Önce şu dil kavramına açıklık getirelim:
Dil’i bir iletişim (ya da bildirişim) aracı olarak tanımladığımıza göre onu kullanarak yaptığımız her türlü iletişim dil’in içine girer. Buna göre senli benli konuşmak da bir dildir, kitabî konuşmak da… Argo da bir dildir, terimlerin bolca bulunduğu bir bilim dalında kullanılan ifadeler de…
Şu hâlde Denizli ağzı da bir dildir, Denizli ağzının içinde köyden köye değişiklik gösteren küçük küçük farklılıklar da… Lehçe, şive adını verdiğimiz kollar da birer dildir kuşkusuz… Efendim, hiç bir dil müstakil değildir… Her dil bir öncü dilden gelir veya geldiği varsayılır…
1900’lü yıllara girildiğinde Türkçe (Rusçası turetskiy, İngilizcesi Turkish), dünyada kullanılan bütün Türkçeleri kapsayan bir dil adı idi. Yani dünyada konuşulan ve yazılan bir çok kolu olmasına rağmen bir tek Türkçe vardı. Türkiye’de kullanılan dile de Türkçe deniyordu (ki ona bazen Osmanî ya da Türkî denmesi farklılığa işaret etmek için değildir. British ile English arasında ne fark varsa o dönemde Türkçe için kullanılan Osmanî, Türkî adlarında da o kadar fark vardır), Türkistan’da kullanılan dile de… Ne gibi, Türkiye’de yaşayan insanlara da, Türkistan’da yaşayan insanlara da Türk dendiği gibi…
Demek ki Türk ve Türkçe Türkiye’de yaşayan insanlara münhasır değildir. Osmanlı devleti işgal edildikten sonra yerine kurulan yeni devlette, resmen, ulus adımızı Türk, devlet adımızı Türkiye yapınca Sovyet Rusyası’nda birden hava değişti. Olivier Roy‘un da ifade ettiği gibi, Ruslar, Sovyet döneminde, Türkistanlı Türklerden yeni uluslar inşa etmeğe başladılar. Kullandıkları dillerini de inşa ettikleri bu ulus dillerine göre tanımladılar. Dillerini Türkçeden ayırmak için turetskiy yerine hepsine topluca tyurskiy adını verdiler. Artık yeni dilin adı tyurkskiy idi, turetskiy ise bu yeni dilin içinde Türkiye Türklerinin konuştuğu dil için kullanılan bir terim idi sadece…
İngilizce yazan bilim adamları da çoklukla bu yeni yorumu çekici buldu. Germanic kelimesinden esinlenerek tyurksiy’e benzer bir karşılık aradılar ve Türkçenin bütün kollarını ifade etmek için Turkic kelimesini türettiler. Türkçenin kollarına da topluca Turkic languages adını verdiler. Türkçenin kollarını konuşan insanlara da yine topluca Turkic peoples dediler.
Sovyet dönemi sona erince Turkic peoples tâbiri önce Turkî halklar olarak Türkçeye çevrildi. Türkiye’deki bir çok insan buna itiraz etti, haklı olarak. Bunlar bizim gibi Türk, Türkî de ne demek dediler. Bunlara Türk halkları demeliyiz, bağımsız kalan cumhuriyetlere de Türkî cumhuriyetler değil Türk cumhuriyetleri adını vermeliyiz.
Oysa Turkic ile kastedilen Germanic gibi bir şeydi. Germanic Alman demek değildi, Alman’ın da içinde olduğu halkların tamamı demekti. Onun içinde İskandinav ülkelerinde yaşayan halklar da vardı, İngilizler de… İşte bizim aydınımız bu olguyu anlayamadı. Turkic kelimesini Türkî şeklinde çevirenler bu kelimeyi “Türk kökenli (ya da kaynaklı)” olarak anladılar. Hâlbuki burada asıl anlaşılması gereken şu idi. İçinde Türkiye Türklerinin de bulunduğu bir üst yapılanma söz konusu idi. Konu, ona Türk demişsin, Türkî demişsin meselesi değildi yani. Bu yeni anlayış, Germanic’e benzer Turkic diye bir kavram üretiyor ve bütün Türkleri onun içine alıyordu, peki niçin?.. Tabiî ki hepsine birden Türk dememek için…
Hattâ Türklerin konuştuğu dilleri de bu çerçevede değerlendirdi. Turkic diye bir dil icat etti. Türklerin konuştuğu bütün dilleri bunun içine aldı. Bunda ne var diyeceksiniz?.. Olan şuydu: Artık bu halkların hepsi Turkish konuşmuyordu, Turkic diye bir dil konuşuyordu. Yani Türkçenin de içinde olduğu bir dil. Nasıl Almanca, İngilizce, İsveççe Germanic diller grubunun içinde yer alıyorsa, artık Türkçe de Turkic diller grubunun içinde yer alıyordu.

Sonuç olarak Turkic languages (ya da Rusçası tyurskiye yaziki) terimini Türk dilleri diye Türkçeye çevirmek kolaycılıktır. Meseleyi anlayamamış olmaktır. Çünkü Turkic’i icat edenler bu kelimeyi Eski Türkçe için de kullanıyorlar. Eski Türkçeye de kendi yayınlarında Old Turkic adını veriyorlar, Eski Türkçenin diline Old Turkish adını vermiyorlar yani. Çünkü Eski Türkçeyi de Türkçe olarak görmüyorlar. Bizim fark edemediğimiz husus bu.
Düşünün, bir dil daha ilk kaynaklarından itibaren kendisini Türkçe olarak kaydetmiş; Uygurlar, Karahanlılar, Kıpçaklar Çağataylılar, Osmanlılar, Safeviler kullandıkları dile Türkçe demişler. Bu yeni anlayış ise hayır, o Türkçe değildir, Turkic’tir diyor. Clauson da bu saçmalığı kabul etmiyor ve Eski Türkçeden itibaren Türkçenin kullanılan bütün kollarına Turkish languages adını veriyor. Clauson, Türkçeyi bazı Türk bilim adamlarından daha iyi tanıyor.
Türkçenin kollarına Türk yazı dilleri demek ile Türk dilleri demek arasında mantık açısından bir fark yoktur. Standart dil sadece yazı dili değildir. Türk yazı dilleri demektense Türk dilleri demeyi tercih ederim açıkçası.
Peki, Türk dilleri ifadesinde söz konusu olan nedir?..
Bu tâbir Turkic languages’in Türkçe çevirisi gibi görünse de muğlak bir ifadedir. Çünkü bu tâbiri kullananlar bizim dilimizin bütün kollarına Turkish dememek için Turkic kelimesini türettiler ve tutarlı olmak için tarihî yayınlarda da bu tâbiri kullandılar. Biz ise Türk dilleri demekle ne kastediyoruz?.. Bu belli mi? Bence hiç belli değil. Talât Tekin İngilizce yazdığı yazılarda Old Turkic terimini kullanırken Türkçe yazılarında Eski Türkçe terimini kullanıyor. Bu mudur tutarlılık?..
Efendim, kardeşlerimiz kendi dillerine Türkçe denmesinden alınıyorlarmış; ama ben de onların diline Türkçe denmemesine alınıyorum. Benim duygu durumum önemsiz mi?.. Çünkü bu insanların dili Türkçe… Daha yüz yıl öncesinde kendileri buna Türkçe diyordu. Tanığımız Vambery’dir. Oraları 19. yüzyılın ortalarında gidip görmüştür. Azerbaycanlılar dillerine daha düne kadar Türkçe diyorlardı, şimdi anayasalarına Azerbaycan dili ifadesinin girmiş olması bu dili Türkçe olmaktan uzaklaştırır mı?..
Sovyetler yıkıldı ama anlayışları baki kaldı.
Şu hâle bakın, kardeşlerimiz alınmasın diye onlara siz Türk değilsiniz, konuştuğunuz dil de Türkçe değil demek zorundayız. Buna mecbur ediliyoruz. Bazılarımız Türk yazı dilleri terimiyle orta formül bulmağa çalışıyor…
Fakültemizin bölümünde arkadaşım olan eski TDK başkanı Mustafa Kaçalin, yeni çıkardığı kitapta, Divanü Lugâti’t-Türk adında geçen lugâtü’t-Türk tamlamasını Türk dilleri olarak çeviriyor, ya da çevirmek zorunda kalıyor. Hâlbuki Arapçada lugat ‘konuşma dili’ anlamına gelen bir kelimedir. Kâşgarlı Türk dilleri demiyor, Türk konuşma dilleri diyor, metnin içinden de bu anlaşılıyor. Lugâti’t-Türk ifadesini “Türk şiveleri” olarak bugünkü Türkçeye çevirmek gerekiyor. Kâşgarlı “diller” demek isteseydi Arapça lisan kelimesinin çoğulu olan elsine kelimesini kullanırdı, elsineüt-Türk gibi bir şey derdi. Hâlbuki Kâşgarlı da Türk dilini, yani Türkçeyi bir bütün dil olarak görüyor ve onun kolları için lugâtü’t-Türk terimini kullanıyor.

Mesut ŞEN

Son Yorumlar