Sinemaya ilk kez Iğdır’da on-on bir yaşlarındayken gitmiştim. İlkokul öğretmenimiz son sınıf öğrencilerini güya ödüllendirmek için İkinci Dünya Savaşı filmine götürmüştü. Toplar patladıkça, makineli tüfekler ateşlendikçe korkudan yana yatıyorduk. İki kişilik motosikletlerde hızla üzerimize gelen Nazi askerlerinden kaçmak için koltukların altına saklanıyorduk. Sinema salonunda arada bir bizi izleyen şehirli çocuklar halimize kahkahalarla gülüyorlardı. Sinemadan çıkarken hepimizin gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı.
Iğdır’da ortaokula başladığımda bu kez dayım beni sinemaya götürmek istedi ama pek istekli değildim. Onun ısrarıyla Iğdır’daki iki sinemadan biri olan Aras sinemasına girdik. Bilet iki liraydı. Film başlamadan önce gelecek filmin reklamı hoparlörle bütün Iğdırlılara dinletiliyordu. İstanbul Türkçesinin o melodili tınısı sokaklarda yayıldıkça İstanbul’a gittiğimizi sanıyor, heyecanlanıyorduk.
Dayımla girdiğimiz filmin adı “Arım, Balım, Peteğim”di. Filmin oyuncuları hakkında ilk bilgileri dayım bana vermişti. Kadın oyuncunun adı Türkan’dı ve bizim oralarda tanıdık bir isimdi. Ama erkek oyuncu Cüneyt ismi bana çok değişik gelmişti. Daha önce öyle bir isim duymamıştım. Filmde çok yakışıklı bir adamla kocaman kara gözlü bir kadın birbirlerine aşık oluyor ve ilk kez gördüğüm lüks mekânlarda vakit geçiriyorlardı. Filmden çıktığımda artık “Arım, balım, peteğim” şarkısı ezberimdeydi.
O günden sonra her hafta gelen yeni filme girmeye can atardım. Bazı günler param olmazdı. O zamanlar sinemanın önünde bir süre durur, hoparlörden yayılan sesi dinlerdim.
Bir gün okulda biriyle kavga ettim. Kavga ettiğim arkadaş Melekli Köyü’ndendi ve bir sürü tanıdığı vardı. O tanıdıklarıyla birleşerek beni okulun önünde dövdüler ve en kötüsü de yeni aldığım ceketimi ortadan yırttılar. Hem onlara hem de okula küstüm ve on gün kadar okula gitmedim. Param oldukça sinemaya gidiyordum. Yine bir Cüneyt Arkın filmi sonrası sinemadan çıktığımda babam beni yakaladı ve bir kaç tokat vurdu. On gündür okula gitmediğimi öğrenmiş ve Iğdır’a gelmiş nereye gittiğimi öğrenmişti. Onun vurduğu tokatlarla bu kez de sinemaya küstüm ama Cüneyt Arkın hâlâ en büyük kahramanımdı. Onun hareketlerini taklit eder, iyi bir karateci olmaya çalışırdım. Arkadaşım Nevruz’la karate hareketleri yapar, zaman zaman birbirimizi de vurur, incitirdik. Her filmde Cüneyt Arkın’ın sevgilisine söylediği sözlerin çoğunu da ezberlemiştim. Bir gün İstanbullu bir sevgilim olunca ben de onun gibi konuşacak ve kaşlarımı çatacaktım!
Ortaokuldan sonra Öğretmen Okulu’nu kazandım. Artık Iğdır’dan uzakta bir başka şehirde okuyacaktım. Türkiye siyasi olarak ikiye bölünmüştü. Biz çocuklar olanlardan habersizdik ama içimizde milli hisler, özellikle Azerbaycan’a yönelik hasret dipdiriydi. Evde dinlediğimiz “gaçagaç”, “o tay” hikâyeleri ve bölgedeki Rus zulmü bizleri Aras’ın o tarafındaki kardeşlerimizle ister istemez ilgilenmeye itmişti.
Okulda, şehirdeki sinemaya Azerbaycan’ı anlatan bir filmin geldiğini söylüyorlardı. Hafta sonu filme gitmek için can atıyorduk. Filmin adı “Güneş Ne Zaman Doğacak”tı ve başrolde Cüneyt Arkın oynuyordu.
Cumartesi günü topluca sinemanın kapasına dayandığımızda sinemacılar da bu meraklı kalabalığa bakarak şaşırmışlardı. Sinema öğrencilerle tıklım tıklım dolmuştu ve çoğumuz oturmaya yer bulamamış, ayakta kalmıştık. Filmde Sovyetler’in zulmünden kaçan Yavuz Memmedov (Cüneyt Arkın) ile Alpgiray Nuriyev‘in (Baki Tamer) Türkiye’deki hayal kırkılıkları anlatılıyordu. Filmin başlangıcında gösterilen Sovyet zulmü ve uygulanan işkenceler hepimizi gözyaşlarına boğmuştu. Filmin müzikleri, Çırpınırdın Karadeniz, Güzel Türkistan ve diğer Kafkas melodileri bizi bizden almış o diyarlara götürmüştü. Film Kırımlıları anlatsa da benim gözümde anlatılan yer Azerbaycan’dı. Hepimiz o çocuksu, gencecik yüreğimizle atlara binip Aras Nehri’ni aşmaya hazırdık.
Artık Cüneyt Arkın benim gözümde güzel İstanbul Türkçesiyle sevgilisini mest eden yakışıklı bir jönden daha çok bir kahramandı. O kahraman kimi zaman Karaoğlan, kimi zaman da Fatih’in Fedaisi Kara Murat oluyordu.
Sonradan onun sadece bizim kahramanımız olmadığını Azerbaycan’da da aynı şekilde insanların yüreğinde bir kahraman olarak yaşadığını öğrendim. Nahcivan Üniversitesi’nde yaşlı bir hanımla tanıştığımda bana “Cüneyt Arkın hoş geldin,” dediğinde şaşırmış, sağa sola bakmıştım. “Sana söylüyorum,” dediğinde daha da şaşırmıştım. “Ben ona hiç benzemem ki,” diye kekelemiştim. O nazik hanım gülümsemiş, “Benim gözümde her Türk erkeği Cüneyt Arkın’dır,” demişti. Allah’ım o an nasıl da mutlu olmuştum!
Cüneyt Arkın Hocalı faciası ile ilgili bir kaç kez mesaj yayınlamıştı. İkinci Karabağ Savaşı başladığında heyecanla mesajlar yayınlıyordu:

“Karabağ’ın işgalden kurtarılması ile ilgili başlatılan mücadelede yüreğimiz Azerbaycan’la atmaktadır.”
On Kasım 2020 tarihinde attığı mesajda ise bir başka sevinç vardı:
“Zaferin zaferimiz, sevincimiz sevincimizdir, can Azerbaycan! Karabağ Azerbaycan’ındır, Karabağ Azerbaycan’ındır.”
Bugün onun dünyadan göçüş haberini aldığımda dilimde hep kahramanlar için söylediğim mısralar döküldü:
“Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından
Koşar adım gitmeli onların arkasından.
Kahramanlık; içerek acı ölüm tasından
İleriye atılmak ve sonra dönmemektir.”
Ruhun şad olsun milyonların kahramanı!
Orhan ARAS

Son Yorumlar