Türkiye’de aydın çevrelerinde itibar edilen yazarların kitaplarında ve söylemlerinde Cumhuriyet’in erken döneminde hayata geçirilen inkılâplarda Batıcı/Garbçı entelektüel kesimin görüşlerinin etkili olduğu ifade ediliyordu. Bu yazarlar Türkiye’nin kurucu kadrosunun “lâiklik” ve “inkılâpçılık” ilkelerine sarılarak Devlet’i Halk’tan kaçırdığını iddia etmekteydi.
Bu yaklaşım bakımından farklı ideolojilere mensup yazarlar arasında bir “konsensus” (uzlaşma) bulunmaktaydı. Birbirleriyle anlaşamayan yazarlar (Hüseyin Nihal Atsız, Nurettin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek) ortak bir zeminde buluşuyor, Cumhuriyet’in “İslâm’ı benimseyerek Anadolu’yu fetheden Türk Milleti’nin değerleriyle çatıştığı” fikrini geliştiriyordu. Türkçü, İslâmcı, Türk-İslâm Terkipçi ekollerin temsilcisi olan aydınların ortak zemini, “Türk” denilen personayı Selçuklu’yu kuran Müslüman Oğuz’dan başlatıp, onu Anadolu’ya perçinleyen milliyetçilik düşüncesiydi. Böylece Atsız ile Topçu satıhta birbiriyle uzlaşmayacak fikir adamları oldukları (biri soycu Türklüğü, diğeri terkipçi Türklüğü öne sürdükleri) halde Cumhuriyet’in Din’e referans vermeyen “Türklük” siyasetine karşı “bir arada” duruş sergiliyordu.
Osmanlı toplum sistemini kültüralist bakışla ele alan mezkûr yazarlar, inkılâpların Cumhuriyet ile birlikte “tepeden indirildiğini, hakla zorla dayatıldığını” ileri sürmekteydi. Gerçek durum, bu aydınların düşündüklerinden çok farklıydı. Örneğin Necip Fazıl’ın “Ulu Hakan Abdülhamit Han” diye yücelttiği II. Abdülhamit, Garbçıların ve Atatürk’ün inkılâp programının kimi unsurlarını bizzat savunmuştu. II. Abdülhamit’in İbnülemin Mahmud Kemal tarafından neşredilen “Siyasi Hatıralarım” başlıklı kitabından yaptığım alıntılarda bu husus görülmektedir:
“Osmanlılarda Maarif: Halkımızın büyük bir kısmının okuma yazma bilmemesi çok şaşılacak bir şey değildir. Yazma, okuma sanatını öğrenmek arzusu diğer milletlere nazaran daha az olmamakla beraber ya imkân azlığından veya güçlüklerden dolayı bu vazifeden kaçmaktadır. Zira yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de Latin Alfabesini kabul etmek yerinde olur.”
“Takvimde Yenilik: Bizde de Gregorien takvimi kabul etmenin zamanı gelmiştir (…) Bu takvimin kabulü ile pek çok da fayda temin edilecektir (…) Bizim ay takvimimiz ile, güneş takvimi arasındaki 12 günlük fark, uzun zaman üzerinde hesap edildiğinde büyük fark ve karışıklık yaratmaktadır. Meselâ, yaza gelen bir doğum gününün senei devresi bir müddet sonra kış ortasına dönmektedir. Bu Takvim İnkılâbı meselesini tetkik edecek bir komisyon kurulması çok yerinde olur.”
“Harem: Maalesef Osmanlılarda taaddüdü zevcat, Hz. Muhammed’in düşündüğünün tamamıyla aksi netice vermiş ve erkekler kendilerini azamî derecede hareme vermişlerdir. Mamafih aralarında daha akıllı olanlar, Avrupalılar gibi tek kadınla evlenmişlerdir. Hz. Muhammed izin verdiğine göre birden fazla kadınla evlenmek nazarî olarak kabul edilebilir; fakat hakikatte erkeklerin çoğu bir tek kadına bakmayı tercih eder; çünkü hayat şartları güçtür ve birden fazla kadın erkeğin hem sıhhatini hem de servetini perişan eder. Bizde çok zararlı olan şeylerden biri de boşanmanın çok kolay oluşudur. Böylece erkek bazen dört defa arka arkaya evlenir. Zannederim bir zaman sonra, bizde de tek kadınla evlenmeyi kabul etmek icap edecektir; bu, her bakımdan milletimiz için daha uygundur. Kadınların da aile işlerini idare edecek kadar tahsil etmeleri icap edecektir. İtiraf etmek lâzım ki kadınlarımız çok cahildir (…) cahil kadın, kocasına iyi bir arkadaş olamaz.”
I. Abdülhamit’in Siyasi Hatıralarım kitabından alıntıladığım bu pasajlar, Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun hayata geçirdiği inkılâpların kökeni hakkında bir fikir vermiş olmalıdır. II. Abdülhamit 1908’de devrilmeseydi, belki de Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen Harf İnkılâbı (1 Kasım 1928), Takvim İnkılâbı (kanun: 26 Aralık 1925, yürürlük: 1 Ocak 1926), Medeni Kanun (kanun: 17 Şubat 1926, yürürlük: 4 Ekim 1926) çok daha önceden Osmanlı toplum hayatına girecekti. Aslında II. Abdülhamit sonrasında dahi 1917 Tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi, Türk aile sistemini dönüştürmeyi amaçlayan bir hukukî düzenleme olarak Cumhuriyet’i öncelemiş idi. Ancak bu Kararname gayrımüslimlerin ve gelenekçi İslâmcıların itirazları üzerine Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin imzasıyla yayımlanan 19 Haziran 1919 tarihli kanunla yürürlükten kaldırılmıştır. Osmanlı, 1912-1913 Balkan Harpleri, 1914-1918 I. Dünya Harbi gibi felaketlerle toprak kayıplarına uğramasaydı, belki de Mehmet Âkif gibi İslâmcılar uyuşukluğun toplanma merkezleri olan tekkelerin kapatılmasını teklif edecekti. II. Abdülhamit devri inkılâpları düşünüldüğünde, aydınlar tarafından Cumhuriyet dönemine özgülenen inkılâpların hemen tamamının Devlet Aklı’nda şekillendiği ortaya çıkmaktadır. Mehmet Akif Aydın, Osmanlı kanun çalışmalarıyla Şeyhülislâmlık kurumunun ve şerîyye mahkemelerinin görev tanımlarının ve yetkilerinin (yetersizlik nedeniyle) daraltıldığına işaret etmektedir:
“Tanzimat’la başlayan süreç içinde hukukun belli başlı alanları ve bu arada medenî hukukun önemli bir kısmı Arazi Kanunnâmesi (1858) ve Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye ile (1868-1876) kanunlaştırılmış, ancak aile hukukuna sıra gelmemişti. Bu durum, dönemin hukukçuları tarafından genellikle bir eksiklik olarak görülmüş ve tamamlanması yolunda temenniler dile getirilmişti. Bir diğer hukukî sebep, kadılara mahkemelerde yardımcı olacak hukuk metinlerine duyulan ihtiyaçtı. Bütün kurumlarıyla bir gerileme ve çöküş sürecine giren Osmanlı Devleti’nde medreseler de bundan nasibini almış, bu husus şeriyye mahkemesi hâkimlerinin yetişmesini de etkilemişti. Şeriyye mahkemesi hâkimlerinin aradıkları hukuk kuralını klasik fıkıh kitaplarında bulmaları zaman zaman zor oluyordu. Osmanlı Devleti’nde gayri müslimler aile hukuku sahasında hem hukukî hem kazâî muhtariyetten faydalanmaktaydılar. Bunlar dilerlerse şeriyye mahkemesine başvurur ve İslâm hukukuna tâbi olurlardı; isterlerse ihtilâflarını kendi cemaat mahkemelerine götürebilirlerdi. Bu son durumda kendi hukukları uygulanırdı. Aynı tür davalarda davanın taraflarının Müslüman veya gayri müslim olmasına göre farklı yargı mercilerine gidilmesi yargı ikiliğine yol açmaktaydı. Dönemin hukukçuları ile İttihat ve Terakkî yönetimi gerek cemaat gerekse yabancılar için yargı yetkisine sahip konsolos mahkemelerini kapatarak yargı birliğini sağlamayı düşünmekteydi. 1914 yılında İttihat ve Terakkî hükümeti tek taraflı bir kararla kapitülasyonları kaldırdı ve bu arada konsolosluk mahkemelerini de ilga etti. İttihat ve Terakkî Fırkası’nın 1916 yılı kongresinde alınan kararlar arasında bütün mahkemelerin Adliye Nezâreti’ne bağlanması kararı da yer almaktaydı. Nitekim bu karar bir yıl sonra uygulanmış ve şeriyye mahkemeleri şeyhülislâmlıktan alınarak adı geçen nezârete bağlanmıştır. İttihat ve Terakkî hükümeti aynı kararlılığı aile kanununu hazırlama işinde de gösterdi. İttihat ve Terakkî Fırkası’nın iktidardan düşmesinden sonra kararnâmenin alelacele yürürlükten kaldırılması onun hazırlanmasında fırkanın oynadığı rolü ortaya koymaktadır.”
Taha Akyol, bir röportajında Osmanlı’nın lâikleşme sürecine girmesinde Osmanlı halifelerinin etkili olduğundan bahseder:
“Osmanlı, Türkiye’ye bir devlet ve hukuk geleneği kazandırdı. Bu sayede Irak gibi, Suriye gibi olmaktan kurtulduk. Beri taraftan da Osmanlı hayranları padişahların hepsini evliya, günahsız, Batı’yla Doğu’yla ilgisi olmayan insanlar zannediyorlar. Hayır, hukukta laikleşmeyi Osmanlı halifeleri başlattı. Altında da şeyhülislam imzaları vardı.”
Ömer Lütfi Barkan ise meseleyi daha da radikal şekilde ele almakta, değil Osmanlı Devleti’nin, tarih boyunca İslâm devletlerinin bile “İslâmî Devlet” tasnifi içinde kalamayacağını, zira “Kur’an’ın teşkilatlı bir İslâm Devleti’nin idaresine usulüne ve amme haklarına dair sarih bir prensip getirmediğini” ileri sürer. Barkan’a göre Peygamber zamanında tatbik olunan usuller dahi kifayetsiz ve iptidaîdir. Bu vaziyet karşısında ilk halifeler devrinde alınmış olan idarî ve malî tedbirler Kitap ve Sünnet’e irca edilerek ulaşılmış İslâmî esaslardan ziyade, fethedilen memleketlerdeki yabancı idare usul ve teşkilatını aynen benimsemekten ibaret kalmış olduğu için “lâik karakterli”dir. Sırf pratik zaruretle benimsenip tatbik edilen yabancı usul ve kaideler, menşeleri ne olursa olsun dine mal edilmiştir. Maşerî psikolojinin prensiplerine uygun olarak zamanla bu devirler idealleştirilmiş, bilahare dünya işlerine ait esasları sistemleştirmekle meşgul hukuk uleması da menşeleri şüpheli olan ilk devirlere ait bu hukukî uygulamaları “İslâmî hukukun hakikî örnekleri” olarak kabul etmişler ve bu misallere dayanarak tesiri altında kaldıkları memleketin şartlarına göre ayrı ayrı rey ve içtihatta bulunmak suretiyle “İslâmî” denilen usul ve kaidelerin çeşitlenmesine sebep vermişlerdir. Milyonlarca tebaaya hükmeden İmparator-Sultanlar da hususî hukuk sahasında herkesi kendi din ve milliyetine ait hukuk kaideleriyle idare edilmekte serbest bırakırken, amme haklarına ve idare teşkilatına ait hususlarda Devlet’in menfaatleri ve siyasî gerekçelerle zamanın icaplarına uygun yenilikleri kabul etmiştir. Ulema da sultanları şeriatın esas hükümlerinin sarih şekilde emrettiği hususlar dışında örf ve âdetlere uyarak veya bizzat kanun koymak yoluyla Devlet’in nizam ve teşkilatında ve idare usullerinde serbest bırakmıştır. Bu suretle açık bırakılan kapıların arkasında İslâm memleketlerinde şeriattan ayrı bir kanun koyma kuvveti ve yolu ile bir hukuk sahası teşekkül ve inkişaf etmiştir. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin (1490-1574) para vakıfları ile faizli muameleleri “caiz görmesi”, hukukta reformun erken örneği olarak kabul edilebilecektir. Ebussuud Efendi, Osmanlı mülkünde kazâî birliği ve kanun önünde eşitliği sağlama gayesi ile Hanefî mezhebinin yerleşik ve sahih sayılan görüşleriyle amel edilmesi (Şâfiî kavliyle amel etmenin yasaklandığı) yolundaki fetvası da Devlet’in “herkese uygulanabilir ülkesel, objektif, eşitlikçi hukuk” arayışının yansıması sayılabilecektir.
Cumhuriyet’in inkılâp programı bir bakıma zorunluluk olarak ortaya çıkmış, Osmanlı döneminde başlayan sürecin tamamlanması olarak gerçekleşmiştir. Osmanlı Devleti’nin 1918’den itibaren “imparatorluk” vasfını kaybettiği, “hilafet” kurumunun da Osmanlı’dan ayrılan Araplar ve Osmanlı’ya karşı savaşan emperyal ülkelerin ordularındaki Müslüman askerler nedeniyle işlevini yitirdiği görülmüştür. Mehmet Âkif’in, Almanlara esir düşen Müslüman askerlere konuşmalar yapması, Fransız ordusunda savaşan Müslüman askerlere yönelik Arapça beyannameler yazması “hilafet” kurumunun İslâm dünyası için çekim merkezi olmaktan çıktığını kanıtlamaktadır. Bu zaviyeden bakılınca Türkiye’nin kuruluşunda hayata geçirilen inkılâp programının Batılılaşma/Garblılaşma politikaları olarak değerlendirilmesi yanlış bir tespit olmaktadır. Erken Cumhuriyet’in temel hatası, inkılâpların yapılmasında değil, bu inkılâplar içine Müslüman toplumsallığın sosyolojisinin kabul edemeyeceği bazı dönüşümleri (Din’de reform karakteri taşıyanları) dahil etmesinden kaynaklanmaktadır. Devlet’in görev alanında “Din’de reform yapmak” ve halkın asırlara yaslanan dinî-kültürel kodlarına doğrudan müdahale etmek bulunmamaktadır. Sultan Galiyev, din adamlarının tamamen dışlanması yerine, ilerici ve devrim yanlısı din adamlarıyla iş birliği yapılması fikrini esas alarak “tedricî dönüşümü” amaçlamıştı. Galiyev, ateist olmasına rağmen dayatmacı, yukarıdan aşağıya buyurucu “dışlayıcı lâiklik” politikasını reddetmiş; toplumsal gerçeklik olarak saptadığı İslâm dininin Bolşevizmle uzlaşabilir olduğu düşüncesiyle Müslüman halkları Devrim’in yanına çekme yolunu tutmuştu. Türkiye’de de yapılması gereken buydu.
Lütfi BERGEN

Son Yorumlar