Deveci: “Bir Anlamda Dertleşmek Gibidir Yazmak…”

Geçtiğimiz aylarda “Ateş Ten Gölge” adlı öykü kitabınız yayımlandı. Önceki kitabınız “Buzdan Top” romandı. Yeni kitabınızın bir öykü kitabı olmasının herhangi bir nedeni var mı? “Ateş Ten Gölge” adını ateşten gölge olarak da okuyabilir miyiz?

Bir öykü derlemesi yapmak hem istediğim hem de biraz çekindiğim bir karardı. Bir yanım ödül almış, çeşitli mecralarda yayımlanmış öykülerim kaybolup gitmesin isterken diğer yanım ise sadece romanlarla raflarda olmak istiyordu. Sonuçta yakınımda olan insanlar ve editörüm Bilal Acarözmen’in beni öykülerimi paylaşmaya ikna etmesiyle Ateş Ten Gölge okurla buluşmuş oldu. Güzel yorumlar geldikçe de iyi ki yayımlanmış dedim.

Ben kitabın adını Ateş Ten Gölge koydum fakat o artık okurun isteyen ateşten diyebilir. Buna karışmaya hakkım olmadığını düşünüyorum.

Öyküleriniz çok içerden insanı anlatıyor. İnsanın sıradan dertleri, gündelik işler… Sıcak, samimi bir dili var öykülerin. Neler söylersiniz öykü konularınızla ve öykü dilinizle ilgili?

Dil, üzerinde en çok çalıştığım konu. Bunu sadece yazıda değil yaşamımda da yapıyorum. Bizim ülkemizde çok zengin ve yazarken bize sonsuz olanaklar sunan diller yaşıyor. Bazıları can çekişse, yok edilmek istese de direniyorlar. Onları korumak, onlarla direnmek gerektiğine inanıyor, elimden geldiğince de çabalıyorum.

Öykülerin dilini sıcak ve samimi bulmanız beni sevindirdi, sanıyorum öyle olması aynı zamanda konularıyla da ilgili. Bir ağaca ses olurken onunla nasıl iletişim kurmam gerekiyorsa yazarken de aynı duyguyla yaklaşıyorum. Becerebiliyorsam ne mutlu bana…

“Buzdan Top” romanında olduğu gibi “Ateş Ten Gölge”de de tarihleri yazışınız dikkat çekici. “on dört aralık bin dokuz yüz yetmiş yedide.” Böyle yazmanızın herhangi bir nedeni var mı?

Beni tanıyanlar bilirler, ben de bazı ifadeler yok. Ben birazdan gelmem mesela, yedi buçuk dakika sonra gelirim. Soyduğum taze fasulyeleri sayar, bir kilo da kaç adet olduğunu merak ederim. Bu da haliyle yazdıklarıma yansıyor. Örnek vermek için seçtiğiniz tarih Oğuz Atay’ın ölümünden bir gün sonrası. Oğuz Atay yaşarken bir gün küçük bir yere taşınıp orada eşekle gezmek istermiş. O öyküde kendimce onu hayal ettiği yaşama kavuşturmak istedim.

Öykülerinizin ana karakterleri ve anlatıcılar genelde kadınlar. Erkek bir yazar olarak neden kadınlara öykülerinizde anlatıcı ve ana karakter olarak yer veriyorsunuz. Toplumsal yaşam, kültür genelde eril karakterli. Sizin bu öykü dili ve kurgu anlayışınız erilliğe tepki olarak değerlendirilebilir mi?

Aslında tepkim sadece erilliğe değil ve öykülerde arılar, kediler, kelebekler, ağaçlar, balıklar, deniz… söz alıyor. Sadece yazıda değil hayatın her anında türcülüğe, cinsiyetçiliğe, ırkçılığa karşı bir duruşa sahip olmamız ve bunun için kendimizi yorulmadan geliştirmemiz gerektiğine inanıyorum.

Genelde öykülerinizde anlatıcı birinci şahıs anlatıcı. Bunun bir nedeni var mı?

Özel bir nedeni yok, romanda çok tercih etmediğim bu yöntemi öyküde daha çok kullanıyorum. Bunda öykülerimin -bazıları tarafından kalabalık bulunsalar bile- romanlarıma kıyasla daha az karakterle yazılması bir etken olabilir.

Öykülerinizi okurken hem kentsel dönüşüm, yok edilen doğa, betona kesen bahçeler, birbirinin aynısı evler ve sokaklar, kirli gökyüzü…  gibi acı gerçeklerle karşı karşıya kalıyoruz. Buradan bakınca toplumcu-gerçekçi bir kalem olduğunuzu söyleyebilir miyiz?

Böyle tanımlamaları benim yapmam çok doğru gelmiyor. Buzdan Top’la ilgili de bir çok ifade kullanıldı ve ben hepsine anlatmak istediklerim vardı ve ben onları kendimce yollarla anlattım diyerek cevap verdim. Bir anlamda dertleşmek gibi bazen yazmak. Dünyaya aynı gözlerle, aynı endişelerle bakan yakınlarınla sohbet etmek gibi.

Ne olduğumun önemi yok; kesilen ağaçla canım yanıyor, şehirlerden anılarımızın sökülüp atılmasına üzülüyorum, bunlar yaşanırken sessiz kalmak istemiyorum. Bir kıyımın içinde yaşarken başka türlü yazmak bana zor, yazabilen yazsın.

“O, An” öykünüzde Ahmet Cemal “Eksik Kalan…” da Oğuz Atay, Sabahattin Ali, “Çamlar Altında Sandal” da Sait Faik gibi önemli öykücülerimize selam çakıyorsunuz. Hangi düşüncelerle bu önemli adlara öykülerinizde yer verdiniz?

Onlar göstere göstere yazdıklarım. Selçuk Baran, Leyla Erbil, Çehov, Calvino ve çok daha fazlası da satır aralarında gizli. Buzdan Top’un açılışını hatırlatmak isterim burada. Edebiyat bulutsuz bir gece gökyüzü gibi ve biz yaşayanlar, göçüp gitmişler aynı gökyüzündeyiz.

Yıldızlar kadar bir arada, yıldızlar kadar uzak.’

Bu yüzden yazdığım her metinde hep beraber olmaya devam edeceğim.

Öykülerinizde “kelimeler taşıyan emekçiler”, “kimsenin kapısını çalmadı bakışlarım”, “denize kör sokağın gözleri”, “kağıdın canı yanar mı?” gibi birer şiir mısraı olarak okunacak cümleler var. Şiirle aranız nasıl?

Bu konuda biraz kendimi eleştirebilirim. Şiirle aramın nasıl olduğunu nasıl ifade edebileceğimden emin değilim fakat iyi bir şiir okuyucusu ve takipçisi olmadığımı söyleyebilirim. Bu biraz da okumalarımı ağırlıklı olarak yazdıklarıma göre planlamamdan kaynaklanıyor. Geçerli bir bahane değil fakat durum böyle. Sanıyorum bu açığı da okuduğum öykü ya da romanların içinde gizlenmiş şiire daha çok yakışan sözcüklerde, cümlelerde bulup kapatıyor olabilirim.

Metinde sese çok önem verince bu iki sözcüğü en iyi buluşturan şiire de bulaşıyoruz belki de…

“Yel Koğan” öykünüz okurun dimağında nostaljik bir tat bırakıyor. Burada tren, köstekli kurmalı gümüş saat gibi nostaljik nesnelere yer veriyorsunuz. Eski insanlar eşyalara cansız birer varlık gibi değil de yaşayan canlılar gibi görüyorlar. Bugünse her şey tek kullanımlık. Bitir at… Neler söylersiniz?

Biraz bugünde yaşayan dünün insanıyım galiba. Dinlediğim ve yeni dediğim şarkılar en az on beş senelik. Atacağım eşyayı almayı da sevmiyorum. Genelde almıyorum da. Kitapta, Sana Şimdiden İyi Yolculuklar diye bir öykü var. Ben o öyküyü on bir sene giydiğim, dokuz ülke üç kıta gezdiğim ve en sonunda atmak zorunda kaldığım ayakkabılarıma veda etmek için yazdım. Bir anlamda teşekkür etmek için. Çabası kitaba dönüşen bir insanım ve kitapta kimilerine göre cansız bir nesne. Öyle mi, tartışılır.

Son olarak neler söylersiniz?

İlk olarak sorularınız için çok teşekkür ederim. Hepsi bir sorunun ötesinde yazdıklarımın amacına, en azından sizin dünyanıza ulaştığını gösterdi bana ve bundan dolayı çok mutlu oldum. Bildiğiniz gibi kitaplar sadece yazarının çabasıyla okura ulaşmıyor. Arkasında bir sürü görünmez emek oluyor.

Ben bu noktada başta öykülerimin okurla buluşmasında büyük payı ve emeği olan editörüm Bilal Acarözmen’e, aynı şekilde kitabı yayına hazırlayan ve ona çok şey katan Damla Karadeniz’e, benim görür görmez vurulduğum kapağı hazırlayan Mehmet Büyükturna’ya ve tüm İthaki ekibine teşekkür ederim.

Burada uzatmamak için yazmadığım teşekkürler kitabın sonunda, okurlardan ricam o sayfayı okumamazlık etmesinler.

Son olarak da Buzdan Top ve Kulübe ile hayatıma çok güzel insanlar girdi ve bu sebeple de Ateş Ten Gölge tüm okurlara ithaf edildi.

Hepsine  “tek tek…” 

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Uğur Deveci         

    • 1974 Ankara doğdu.
    • Ankara (Kız) Lisesi’nde orta öğrenimini tamamladıktan sonra üniversite eğitimi için İstanbul’a taşındı.
    • Bu dönemde bir yandan mühendislik eğitimine devam ederken bir yandan da gönüllü katıldığı çevre koruma topluluklarının dergilerine yazılar yazdı.
    • İstanbul Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nü bitirip uzun süre çalışma hayatının içinde yer aldıktan sonra belirli aralıklarla yazdığı yazıları gün yüzüne çıkarmaya karar verdi.
    • İlk romanı Kulübe, 2016’da 1984 Yayınevi tarafından yayımlandı.
    • Çeşitli edebiyat dergilerinde ve çokyazarlı kitaplarda öykü ve denemeleri yer aldı.
    • Ege’de yaşamaya ve yazmaya devam ediyor.
    • Buzdan Top romanı 2023’de, Ateş Ten Gölge öykü kitabı 2024’de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir