bir seyahat etmek bize çok şey öğretebilir: Olmak istemediklerimiz ve aynı zamanda ne olabileceğimiz hakkında bazı işaretler görebiliriz. Fakat edindğimiz modern alışkanlıklar içine düştüğümüz açmazı görmeyi engelliyor mu? Türkiye olarak modernleşme sürecine girdikten sonra bir Avrupa ülkesi olacağımız hayaline kapıldık mesela…

Çin’in benzer bir sorun yaşadığını düşünüyorum. Batı ülkelerine baktığımız zaman -sanayileşme de dahil olmak üzere- modernleşme sürecinin en az üçyüz yıl sürdüğünü görüyoruz. Üç asrı kısaltıp 30-40 yıla sokarsanız ne olur? Süreç bir yere gelir tıkanır. İçi seni, dışı beni yakar bir duruma gelir kalkınma olayı. Dışardan gözlemlediğimiz zaman; Çinlileri güzel kıyafetler içinde, pahalı arabalar altlarında izleriz. Fakat eve geldiklerinde yemeklerini çubukla yerler. Hastalanmaları durumunda Çin tıbbına yönelirler. Batı’dan ithal ilaçlara karşı hala güven duymazlar. Her yeniliği kolay kabul etmezler. Neden? Derin ve köklü bir kültüre sahip oldukları için. Çağdaşlık sürecinde bizim terk ettiğimiz gelenek ve örfü Çin henüz bırakmadı. İşte bu noktada Batı kendi kalesine gol atıyor. Zira 5 bin yıllık bir kültürü 100 yılda değiştiremezsiniz! Batı şu anda bu değişimi gerçekleştirmeye çalışıyor. Peki, Çin’in avantajı ne bu alanda? Çinliler hem Çince hem İngilizce biliyorlar. Avrupalılar ise yalnızca İngilizce. Çince bilenler çok az. Çin’in atacağı muhtemel gol bu noktadan gelecek. Çin, bilim ve teknoloji açısından hem Batı medeniyetini öğreniyor hem de aynı zamanda kendi medeniyetini yeniden canlandırıyor. Tabir caizse eğer; Çin, çağdaş toplum inşa ederken çift dikiş atıyor bir anlamda.

– Elbette, Çinlilerden yeni bir şeyler öğrenmek istiyorsak, ilkin kendimize sormamız gereken bazı sorular var. Çağdaşlık yolunda ilerlerken bize siyaset olarak demokrasi, ekonomik açıdan kapitalist kalkınma önerildi hep. Ancak Çin, politik olarak neyi temsil ediyor bugün? Çoğu kişinin düşündüğü gibi Çin gerçekten kapitalistleşti mi?  Ülke neden hala Çin Halk Cumhuriyeti olarak anılıyor? Niçin bayraklarında kızıl zemin üzerinde sarı yıldızlar mevcut?

Çin, korku ile yönetilen bir ülke her şeyden önce. Parti’ye karşı gelirseniz, alırız evinizden ve başınıza neler geleceğinizi bilemezsiniz. Bu ruh hali egemen topluma. Ancak bu aşamada bir ‘paradoks’ oluşuyor, çünkü gençler -Batı kültürünün getirdiği bir olgu olarak-  ciddi şekilde düzeni sorgulamaya başlıyorlar. Komünist Partisi içerisinde bazı kanatlar birbirlerine ‘Acaba Mao şöyle yapsaydı daha iyi olmaz mıydı?’ diye soruyorlar. Elit tabaka kendi iç muhasebesini yapıyor zaten. Bazen bu durum halka da yansıyor. Bazı öğrencilerimle sohbet ederken çekinerek bu konulara değindik. Açık açık sorunları ele alamıyorsunuz tabii. 1.4 milyar nüfusu olan bir devletten bahsediyoruz. Her eyaletin bağımsız ülke olma potansiyeli bulunuyor. Çin, gerek Tibet gerek Doğu Türkistan olsun, o coğrafyalarda hüküm sürebilmek için büyük çaba sarf ediyor. Ancak burada şu gerçeği mutlaka dile getirmemiz gerekiyor: Çin düşünce yapısını değiştirmek zorundadır. Bu şekilde devam ederse büyük bir ‘kırılma’ olur. Şeffaflık politikasına geçmesi gerekiyor, çünkü alttan gelen genç nesillerin dilek ve temennileri ile üstten vazedilen baskı politikaları örtüşmüyor.

– Gorbaçov, Sovyetler Birliği’nde ‘Glasnost'(Açıklık) politikasını uyguladı ama sonuçta rejim yıkılmaktan kurtulamadı. Belki önce ‘Perestroika'(Yeniden Yapılanma) uygulanmış olsaydı sonuç farklı olabilirdi…

Haklısın. Açılım politikaları birtakım sorunları beraberinde getiriyor. Çin’in şu anki birikimi bu değişimi taşımaya müsait. En azından ekonomik göstergeler siyasal hoşnutsuzluğu asgariye indirmiş durumdadır. Olaylar hangi yönde ilerler şimdiden kestirmek zor. Ama Çin milliyetçiliği giderek güç kazanıyor. İnkar edilse de dipten gelen dalgayı hissediyoruz.

Devam edecek.

Mustafa Önder’in kişisel bloğu: https://carpediem2x2.weebly.com

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir